İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 17. BİRLEŞİM · PERŞEMBE

Kamu ihale kanunu ile kamu ihale sözleşmesi kanununda değişiklik yapılması hakkında (s.s.253)

Hasip Kaplan

Şırnak Milletvekili ·

Genel Kurul, 17. Birleşim · 3. yasama yılı · 13 Kasım 2008 · 1.652 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma

Kaynak göster

Hasip Kaplan, 13 Kasım 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 17. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: KAMU İHALE KANUNU İLE KAMU İHALE SÖZLEŞMESİ KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.253)); konuşma 1.652 kelime.

Hasip Kaplan (Şırnak). “Kamu ihale kanunu ile kamu ihale sözleşmesi kanununda değişiklik yapılması hakkında (s.s.253)”. TBMM Genel Kurulu, 17. Birleşim tutanağı, 13 Kasım 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2008-11-13-kamu-ihale-kanunu-ile-kamu-ihale-sozlesmesi-kanununda-degisiklik-yapil (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

DTP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kamu İhale Kanunu ile Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum ile Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonları Raporları hakkında Demokratik Toplum Partisi Grubunun görüşlerini açıklamaya çalışacağım.

Aslında bu yasaya neden ihtiyaç duyuldu, neden bugün getirildi? Gerekçesine baktığımız zaman, Avrupa Birliği müktesebatında önemli değişiklikler olmuş deniliyor; hizmet, mal, yapım ile ilgili direktifler kaldırılmış, üç alım türünü de kapsayan, 31 Mart 2004 tarihli Konsolide Direktif yayımlanmış. Tabii bizde yasalar, bu direktifler zamanında yapılmadığı için, ilerleme raporunda belirtilen çalışmalar da zamanında yapılmadığı için, burada yasalar da zamanında çıkarılmadığı için Avrupa Birliği müktesebatı bile değişiyor. Bu sefer tasarılar o müktesebata uydurulmak isteniyor. Çünkü Türkiye'nin bir ulusal program süreci vardı. O ulusal program sürecinde de bütün yapılacaklar -ekonomik, sosyal, siyasal- kriterlere bağlanmış, işte kısa vade, orta vade, uzun vade. Hangi yıllarda yapılacakları konulmuş, işte 2004’te yapacaksınız, 2005’te… Bu da gecikmiş işlerden biri. Ama “ihale” denince üstelik de “14 defa İhale Kanunu’nda değişiklikle” denilince yolsuzluk kokuları insanın aklına gelir.

İhale Kanunu görüşülürken, biz Plan ve Bütçe Komisyonunda Türkiye Denetim Standartları Kanun Tasarısı’nı görüşüyoruz. Yine İhale Kanunu’yla ilgili farklı çalışmalar yapılıyor. Şimdi, burada aslında çok kapsamlı olan bu yasanın bir iki önemli noktasına benim ancak vaktim yetiyor, ona değinebileceğim. Şimdi, Avrupa Birliğinin direktifleri ve özellikle müktesebatı gereğince Hükûmet, hep bu ihaleyle ilgili, ekonomiyle ilgili konuları gündeme getiriyor. Bakıyoruz ilerleme raporuna… Kasım ayında, yeni, daha bir hafta oldu, açıklandı. İlerleme raporunda Avrupa Birliği ilişkileri çok açık, net, başlıklar altında veriyor. Önce diyor ki “Sivil anayasa hazırlıkları vardı, ne oldu?” Yani bütün bunların sistematik planlanması ancak sivil bir anayasanın, temel bir yasanın çıkarılmasından sonra diğer yasaların tamamı da buna uygun hâle getirilir. Çünkü Avrupa Birliğiyle 2006’da gümrük birliğiyle beraber 100 milyar avroya yaklaşan ticaret hacmimizle Türkiye, Avrupa Birliğinin 7’nci büyük ticaret ortağı konumunda.

