2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)
Şırnak Milletvekili ·
Genel Kurul, 39. Birleşim · 3. yasama yılı · 27 Aralık 2008 · 2.194 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma
Kaynak göster
Hasip Kaplan, 27 Aralık 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 39. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ (S.S.312) 2007 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2007 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISI (S.S.313)); konuşma 2.194 kelime.
Hasip Kaplan (Şırnak). “2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)”. TBMM Genel Kurulu, 39. Birleşim tutanağı, 27 Aralık 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2008-12-27-2009-yili-merkezi-yonetim-butcesi-s-s-312-2007-yili-merkezi-yonetim (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
DTP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Demokratik Toplum Partisi adına 2009 Yılı Bütçe Tasarısı’nın tümü üzerindeki görüşmelerimizi açıklamadan önce, şahsım ve partim adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Dünyadaki 1974-1975 petrol krizini 1979-1980’deki daralma izlemişti. 1984 Latin Amerika borç krizi, 1987 New York borsasının çöküşü, 1997 Asya, 1998 Rusya krizleri… Sonrası, deprem, Türkiye 2001 yılında tarihinin en büyük krizini yaşadı. Şimdi, daha büyük bir küresel kriz yaşanıyor.
Dünya gelirinin adaletsiz paylaşımı en çok az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri vuruyor. Dünya nüfusunun yüzde 15’ini oluşturan 31 ülke dünya hasılasından yüzde 56 pay alıyor, 141 ülkenin payı da yüzde 43’lerde kalıyor.
Başta ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere, ki bu ülkelerle ihracatımız, ithalatımız yüzde 60 iken 2008’de yüzde 43’e gerilemiş, 100 milyar kapasitesi vardır.
Kriz, Japonya, sonra Hindistan ve Çin ekonomilerini etkiledi. Dünya borsaları tepetaklak oldu, önemli düşüşler oldu; sadece Rusya RTS endeksinde düşüş yüzde 71’leri buldu, ABD Nasdaq’taki düşüş yüzde 43’e ulaştı, Hindistan, Arjantin borsaları düşüş yaşadı. 12 Kasıma kadar yirmi beş ülkenin kurtarma paketleri 6 trilyonu aşmış bulunuyor.
IMF kapısında İzlanda, Ukrayna, Macaristan ve Türkiye var. Şu an Türkiye’de, Ankara’da IMF yetkilileri Hükûmetle pazarlığını sürdürüyor. IMF’yle stand-by anlaşmasına hazırlanılıyor çünkü Türkiye’de iş çevreleri bunda da diretiyor.
Krizden etkilenen ülkelerde Ağustos 2008’de devlet müdahaleleri de etkili olmadı. G-20 zirvesi toplandı, Sayın Başbakan da katıldı. Kriz karşısında tüm ülkeler yeni ekonomi politikaları geliştirir, paketler hazırlar, stratejiler belirlerken, AKP Hükûmeti “Nasılsa önümüze paket koyar, geçmişte olduğu gibi biz bunu uygularız.” diye krizi hafife alıyor.
Türkiye, 2002-2006 dönemi ucuz emeğe dayalı büyümesinin ardından 2007’de zaten inişe geçmişti. 2007’nin başından itibaren büyümeye başladı, enflasyon iki haneye sıçradı, işsizlik artarak kronikleşti, cari açık hızla tırmandı, dolayısıyla bugünkü krizi dışarıya bağlamak doğru değil. Aslında AK PARTİ’nin Türkiye’de yönetememe krizi olduğu ortaya çıkıyor. Demokratik Toplum Partisi olarak bunları gördük, uyardık, ekim ayında küresel finans kriz konusunda Meclis araştırması istedik. Tek parti olarak biz bu konuda bir girişimde bulunduk.
