Dünya bankası grubu ve uluslararası para fonu guvernörler kurullarının 2009 yıllık toplantıları münasebetiyle türkiye cumhuriyeti hükümet ile dünya bankası grubu ve uluslararası para fonu arasında düzenlenen mutabakat zaptının onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun tasarısı (s.s.:327)
Şırnak Milletvekili ·
Genel Kurul, 76. Birleşim · 3. yasama yılı · 14 Nisan 2009 · 1.740 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Hasip Kaplan, 14 Nisan 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 76. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: DÜNYA BANKASI GRUBU VE ULUSLARARASI PARA FONU GUVERNÖRLER KURULLARININ 2009 YILLIK TOPLANTILARI MÜNASEBETİYLE TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMET İLE DÜNYA BANKASI GRUBU VE ULUSLARARASI PARA FONU ARASINDA DÜZENLENEN MUTABAKAT ZAPTININ ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI (S.S.:327)); konuşma 1.740 kelime.
Hasip Kaplan (Şırnak). “Dünya bankası grubu ve uluslararası para fonu guvernörler kurullarının 2009 yıllık toplantıları münasebetiyle türkiye cumhuriyeti hükümet ile dünya bankası grubu ve uluslararası para fonu arasında düzenlenen mutabakat zaptının onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun tasarısı (s.s.:327)”. TBMM Genel Kurulu, 76. Birleşim tutanağı, 14 Nisan 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2009-04-14-dunya-bankasi-grubu-ve-uluslararasi-para-fonu-guvernorler-kurullarinin (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
DTP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Dünya Bankası Grubu ve Uluslararası Para Fonu Guvernörler Kurullarının 2009 Yıllık Toplantıları Münasebetiyle Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Dünya Bankası Grubu ve Uluslararası Para Fonu Arasında Düzenlenen Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı üzerinde Demokratik Toplum Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Doğrusu, IMF deyince, Dünya Bankası toplantıları da deyince hemen aklımıza, 2009 bütçe ve tasarısını görüştüğümüz zaman, henüz görüşme esnasında IMF’nin dayatmaları sonucu 6-7 milyar civarında bir revizyon geçiren bir bütçemiz geliyor. Revizyon geçiren ilk bütçe daha görüşülürken –ama- ilgili bakanlarımızın açıklamaları var, IMF’yle 45 milyar dolarlık yeni bir sözleşme imzalanmasıyla ilgili. Peki, bu 45 milyar dolarlık IMF’yle anlaşma yapıldıktan sonra bunun bütçeye yansıması ne olacak? Yani bütçenin hangi kalemlerinde revizyon olacak? Biz ne yapacağız? Meclisin bu konudaki denetimi nedir? Bu soruların maalesef hiçbirisinin cevabı yok. Yok çünkü müzakere süreçlerine baktığımız zaman ilgili bakanlık Meclisi bilgilendirmiyor, yapılan çalışmalar konusunda Hükûmet muhalefet parti gruplarını da bilgilendirmiyor ve bilgilendirmediği, o imzaladığı sözleşmelerle ilgili zaman zaman “ekonomik önlem” adı altında bazı toplantılar düzenliyor. Aslında, iki yıla yakın küresel krizin etkilerinin doğurduğu bu süreç dikkate alındığı zaman, Türkiye’de küresel krizle ilgili hiçbir önlem paketinin, hiçbir stratejinin, hiçbir ekonomik hedefin olmadığı da ortaya çıkıyor.
Şimdi, iki örgütün 1953 senesinden beri bu yıllık toplantılarını üç yılda bir, bir ülkede yaptığı düşünülecek olursa -184 ülkeyi temsil eden devlet başkanları veya başbakan, bakan düzeyinde önemli kişiler katılıyor. Katılımcı sayısı nereden bakarsak 10 bin civarında- 28 Eylül-8 Ekim 2009 tarihlerinde İstanbul’da bu toplantının yapılacak olması… Aslında şu an itibarıyla Meclis normalde 1 Temmuzda tatile girerse, nisanın ortasındayız, iki buçuk aylık bir süre içinde de küresel krizle ilgili Hükûmetin araştırma önergelerini Meclisin işleme koyması, Meclis denetiminin sağlanması, küresel krizle ilgili Meclisin bir tavrının belirlenmesi mümkün görünmüyor.
Şimdi, 20 Eylül 2006 tarihinde Singapur’da imzalanan bu sözleşmenin imzalandığı tarihler, Türkiye’nin -2006 tarihleri itibarıyla- ekonomik olarak iyi durumda olduğu, likidite bolluğunun olduğu bir döneme denk geliyor. 2006 sonrası dış borçlarda artış, faiz ve enflasyonda artış meydana geliyor.