Şimdi, bu noktayı koyarken, Avrupa Birliğinden alacağımız projeler konusu hemen bununla bağlantılı olarak geliyor çünkü Türkiye’nin Avrupa Birliğinden aldığı projeler ve destekler var. Tabii, bu destekleri kamu alanlarında aldığı zaman devlet, bu kamu ihalelerinde yolsuzluk oluyor, suistimal oluyor, ihaleye fesat karıştırılıyor, partizanca kullanılıyor, yandaşlara dağıtılıyor. Avrupa Birliğinin de gözünden bu kaçmıyor, onun için de “Önce rüşvet sözleşmesini imzala, kara parayla ilgili sözleşmeyi imzala, Türkiye Denetim Standartlarını yürürlüğe koy” gibi durmadan bir şeyler önüne koyuyor Türkiye’nin ama Türkiye’de Hükûmet, ısrarla hâlâ düşünce, örgütlenme özgürlüğü konusunda, adil yargılanma konusunda, kişi güvenliği ve özgürlüğü konusunda, temel insan hak ve hürriyetleri konusunda, EMASYA Protokolü’nden tutun da ülkede köklü bir demokrasinin yolunu açacak sivilleşmenin yapılması konusunda, son dört senedir ilerleme raporunda yazılanların hepsi konusunda sınıfta kalıyor. Hiçbirinde ilerleme yok ama bakıyoruz ekonomiyle ilgili konular önümüze geliyor.

Şimdi bu ekonomik ve sosyal haklar konusunda da ihaleyle ilgili yasalar önümüze geliyor ilginç olan. Sendikal haklar, işçi hakları, emeğin örgütlenmesi, ücret durumu, bu haklar yok. Olmadığı için, ne oluyor? Dün basından izlemişsinizdir TÜM BEL-SEN memur ve işçi sendikaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bir dava açtılar. Uzun bir süreçten sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde TÜM BEL-SEN’in açtığı dava sonucu daire, Türkiye hakkında, örgütlenme özgürlüğünü, işçi sendikal hak ve özgürlüklerinin kısıtlandığı gerekçesiyle bir ihlal kararı verdi. Hükûmet bu kararı aldı, Büyük Daireye getirdi ve Büyük Daire dün, bu konuda Türkiye’de memurlar ve emekçiler lehine bir içtihat yarattı. Şimdi, bu içtihadı yarattıktan sonra memurların toplu sözleşme hakları, sendikal örgütlenme ve ekonomik sorunları konusunda ILO kararlarına kadar bu sözleşmelerin Hükûmet tarafından yapılması isteniyor. Hükûmet oralı değil, bununla ilgili düzenleme getirmiyor, işçiyle getirmiyor, memurla getirmiyor, emekçiyle getirmiyor, tarımla ilgili getirmiyor, ihaleyle ilgili getiriyor. Şimdi, ihaleleri getirdiği zaman da doğrusu biz de sormak istiyoruz: Yani bu ihale konusunda bu telaş, bu acelecilik niye?

Şimdi, bu tasarının üç aşamasına bakarak işin püf noktasına getireceğim olayı. Burada hemen, Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda bu tasarının görüşüldüğü var. Burada hemen bir noktaya dikkat çekmek istiyorum ben: Demin, TÜM BEL-SEN, sendikanın, Büyük Daire, bakın -Grande Chamber- kararı, bu içtihat otuz yıla kadar Avrupa yargısında devam edecek bir içtihattır, kırk yedi tane Avrupa Konseyi ülkesini bağlar. Avrupa Birliği Komisyonumuz ne diyor bu tasarıyla ilgili? Burada hemen söyleyeyim: “Kamu alımlarında Avrupa Birliği müktesebatındaki değişiklikler çerçevesinde öngörülen elektronik ihale sistemi -yani şeffaflığa doğru- ve açılış kriterlerinin karşılanması...” deniliyor. Ama, bir şey daha söylüyor, orada atlanıyor bu konu: “İdarenin ihalenin iptaline ilişkin işlem ve kararları itirazen şikâyete konu edilemez.” Hadi buyurun! Hani, YAŞ kararlarına karşıyız, kesin karardır diye kıyamet kopuyor, şerhler konuyor veya Yüksek Hâkimler ve Savcılar Kurulunun kararına veya Yüksek Sağlık Şûrasının kararlarına. Bu ihalede de böyle bir hüküm koyduğunuz zaman hemen devreye Avrupa Birliği uygulamaları, Avrupa Topluluğu Adalet Divanı girer.

Burada, Avrupa Birliği Komisyonumuz, ATAD… Büyük harflerle, altını çizmiş. Mümkün olduğunca her bakanlık bütçesinde, bu ATAD nedir, Adalet Divanı nedir, Avrupa Birliğinin bu ekonomi mahkemesi Türkiye’nin başına ne iş açar diye sürekli uyarıp anlatmaya çalışırım. Ama, Enerji Bakanlığı davalarında, tahkim ve bu tür olaylarda, milyar dolarlara varan, Türkiye’yi etkileyen davaların bu ATAD bünyesinde de olduğunu hatırlatmak istiyorum.