Türkiye son yıllardaki büyümesini de ağırlıklı olarak dış kaynak girişiyle sağladı. Bu dış kaynak girişinde de doğrudan yabancı sermaye girişleri başta varken daha sonra çekilme başlıyor. 50 bankadan 26’sını yabancılar satın aldı, medya alanına girdiler. Türk firmaları şimdi yabancı ortak gelmesiyle kaynak artışını biraz zorluyor.
Körfez parasına biraz tamah başladı. 2005’te 44 milyar dolar, 2006’da 46, 2007’de 50 milyar dolara yaklaştı. Sonra ne oldu? Bir günde 50 milyar dolar borsadan çekildi, Türkiye’yi terk etti. 1 dolar, 1,18 YTL’den bir günde 1,75 YTL’ye fırladı. Türkiye 2001 krizinin travmasını aşamadan 2008’de yeni bir krize yakalandı. Kemal Derviş’in altyapısını hazırladığı Asyalaşmanın 2006’da sonuna gelindi. Ekonomide büyüme temposu düştü, patinaj başladı. 2008’in ikinci çeyreğinde büyüme oranı yüzde 2’nin altına düştü. 2007’ye kadar süren yüzde 5-6’lık büyümeye rağmen -ki OECD ülkeleri içinde biz Türkiye olarak 23’üncü sıradayız, en geride takip ediyoruz- istihdam sürekli geriledi. Merkez Bankasının aylık beklentileri ölçtüğü anketler 2007’den sonra iyi sinyaller vermiyor. 2008’in ikinci yarısından sonra daha da kötüleşti. Tüketicilerin geleceğe dair güvenleri azaldı. Kriz sanayide başlıyor. İşten çıkarmalar, üretimi kısmalar başladı.
Vergilerde adaletsizlik ise sürüyor. Yedi yıldır bir vergi reformu hazırlayamayan Hükûmet bir yana, zenginler vergi de vermiyor, zekât da vermiyor. Verseydi Türkiye bu kadar yoksulluk yaşamazdı.
Türkiye'nin risklerine bakarsak, ihracatta yüzde 60 Avrupa Birliğine olan daralma, talep azalması sürecek. Yoksullaştırıcı, ihracata dayalı büyüme tıkanacak. Dünya kriziyle büyümenin ihtiyacı dış kaynağın girişinin azalması söz konusu. Dış borçları ödeme güçlüğü, sıkıntıları yaşanacak. Türkiye mali sektörün krizdeki Avrupa Birliği bankalarının kontrolüne girmiş olmalarının taşıdığı riskleri yaşayacak. AKP’nin TÜSİAD’la, toplumun diğer kesimleriyle gerilime girmesi güven kaybetmesine yol açacak. Güneydoğu’da Kürt sorununa barışçı çözümlerin üretilmemesinin getirdiği gerginlik ve harcamalar artacak.
Türkiye'nin dışa açılması aynı zamanda riske açılması demektir. Bakıyoruz, dünya ekonomisiyle bütünleşme... Dış ticaret dış yatırım yoluyla katlanırken, 2000-2007 arası ihracatın millî gelire oranı yüzde 10’dan yüzde 16’ya çıkarken ithalatın payı da yüzde 20’den yüzde 25’e çıktı. İhracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde 51’den yüzde 63’e çıktı.
Bütünleşmenin bir diğer ayağı olan dış borç stokunun millî gelire oranı yüzde 50’ye yaklaşıyor. En zayıf halka ne yazık ki bütçemizde cari açık. 2007 sonunda 39 milyar dolar, 2008 Ağustosuna gelindiğinde ise döviz açığı 49 milyar dolara yaklaştı.
Dış borç riski artacak çünkü 2008 ortasında 284 milyar doları bulan dış borç stokunda banka ve özel firmaların payı yüzde 67’ye ulaştı. Bakın bu çok önemli bir konu. 141 milyar doları bulan borçlu reel sektörün artan kurla birlikte yaşayabilecekleri ödeme güçlükleri hızla banka sistemini de etkisi altına alabilecek.