Şimdi, böyle bir durum karşısında böyle bir sözleşmeyi Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak tartışıyoruz. Sonuçta bu tür teknik sözleşmeler karşısında da genellikle mutabakat olarak birlikte karar verip destek sunuyoruz, bunların çıkmasını sağlıyoruz ama bunun getirisi ne, götürüsü ne, ne yapılabilir, böyle bir toplantıda Meclisin rolü ne olabilir, Bunu konuşamıyoruz.
Şimdi, bu sözleşme bir madde olarak gözükse de aslında o bir maddelik sözleşmenin bir eki protokol var. Şu eki protokole baktığımız zaman yükümlülükler var: İşte, Hükûmetin 26 Eylül 2009’da -açacağı mekân- (a) maddesinde belirtilen mekânlarda 330 büro açması gerekiyor. Yine müşterek sekretaryanın kullanımı için 620 büro -yani bu kapasite olarak- 4 bin adet konaklama için gecelik konaklama imkânı ayarlanması, yine güvenlik, emniyet ve sağlık tedbirlerini ilgili Hükûmetin, Türkiye’nin sağlaması gibi çok, oldukça kapsamlı ekonomik giderleri olan toplantılar ve bu toplantıların benzerleri farklı alanlarda Türkiye’de yapılıyor.
Şimdi, Türkiye’de de Maliye Bakanlığı nezdinde kurulan yönlendirme komitesinin, yani bu şekilde oluşturulmuş olması ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinin de bunda katılımı olduğu dikkate alınacak olursa doğrusu burada yer alan bu tür toplantıların İstanbul’un tanıtımı açısından faydalı olacağı, turistik imkân sunacağı, sosyal etkinlikler, hafta sonu gezi ve alışverişlerinden oluşacak harcamalarının büyük bir turizm geliri olacağı konusundaki gerekçe aslında bu toplantıya bakış açımızı da ortaya koyuyor. Yani, biz oraya gelecek olan Dünya Bankasının, Uluslararası Para Fonunun ve 184 ülkenin ekonomistlerinin, bakanlarının katılacağı bir toplantıda G-20 zirvesine katılan bir ülke olarak, o ülkenin büyüklüğüyle ve potansiyeliyle bağlı olarak o ülkenin küresel kriz karşısındaki ekonomik stratejisini ve yeni ekonomi politikasını koyacak bir hedefi oluşturamadan, bizim bu işin ev sahipliği, konaklaması ve turizm gelirleriyle ilgilenmemiz aslında bu olaya bakış açımızı da ortaya koyuyor.
Evet, Keynesçi teorilerden sonra, reel sosyalizmin çöküşü, arkasından kapitalizmin, küresel krizle birlikte -Domino Teorisi gibi- ekonomilerin sarsıntı geçirmesi, ciddi önlemler alınması, paketlerin konulması karşısında Türkiye’nin yeni ekonomi politikası ne olacak? Herhâlde Mecliste bu konuşulmalı, Meclisin asli görevi bu. Hükûmetin bundan faydalanması gerek, Hükûmetin Meclisi bilgilendirmesi gerekir ama anlaşılan o ki IMF’den 45 milyar dolarlık bir imza alınınca, idare ettik, bu dönemi de atlattık.
Şimdi, seçimi geride bıraktık, seçim kaygısı da yok, iki yıla kadar da normal seçimlere bir süre var. Peki, böyle bir durum varken, küresel krizin etkilerinden Türkiye’nin korunması için şimdiden, Mecliste, verdiğimiz araştırma önergelerinin ele alınması, küresel krizin bütün boyutlarıyla kurulacak bir komisyon tarafından araştırılması, sivil toplumun, ekonomistlerin, akademisyenlerin bilgilerine başvurulması; Türkiye’nin bir dünya görüşü sahibi olması, Türkiye’nin kendi sanayisini, finans sektörünü, tarımını, tarım endüstrisini, geleceğini, enerji politikalarını bütünüyle bir masaya yatırıp bir öngörü sahibi olarak bu toplantıya yeni bir tez ile katılması mümkün değil mi? Mümkün, potansiyel var ama bu kötü yönetim anlayışıyla bu öngörü de olmayınca böyle bir hazırlık da olması mümkün değil ve böylesi toplantıların, maalesef, mutat toplantılara dönüşmesi sonucunu doğuruyor.
Şimdi, bu sözleşmeyi imzaladığımız zaman… 10 bine yakın insan gelecek ve bu 10 bine yakın insanla ilgili, ulusal yargı, bağımsız yargının da birtakım yetkilerinden feragat edilmesi, güvenliğinden feragat edilmesi, örneğin, buraya katılacak memurların, çalışanların gözaltına alınmaması veya tutuklama muafiyetinin tanınması gibi hükümler de getiriyoruz bu sözleşmeyi onayladığımız zaman.