Şimdi, bazı kararlarına atıfta bulunuyor: İhalenin iptaline ilişkin kararlar ile ilgili olarak uzamaması veyahut aynı konuda birden fazla ihaleyle karşılaştırılmaması amacıyla bir itiraz usule bağlanıyor. İhaleyi iptal ettirmenin bir klasik yolu var, bunu herkes bilir, zeyilname mi deniliyor? Zeyilname herhâlde, bunu maliyeciler daha iyi bilir. İstemediği kimseye vermez, o ihalenin şartlarını değiştirir, yeni bir ihale açarlar. Bu yakın zamanda, buna benzer, Sağlık Bakanlığında bir ihale açılma olayı oldu. Ekimde olmadı şartları, zeyilname dediler, 3 Kasıma ertelendi. Yani, kamu ihalelerinde “Ben istediğime veririm, istediğim kişi ihaleyi alır, onunla da -ekonomik iş işte, para işi- götürürüm.”

Şimdi, bu anlayış, bir ülkeyi batırmak için, partizanca bir anlayış için birebir tehlikeli bir anlayıştır. Bunu ülke, yurt sevdasıyla, savunmasıyla hiç kimsenin izah etme şansı yok.

Bayındırlık, İmar ve Ulaştırma Komisyonuna geliyor tasarı… Burada da enteresan bir durum var ve bu enteresan duruma dikkat çekmek istiyorum. Tasarının 1’inci maddesinde “TÜBİTAK’ın, kendisine kuruluş Kanunu ile verilen görevlerini daha etkin ifa edebilmesi için” deniyor. 4734 sayılı Kanun’a tabi diğer kurumların ARGE faaliyetlerini bu Kurumun uzmanlık ve danışmanlığından yararlanarak sürdürebilmeleri, yaşanan sorunun giderilmesi, ayrıca Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlanması amacıyla 3’üncü maddede değişiklik düzenlenerek kabul edilmişti. İşte bütün mesele burada. TÜBİTAK’ın başına gelenler -ne diyorlar- pişmiş kazın başına gelmedi derler, buna benzer bir halk tabiri vardır.

Şimdi, TÜBİTAK’la ilgili konularda bir iki şey söylemek istiyorum sürem azaldığı için. “59’uncu ve 60’ıncı Hükûmetin mahkemelik olduğu TÜBİTAK” diye başlamak istiyorum. Neden? TÜBİTAK çok önemli bir Kurum. Araştırma-geliştirme çalışmaları yapıyor, KOBİ ve büyük şirketlere yönelik proje yapıyor. ARGE destekleme projeleri yapıyor. 1995 ile 20 Temmuz 2007 arasında sadece 5 bine yakın proje başvurusu olmuş, bunlardan 3 bine yakını KOBİ. Bu rakamlar, paralar, ekonomi yan yana konulduğu zaman TÜBİTAK hem kadrolaşma açısından hem para açısından çok ciddi bir Kurumumuz hem de stratejik bir Kurumumuz. Niye? Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü bünyesinde geliştirilen Özgür İşletim Sistemi Pardus’un kamu kuruluşları tarafından benimsetilmesi için de çaba harcayan bir kurum.

Şimdi, Pardus’un yerine Microsoft’u, Pardus’un yerine, gidip yabancı yazılım şirketlerini alan bir anlayışla ülkenin güvenliğinin de paraya heba edildiği bir durum yaşanıyor. Ne yaşanıyor? TÜBİTAK olayında ne yazık ki esrarengiz, hâlâ aydınlatılmamış cinayetler akla gelir diyorsunuz. Bunlarla ilgili soru önergeleri verdik ve bunların hiçbirisi ülkede aydınlatılmadı, silahlı kuvvetlerin savunma sistemiyle, Tank Projesi’yle ilgili. Ve ne yazık ki TÜBİTAK konusunda -daha sonra ARGE yasası da burada yasalaştı- bu konudaki çalışmalarda mahkemelik olma sürecine getiren olay şuradan kaynaklandı: AK PARTİ “TÜBİTAK’ı istiyorum.” dedi, “Siyasi denetimim altına alacağım bu bilimsel ve özerk ve bağımsız olması gereken kurumu.” Ki bu tür kurumların tek varlık nedeni bağımsız ve özerk olmaları. Ve bunun sonucu olarak 5376 sayılı Yasa’yı çıkardı 59’uncu Hükûmet döneminde ve bu Yasa’ya göre TÜBİTAK’ın Başkan ile 6 Bilim Kurulu üyesini seçme hakkı bir defaya mahsus olmak üzere Başbakana bırakılacak. Yani Başbakanın tekçi anlayışı: Her alanda ben olayım, ben belirleyeyim; tek parti, tek lider, tek iktidar. TÜBİTAK’ta da tek Başbakan 6 Bilim Kurulu üyesini tek başına atama yasasını çıkardı. 13 kişiden oluşuyor zaten Bilim Kurulu, 6’sını atadığınız zaman Başkanla beraber yarısı ediyor.