Batık kredilerde tırmanma olacak. Batık kredilerde 2008 Haziran sonunda bu rakam 10,80 milyar YTL’ye çıktı. Batık kredilerin yüzde 31’i ailelerin kullandığı tüketici kredisi ve kredi kartları borçlarından oluşuyor. Tekstil yüzde 14 payla ikinci sırada, gıda ve inşaat da yüzde 5 paya sahip.
Yaprak dökümü ne yazık ki hızlanıyor. Biz burada kriz tellallığı yapmıyoruz muhalefet olarak. Sayın Başbakan hep, ikide bir bunu kullanır. Bu bizim görevimiz, hatırlatmak Hükûmete.
Yine yaprak dökümü niye hızlanacak? Kriz Türkiye’yi vurdu, vurmadı tartışması yapılırken, 2008 Ocak-Ağustos döneminde 2007’nin aynı dönemine göre kapanan şirket sayısı yüzde 48 arkadaşlar. Protestolu senet tutarı yüzde 205 artarak 4 milyar YTL’yi aştı ve karşılıksız çek meblağı da yüzde 38 artarak 2,5 milyar YTL’ye ulaştı. Ben de muhalefet olarak soruyorum: Eğer bu rakamlar doğru değilse, lütfen Hükûmet çıksın, desin ki “Dedikleriniz doğru değil.”, o zaman anlayalım.
Ne yazık ki kaynak çıkışı da başladı, üstelik hızlanacak. Bunun emareleri krizden en çok etkilenen ülkelerin de aldığı tedbirler.
Borsadaki düşüş: Bakın, İMKB’deki 319 şirketin 2007 sonunda 290 milyar dolar olan piyasa değeri kasımda 107,7 milyar dolara geriledi. Bunlar rakamlardır. Yine derecelendirme kuruluşu Fitch 2008 içinde Türkiye’nin gayrisafi dış finansman gereksinimini 133 milyar dolar olarak tahmin etmişti. Oysa ki işlerin yolunda gittiği ağustos ayı sonuna kadar dış kaynak girişi 53 milyar, yıl sonuna kadar da 80 milyar. E, bu da bulunamayacağına göre, sıkıntı demek.
Tabii gündemdeki tehlikeler toplumu, Allah korusun, sosyal patlama eşiğine getirebilecek kadar. Sadece etnik ve mezhepsel çatışmalar boyutunda değil, en büyük kriz verisi şu an ekonomi. Ekonomi sosyal patlama olayında birinci risk durumuna geçmiş. Niye? Yeni bir hayat pahalılığı dalgası. Niye? Tensikatlar. Niye? Yeni işsizlik dalgası, IMF reçeteleriyle kentlerde ve kırda yeni yoksullaşmalar; devletin asker, polis bütçelerini artırıp sosyal harcamaları iyice kısması, daha fazla özelleştirme, kamusal yoksullaştırma, batık banka ve firmaları kurtarma faturası, borçlu ailelere icra iflas davaları, antisendikal saldırılar, antidemokratikleşme.
Dikkatini çekmek istiyorum yüce Meclisin, iş verenler, patronlar hep der ki: “Ekonomi özgürlük.” Ekonomi önemlidir. Özgürlükleri kısarlar; sendikal hak özgürlüklerini, grevleri... O bir taraftan. AKP Hükûmeti devlet olarak düşünerek güvenlik-özgürlük denklemini kurar ve “Güvenlik önemlidir.” der, özgürlükleri kısıtlamaya çalışır, yani, demokratik düşünce, ifade hürriyeti. Ve geçen 1 Mayısta o kadar çok gaz bombası kullandı ki yüzde 22 oranında emniyetin, jandarmanın bütçeleri artırılmak zorunda kalındı.
Bu yeni pahalılık dalgası bu reel rakamlara dayandığı için sıcak para çıkışı bir yana, arkadaşlar, 50 milyar dolar sadece doğal gaz ithalatına verdiğimiz para ve açıktır. Yedi yıldır AKP Hükûmetlerinin enerji politikalarında ithal ve dışa bağımlılığının getirdiği çöküştür bu. Kaynak enerji yerine geçiş enerjisi. Kendi ülkenin öz kaynaklarını kullanma yerine İran’dan, Rusya’dan alınan doğal gaz ve Türkiye’de yapılan zamlar tabii.
Şimdi bu elektrik ve doğal gaz fiyatlarına yapılan zamlar otomatiğe bağlandı. İlk defa bir iktidar döneminde zamların otomatiğe bağlanmasını yaşıyoruz ve bununla iftihar duyabilir AKP Hükûmeti.
Tarımdaki üretim düşüşleri, gıda fiyatlarının hızla artması… Ne yazık ki bakın daha dün Mecliste görüşülürken tarım sektöründe bütçe kısıtlaması için önerge verdi AKP Hükûmeti.
Şimdi bu yeni işsizlik dalgası konusunda şunu söyleyeyim: Tarım dışında resmen yüzde 12, gerçekte yüzde 20 olan işsizliğin daha ileri boyutlara ulaşacağı söyleniyor.
Bu işsizlikle ilgili, yeri gelmişken Kasımpaşa’dan gelen bir mektup var elimde. İki gün önce. Sayın Başbakanın ilçesinden. “Ne olur AKP milletvekillerine okuyun…” diye başlıyor.
“Bana yurdumdan bir haber verin.
Boş gezen olmasın, işsiz olmasın.
Çalışır insanım ben.
Yeter ki namerde muhtaç olmasın.” diyor.
Bu Ferdici… Geçen gün “Batsın bu dünya!” demiştim, onun altını çizeyim.
Gelir bölüşümünde kötüleşme… Arkadaşlar, 2000 sonrası bölüşümde kötüleşme var zaten. Gayrisafi millî hasıla serilerine bakıldığında 2004’te yüzde 14,4; 2006’da 9,5’e gerileme var. Bu, köylülükteki hızlı çözülmenin de aslında bir başka göstergesi.
Yine, krizde bütçe üstünden eşitsizlik artıyor ne yazık ki. Bakıyoruz vergide eşitsizlik değişmiyor. Dolaylı vergilerin payı 2007’de yüzde 66 olarak gerçekleşti. Dolaylı vergilerden geriye kalan yüzde 34’lük dolaysız vergi payının yüzde 23’ü gelir vergisi. Ancak bu vergi türünde de ağırlığı ücretlerden ve kaynaktan kesen vergiler oluşturuyor. Bütçeden faize 2007’de bütçenin yüzde 24,4’ü harcandı. Maaşlar ise yüzde 19,5 pay aldı 2007’de.
Özelleştirmelerle yeni kamusal mülksüzleştirme ne yazık ki söz konusu. Bakın, Haydarpaşa, Galata, İstanbul’un diğer kamu mülkleri satılacak, buradan söylüyorum, çünkü para lazım, daha önce satılanlara baktığımız zaman…
Aileler icra iflas eşiğine geldi; boşanmalar arttı, intiharlar artmaya başladı. Bunlar sosyal patlamanın işaretleridir.
Vergide büyük adaletsizlik… Büyük gelir eşitsizliği olan Türkiye’de gelir uçurumunu bütçe üzerinde daraltmak mümkünken, tersine vergi ve harcamalarla eşitsizlik büyütülüyor. Vergilerin ağırlığı gelir vergisi yoluyla doğrudan, tüketim harcaması yaparken de dolaylı olarak da çalışan sınıftan alınıyor. Şirketler, bankalar, varlıklı sınıf gücünün çok altında vergi ödüyor.