Yine, kuruluşların eşya ve varlıklarına el konulma, istimlak ve müsadereden muafiyet tanınmasını da getireceğiz yani bu yüz seksen dört ülkeden gelecek olan… Peki, bu tür bir muafiyet, kafanızda şu soruyu hiç canlandırmıyor mu: 10 bin kişi çalışanıyla yüz seksen dört ülkeden geldiği zaman, onun valizini, bavulunu inceleme, denetleme yetkiniz olmadığı zaman, o bavullardan ülke güvenliğine veya ülkenin menfaatine aykırı olabilecek birtakım şeylerin de geçebileceği ihtimali hiç yok mudur? Yani buna, gerçekten bu matbu sözleşmelere baktığımız zaman… Anayasa’nın 90’ıncı maddesi de çok açık, diyor ki: Uluslararası sözleşmeler, iç hukukta kanun hükmündedir ve kanunlardan öncelikli olarak uygulanır. Böyle, sıkıntıları da içeren bu tür sözleşmeleri imzaladığımız zaman mutabakat zaptıyla, muafiyetlerin matbu olduğu söylense dahi, Amerika’ya yapılacak bir toplantıya giden bir memurumuzun onların gelen bir memuru kadar elini kolunu sallayarak gidemeyeceğini hepimiz biliyoruz. Peki, aynı uygulama, bir Amerikan vatandaşı veya Afrika ülkesi vatandaşı veya Türkiye vatandaşı açısından eşit mi? Asya ülkesi… Evet, buna bakarsanız, sözleşmeye göre eşittir. Peki, fiiliyatta, pratikte böyle midir? Değildir. Geçenlerde Almanya’da Yeşiller Partisi Başkanının, nasıl bir saat, Amerika’da, bir havaalanında alıkonulduğunu hepimiz biliyoruz -Alman vatandaşı, Türk asıllı olsa bile- Cem Özdemir’in nasıl alıkonulduğunu biliyoruz.
Yani burada teknik ama çok dikkat edilmesi gereken birçok konu kafaya takılıyor. Bunu, böyle bir toplantıyı maalesef elverişsiz bir ortamda yapacağız. Sanıyorum, bu 45 milyar dolar IMF’yle yapılacak, imzalanacak sözleşmenin takriben iki yıllık olacağı öngörüsü var. İki yıl olacağına göre, bu toplantı da önümüzdeki sonbaharda yapılacağına göre, Hükûmetin bu 45 milyar doların metni konusunda Meclise bir bilgilendirme yapması etik açıdan, siyasi sorumluluk açısından çok gereklidir diye düşünüyoruz.
Şimdi bu konuları niye açma gereğini duyduk, niye konuşma gereğini duyduk? Uzun bir süredir, Mecliste ülkenin gerçek sorunlarını konuşamaz duruma geldik. Ülkenin gerçek sorunlarını konuşamaz duruma gelince… Genelde de Başbakan Meclise pek fazla uğramıyor, ana muhalefet parti lideri de uğramıyor. Obama gelince, bir bakıyoruz, liderleri Mecliste görebiliyoruz veya Mecliste bir doluluk oluyor. Obama geliyor, Meclis kürsüsünden Türkiye'nin sorunlarıyla ilgili, ötelediğimiz, ertelediğimiz sorunlarla ilgili konuşmalar yapıyor. Yine, siyaset kurumunun yapması gereken bazı konuşmalar var. Siyaset kurumu… Örneğin otuz yıllık çatışma sürecini nasıl sona erdirebiliriz, nasıl bu ülkede bir barış ortamı sağlayabiliriz, nasıl bir Anayasa reformu yapabiliriz, nasıl bir seçim sistemini, demokratik bir seçimi, halkın özgür iradesinin sandığa yansımasını sağlayabiliriz -yani bu hayati konularda- küresel kriz karşısında nasıl önlemler alabiliriz, işsizliğe karşı ne tür sigortalar sağlanabilir? Bunları konuşamıyoruz. Konuşamadığımız bu ülkede, bugün 14 Nisan 2009, Genelkurmay Başkanı Sayın Orgeneral İlker Başbuğ bütün basını toplamıştı, kendisi Türkiye'nin siyasetiyle ilgili konuşuyordu. Aslında, siyaset kurumunun acizliğini gösteriyor bu, siyaset kurumunun sorunları çözemeyiş noktasını gösteriyor, siyaset kurumunun seyirci kaldığı bir manzarayı ortaya koyuyor. Eğer asker-sivil ilişkilerinde siyaset kurumu, partiler gerçek rolünü oynamadığı zaman bu tür tahlillerin yapılması da kaçınılmaz oluyor. Bence burada, başta iktidar ve ana muhalefet partisinin son derece ülkenin gerçek sorunları karşısındaki duyarsızlığının getirdiği bir zaman kaybıyla karşı karşıyayız.