Evet, dört yıl TÜBİTAK Başkanlığı görevini yürüten Profesör Kemal Pak görev süresi 2003’te dolunca yeniden seçilmişti, Başkanlığa getirilmişti. Ancak bu Yasa’yla 6 Bilim Kurulu üyesinin Hükûmet tarafından atanması tıkanıklık yarattı ve idari ve mali özerkliğe sahip olan TÜBİTAK, ülkemizin en saygın kuruluşu, ulusal birikimi ve teknolojinin yaratılmasının önemli kilometre taşlarından birisi darmaduman edildi. Ne yapıldı? İdari ve mali özerklikle sağlanabilen bilimsel özgürlük olduğu bilinen ve bunun getirdiği ülke yararları hiçe sayılarak, siyasi denetim altına alınarak kadrolaşma yoluna gidildi. 5376 sayılı Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu Kurulması Hakkında Kanun ve arkasından getirilen yasalar TÜBİTAK’ı Anayasa Mahkemesine taşıdı. Bugün Anayasa Mahkemesinde 2005/81 esas derdest bir dava var -konuşmama başlamadan önce Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliğini aradım teyit etmek için- bu dava devam ediyordu.

Şimdi, düşünün bu ülkenin Hükûmeti TÜBİTAK’la kavgalı, mahkemelik. Biz de İhale Kanunu çıkarıyoruz, diyoruz ki, İhale Kanunu’nun 3’üncü maddesinde işte TÜBİTAK’la ilgili mali hizmet ve danışmanlık hizmetleri için İhale Kanunu şey ediyoruz. Burada yüce Meclisin değerli üyelerinin dikkatine sunmak istediğim bir konu var, (m) fıkrasında: “…savunma, güvenlik, insani yardım gibi durumlarda ortaya çıkabilecek acil ihtiyaçların, süratli ve etkin bir biçimde temini amacıyla…” denilen bir madde de var.

Şimdi, ülkenin böylesine önemli bir kurumunda Hükûmetin düştüğü konum bu. Ne diyeyim diyeceğim ama, getireceğim getireceğim sonuçta yine 23’üncü Dönem dokunulmazlıklarına. Bakın, tam tamına 245 dosya var. Rekor bizde, Allah var, 122. İnkar etmiyoruz ama biz -düşüncemizden dolayı dokunulmazlıklarımız var hırsızlık yapmadık, ihaleye fesat karıştırmadık, çalmadık çırpmadık, yetimin hakkını yemedik. Ama bazı dosyalar var ki insanların yüzünü kızartacak ekonomik suçlardan oluşan bu dosyaların içinde ve en başında Başbakanın dosyası varsa, bu dokunulmazlık zırhını üstümüzden atalım, atalım, kürsü dokunulmazlığı kalsın.

Bu ülkede yetimin hakkını yememek için, helal olsun demek için, “ak günler” diyorsanız, “adalet” diyorsanız, gelin bu konuda 245 tane dokunulmazlık dosyası var. Bu ihale kanunlarının sığındığı bu dosyalarda kirli ilişkiler var, ihale yolsuzlukları var, usulsüzlükler var, zimmet var. Bu dosyaları biz açmadan istediğimiz kadar yasa çıkaralım, Avrupa Birliği müktesebatı diyelim, demin çıkardığımız kara parayı aklayan yasalar gibi, bu ülkenin geleceğini de karartırız.

Biz, bu anlayışla, bütün taslaklara, bütün değişimlere bakmak istiyoruz. Biz, bu anlayışla, ülkenin geleceğini ancak insan haklarında, hukukta, demokraside, şeffaflıkta, her alanda, hesap verebilirlikte, bütün vatandaşlarına açık olmada…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

69 konuşma daha · 13 Kasım 2008

69 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook