Türkiye cumhuriyeti hükümeti ile kosova cumhuriyeti hükümeti arasında kalkınma işbirliği ve tika kosova program koordinasyon ofisinin statüsüne ilişkin protokolün onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun (s.s.:551)
Şırnak Milletvekili ·
Genel Kurul, 6. Birleşim · 5. yasama yılı · 13 Ekim 2010 · 1.217 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma
Kaynak göster
Hasip Kaplan, 13 Ekim 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 6. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ İLE KOSOVA CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ ARASINDA KALKINMA İŞBİRLİĞİ VE TİKA KOSOVA PROGRAM KOORDİNASYON OFİSİNİN STATÜSÜNE İLİŞKİN PROTOKOLÜN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN (S.S.:551)); konuşma 1.217 kelime.
Hasip Kaplan (Şırnak). “Türkiye cumhuriyeti hükümeti ile kosova cumhuriyeti hükümeti arasında kalkınma işbirliği ve tika kosova program koordinasyon ofisinin statüsüne ilişkin protokolün onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun (s.s.:551)”. TBMM Genel Kurulu, 6. Birleşim tutanağı, 13 Ekim 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2010-10-13-turkiye-cumhuriyeti-hukumeti-ile-kosova-cumhuriyeti-hukumeti-arasinda (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
BDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 551 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Kosova Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Kalkınma İşbirliği ve TİKA Kosova Program Koordinasyon Ofisinin Statüsüne İlişkin Protokol nedeniyle Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
“Kosova” denince Türkiye açısından tabii ki tarih, kültür, ticaret, sosyal, savaşlar, göçler, akrabalıklar, bütün bunlar geçmiş bir yedi yüz yılın verisi olarak önümüze çıkıyor. Birinci Kosova Savaşı’ndan sonra Osmanlı topraklarına katılan Kosova, 1912’de Sırbistan’a bağlanıyor. Şimdilerde “Kosova” denince Avrupa’nın 50’nci devleti akla gelir ama “Kosova” denince Uluslararası Adalet Divanının aldığı karar akla gelir, “Kosova” denince dış müdahaleler akla gelir, “Kosova” denince Kosova’daki yeni yönetimle Türkiye'nin ilişkileri akla gelir. Çünkü Kosova’da 1912’de göç eden ve şu an Kosova’da yaşayanların sayısına eşdeğer Arnavut, Boşnak, Türk kökenli yurttaşımızın hâlâ akrabalıkları sürmekte.
Bu anlamda böylesi teknik bir sözleşmeye parti olarak bizim elbette ki bir diyeceğimiz olmaz. Teknik olarak bu tür sözleşmeleri destekleriz ama iki noktaya, üç noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum.
Birincisi, 18 Şubat 2008 tarihinde bağımsızlığını ilan ediyor, Türkiye bir gün sonra hemen tanıyor. Türkiye’den önce tanıyan, elini çabuk tutan ülkeler var, onu da biliyoruz. Ama şu gerçeğin altını çizelim: Kosova gibi ülkeler, Karadağ’dan sonra kurulan 50’nci devlettir, dış müdahalelerin sonucu genellikle bu tür devletler kuruluyor ve burada da bir dış müdahale var. 1999 yılından 2008 yılına kadar yine Birleşmiş Milletlerin, Avrupa Birliği ülkelerinden 1.900 polis ve yargı mensubunun burada görev yaptığını ve daha sonra bağımsızlığını ilan ettiğini biliyoruz.
Burada Uluslararası Adalet Divanı kararıyla Kosova, uluslararası hukuk sözleşmeleri açısından son derece önemli bir kararın konusu. Self determinasyon hakkının, sınırların değişmezliği olayının, halkların kendi kaderini tayin hakkının en çok konuşulduğu, tartışıldığı bir karardır. Uluslararası Adalet Divanı, Kosova’nın bağımsızlığını meşru görmüştür. Evet, bu bir tavsiye kararıdır ama bu bir içtihattır ve uluslararası hukukta buna benzer kararların çıkması çok zordur.
Burada iki yanlış var. Türkiye, artı ve eksileriyle bunu değerlendirebiliyor mu? Örneğin, Kosova kararı Kıbrıs için de bir emsal olur mu? Buradan, Kıbrıs’tan da bir Kosova benzeri karar çıkabilir mi? O süreçleri izlediğimiz kadar, maalesef, Türkiye o dönemlerde bunu hesaba katamamış. Dışişleri bu konuda etkin bir çalışma yapmadığı gibi, Rum kesimi, Yunanistan bu konuda gayet gayretli bir çalışma yapmışlar ve görüşlerini, raporlarını sunmuşlar.