2008’in ilk dokuz ayında vergilerin üçte 2’si yine dolaylı vergi olarak tüketiciden, alt ve orta sınıf gelirlilerden, benzin, doğal gaz, telefon kullanırken tüketim malı içki, sigara alırken dolaylı vergi ödedikleri gibi ücret ve maaşlarda en önemli vergi mükellefleri oldular.
Vergide yüzde 22 olan gelir vergisinin ağırlık kısmı 10 milyonu aşkın işçi, memur tarafından ödeniyor. Banka ve şirketlerden alınan kurumlar vergisi payı yüzde 10’un altında. Şimdi sormak istiyorum: Geçen dönem işverenlerin primini yüzde 5 indirip bütçeye 4,8 milyar yük yüklediniz. Neden işçinin asgari ücreti 527 YTL oldu şimdi? Niye işçinin hakkını koruyup ondan kesinti yapmadınız? Tabii ki varlıklı sınıfın maliyetinden, mülkiyetinden alınan vergiler ise yüzde 3.
Şimdi, bu tablo karşısında devletine en fazla vergisini ödeyen işçilerin, memurların, yoksul halkımızın önünde saygıyla eğiliyor ve ısrarla söylediğim hâlde Sayın Maliye Bakanı en çok vergi ödeyen bu kesime teşekkür etmediği için, muhalefet olarak en çok vergisini ödeyen işçime, memuruma, yoksul emekçi halkımıza, tarım kesimine huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Bu devlet onların ayakları üzerindedir.
Bakın şu dolaylı vergilerin adaletsizliğine. Rakamlar ortada. Şimdi bu dolaylı vergilerle bütçe ayakta tutuluyor ama kurumlara dönüyorsunuz maalesef oran düşüyor. Bakın, vergilerdeki payı üçte 2’lik büyüklüğe ulaşan dolaylı vergilerin -üçte 2 dikkatinizi çekiyorum- gelirlerinin çoğunun tümünü harcamak zorunda olan ve harcarken vergilendirilen alt ve orta sınıflar ödüyor. Dolaylı vergilerin yüzde 31’i ithal malların üstünden alınırken, akaryakıt ve doğal gaz tüketimi üstünden de yüzde 22’si alınıyor. Ve maalesef bu adaletsiz sistem ve ibre, işverenlerin, sermayenin lehine politikaları AKP’nin… Vergi yükü yine çalışanların ama bütçe harcamalarında da adaletsizlik var. Bakıyorsunuz bütçe rantiyeye, baskıcı devlet aygıtlarına öncelikle ayrılırken eğitim, sağlık, yoksulluğu azaltma hizmetlerine devlet harcamaları hep geride kalıyor.
Dikkat edin iki gün önce bir önerge verdi Hükûmet, AKP. Hangi kalemlerde indirim yapılmasını, kısıntı istedi IMF? Eğitim, sağlık, adalet, tarım. Hayati konularda kısıntıya girdi, 3-6 milyar dolar kısıntı onlardandır.
Şimdi bütçe, diyoruz ki “Rantiyeye, silaha gidiyor.” Maalesef 2008’in sekiz ayında bütçe ödeneğinin yüzde 64’e yakını harcanırken bütçeden en büyük pay faiz harcamalarına ayrılmış.
Arkadaşlar, bu ülkenin dış borç faizlerinin bir ödeme kalemi Dışişleri Bakanlığımızın bütçesinden büyükse dış politikada onurlu bir duruş gösteremezsiniz, bakın, bunun altını çiziyorum. Öyle “Dünyanın en büyük 17’nci ekonomisiyim.” derseniz de gülerler size. Niye? Çok açık, ödüyorsunuz en büyük payı dış borç ve dış faiz… Yani borçlunun alacaklının önünde diklendiğini gördünüz mü, yoktur bu, insanlık tabiatına da aykırı.