Şimdi, burada, Mecliste, Türkiye’yi sarsan olaylar oluyor, konuşamıyoruz. Her gün bir Ergenekon operasyonu oluyor, bitiyor. Kanal değiştiriliyor, bakıyorsunuz, gündemi, ekranlar ikinci kanalı Genelkurmay Başkanlığına çeviriyor. Bakıyorsunuz, tam da arkasından Demokratik Toplum Partisinin genel merkez yöneticileri içinde olmak üzere, genel başkan yardımcıları ve yerel yönetim yöneticilerine karşı bir operasyon başlatıyor Hükûmet. Niye bugünü bekledin kardeşim? “İki yıl önce” diyorsun. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı iki yıldır izlemeye almış. İzlemeye iki yıldır aldıysa, iki yıldır takip ediyorsa iki yıldır Demokratik Toplum Partisi üç tane kongre geçirdi, üç defa yönetimini yeniledi. Niye bugün, 29 Mart seçimlerinin ardından böyle bir operasyon ihtiyacı duyuyorsunuz? Yani bunu Hükûmet “Konuşamıyoruz efendim, yargının işi...” Yargının işi ise… Bunun planlanması, aynı anda on dört ilde partinin yetkililerine aynı anda operasyon yapılması yargının işi olamaz, bu, güvenlik güçlerinin işidir. Eğer bir gün önce bilmem A masası üniversitelere baskındayken B masası aynı anda Demokratik Toplum Partisinin on dört ildeki, aynı anda, 04.00’te evlerindeyse burada oturup düşünmek lazım. Bu ülkeyi kim dizayn ediyor? Bu ülkenin geleceğini, siyasetini kim dizayn ediyor? Şimdi, 29 Martta seçimleri kaybedeceksiniz doğu ve güneydoğuda. Valileriniz elinizden geldiği kadar makarna, beyaz eşya dağıtacak; polisi, askeriyle bütün devletin gücünü kullanacaksınız, seçimleri kaybedeceksiniz, arkasından hazmedemeyeceksiniz, operasyon başlatacaksınız. Bu ülkeye bu barış getirir mi? Bu toplumu germeden, bu toplumun sorunlarını konuşmak için Meclise geldik, konuşalım diye geldik. Evet, konuşamıyoruz çünkü sandıktan çıkmanın da bir anlamı kalmıyor. 22 Temmuz seçimlerinde sandıktan çıktık, seçildik, geldik, Başbakan elimizi tutmadı. Ama Sayın Obama geliyor, muhalefet liderleriyle görüşürken Sayın Ahmet Türk’le de görüşüyor. 29 Martta ikinci bir sandık kuruldu, o sandığa da gittik, bu sefer sandıktan da ezici bir çoğunlukla çıktık. Evet, her politika gibi, nasıl ki CHP, MHP, doğu, güneydoğuda oylarını artıramamışsa belki biz de batıda niye oylarımızı artıramıyoruz diye kafamızda, toplantılar yaptık. Mersin’de Akdeniz’i aldık, Aydın’da iki beldeyi aldık, Konya’da aldık ama oturup düşünüyoruz, günlerdir toplantılar yapıyorduk ve Türkiye'nin genel sorunları içinde batıda, Marmara’da, Trakya’da, Ege’de daha çok Türkiye'nin, ülkenin politikalarını nasıl geliştiririz diye biz bir konferans çabası içine giriyoruz.
Silahlar temelli sussun, silah bir hak arama aracı olmaktan çıksın, silah gündeminden düşsün Türkiye'nin. Otuz yıldır süren bu anlamsız savaşta her ölen gencin bir annesi, bir babası, bir kardeşi, bir akrabası var. Her gün operasyonların sonucunda şu veya bu şekilde insanlar acılar yaşıyor ve analar ağlıyor. Bunu nasıl çözeriz, sonlandırırız? Bugün siyaset kurumunun en önemli sorunlarından birisi bu.
Biz konferans çabaları içindeyken ve çatışmasızlık süreci, silah kullanılmaması süreciyle ilgili 1 Hazirana kadar kararların açıklandığı bir günde, birdenbire, Türkiye'nin dört bir yanında DTP’ye operasyon. Bu operasyon, Türkiye'nin barışına katkı sunmaz arkadaşlar. Gerçekten, hepimizin vicdanen sorumlu olarak oturup konuşmamız gerekiyor. Bunu konuşmak zorundayız. DTP’yi baskı altına almak, yöneticilerini içeri almak eğer sonuç alıcı olsaydı, bugüne kadar olurdu.
Bakın, Adalet Bakanlığının benim soruma verdiği resmî cevap: 30 bin tane soruşturma açılmış parti üyelerimize ve sırf açıklama. Eylemden değil veya silahlı eylemlilikten değil.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
20 konuşma daha · 14 Nisan 2009