Türkiye’de bütçeden öğrenci başına ayda 134 YTL ayrılıyor, dikkatinizi çekmek istiyorum bu konuya. 2008 bütçesinde savunma, güvenlik –demin söyledim- yüzde 22. Bütçeden en alttakilere yüzde 6 ayrılmış. Krize karşı Hükûmetin hâlâ bir projesi, bir paketi, bir çalışması yok. G-20 Zirvesi’nden dönen Başbakan gelip ana muhalefet parti liderlerini bilgilendirme gereğini duymuyor. “Ya, bu sorun hepimizin, beraber konuşalım, bir çözüm bulalım...” O da yok!
Şimdi, Sayın Başbakan ilk gün sunuş konuşmasında “Küresel finans krizini Türkiye için fırsata dönüştürme bütçesi bu bütçe.” dedi; sonra dedi ki: “Muhalefet kriz tellallığı yapıyor.” El insaf! Bu nasıl bütçedir ki daha görüşmeleri sürerken revizyona uğradı! Bana cumhuriyet tarihinde bir tek bütçe gösterin ki bütçe taslağı üstünde görüşme sürerken revizyona uğramış. Bunu Türkiye cumhuriyet tarihine AKP Hükûmeti armağan etti. Bakın, IMF’nin 20 milyar olduğu öngörülen -gizli pazarlıklar bugünkü gazetelerin ekonomi sayfalarına bakın- yine, bütçe hakkını kullanan Meclisin denetimi dışına alındı. Şimdi biz burada bütçe onaylayacağız ama Hükûmet arkadan pazarlık yapıyor, ocakta stand-by anlaşmasını imzalayacak, kendi kendine 20 milyara hangi yerden kısıntı getirecek, bizim tartıştığımız bütçe boşa çıkacak.
Şimdi, bakıyoruz, tarımda çöküş bir yana, eğitim, sağlık, adalet, kara yolları, DSİ, Millî Eğitim, DLH yatırımları, adalet yatırımı. Kısıntı yaptığınız bütçe bu. Peki, niye askerî harcamalardan, güvenlik harcamalarından yapmıyorsunuz? Yapamazsınız çünkü sizin altına imza attığınız o taahhütler size o imkânı tanımaz. Bu kriz sizi, Hükûmetinizi, iş birliği içinde olduğunuz sermaye çevrelerini teğet geçebilir. Ekonomik ahlak çöktüğü zaman “Devletin malı deniz, yemeyen domuz.”, “Bal tutan parmağını yalar”, “Yağmur yağarken küpleri doldurmak gerek.” özdeyişleri sıkça bir toplumda tekrarlanır duruma gelirse ahlak çöküntüsünün işaretidir. Yolsuzluk, ihtilas, sahtekârlık, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet, kara parayı aklama, bir günde köşeyi dönme rakamlarına da bakmak gerekir. Bakın, “Adam işini biliyor, helal olsun.” anlayışı içinde olanları kriz teğet geçebilir. Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı 2007 Faaliyet Raporu: AKP döneminde 2003-2007 yılları arasında planlı yolsuzluk operasyonları iki katına çıktı, 805 bürokrat yolsuzluk soruşturmalarıyla tutuklandı, görevlerinden alındı, 156 yolsuzluk dosyası 2.678 ve sair… Bu rakamlar son olarak enerji ve sağlık alanında her gün artıyor. Bugün Mecliste 274 tane dokunulmazlık dosyası var. Bunun içinde benim de var. En çok da rekor bizde. Bakın, düşünce suçları nedeniyle bizim fezlekeler var.
Sayın Başbakanı bu kürsüye davet ediyorum. Başta kendisi dokunulmazlık fezlekesinde neyle suçlanıyor, kendi milletvekilleri neyle suçlanıyor, bunu açıklarsa seviniriz. Çünkü biz inanıyoruz ki hiçbir milletvekilinin ekonomik suçlarda dokunulmazlıkların ardına saklanmaması gerekir.
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
14 konuşma daha · 27 Aralık 2008