Şimdi, burada, şöyle bir tartışma da yaşanıyor: Sayısı 2 milyonu dahi bulmayan Arnavutların, Boşnakların, Sırpların yaşadığı; sayısal olarak da AGİT’in, nüfus kayıtlarına göre milliyetini sorarak, “Nedir milliyetiniz?” sorusu sonucu 60 bin kişinin cevap verdiği Türk’ün yaşadığı ama diğer verilerle, başka verilerle 250 bin civarında Türk’ün yaşadığı bir Kosova’dan bahsediyoruz. Arnavutlar ile Boşnakların bizimle ortak bağlarında biraz din bağının, Müslüman olma özelliğinin öne çıktığını görebiliyoruz.
Bazı stratejistler, uzmanlar bunun kıyaslamasını yapıyor. Evet, Kosava-Kıbrıs’ı kıyaslayanlar da var, Kosova, Kıbrıs’ın dışında da, başka ülkelerde başka stratejiler de Türkiye’deki Kürt sorununu kıyaslıyorlar. Böyle bir gerçekliği de var. Yani, biz bu gerçekliğimizi göz ardı edip, örtbas ettiğimiz zaman başkaları konuşmayacak anlamına gelmiyor veya başkalarının stratejileri, hesapları olmayacak anlamına da gelmiyor. Oluyor, dünyada bunu görüyoruz, nasıl müdahaleler oluyor, yeşil hatlar çiziliyor.
Buradan ders çıkarılması gereken bir durum var: Beş yüz yıl Osmanlı topraklarında yaşanılan bir birlikteliğin, kültürün şekillendirdiği, kopmazlığın getirdiği bir dayanışma sonucu tabii ki bir Kosova’yla ilgili birtakım şeylerin olması doğal ama bunu TİKA düzeyinde asgari bir ilişki olarak değil de, keşke bu daha çok devlet düzeyinde, Dışişleri düzeyinde daha farklı, daha geniş şeyler olsaydı. Bu sözleşmede teknik olarak TİKA’nın boyunu, boyutunu aşan çok şey var. Şu enerji konusu… TİKA’nın işi değil enerji arkadaşlar. Başka sayayım: Eğitim, sağlık... Birtakım konular var ki, bunların hiçbirisi değil. Ama şunu biliyoruz ki, orada kurulan üniversitelerde çalışmalar yapılıyor, bu çalışmaların getirdiği bir durum söz konusu.
Şimdi burada yaşayan halkın durumuyla ilgili baktığımızda şöyle bir durumla karşı karşıyayız: Özellikle Prizren Üniversitesinde… Burada çok dillilik var, Arnavutça, Türkçe ve Boşnakça dillerinde öğrenim görüleceğini örneğin, söyleyen Enver Hocay TİKA’yla imzalanan anlaşmanın da sahibi. Oysaki biz 60 bin Türk’ün veya gayriresmî 250 bin Türk’ün yaşadığı Kosova’da 60 bin veya 250 bin kişi için bir resmî dil -ki göreceksiniz biraz ileride anlatacağım- kazanılan belediyelerde resmî dil olarak Türkçe’nin hayata geçtiğini görürsünüz. Şimdi, buradaki bu örnekten yol aldığımız zaman 20 milyonu aşkın Kürt yurttaşımız Türkiye’de yaşarken burada sadece Artuklu Üniversitesinde adını bile koymadığımız bir ürkeklikte “Konuşulan Diller Enstitüsü” diye, dalga geçer gibi, milyonlarca insanın gözünün içine baka baka bir tespitler yapılıyor, politikalar yapılıyor Türkiye’de. Bir taraftan bu politikalar geliştirilirken bir taraftan da bu yapılıyor. Sonra Başbakan gidiyor “Sayın Merkel, iki dilli eğitim istiyoruz Almanya’da, Almanca da olsun -1 milyonu aşkın yurttaşımız var- Türkçe de olsun.” diyor. İyi hoş da, geliyor Türkiye’ye “Benden ikinci dilde, ana dilde eğitim isteniyor, bu mümkün değil.” diyor. Yani bu bir çelişkiler yumağı. Bu çelişkiler yumağı içinde bir taraftan onu savunup, bir taraftan gelip gerçeklerle yüzleşildiğinde de bunu inkâr etmek son derece tehlikeli, toplumsal güveni sarsıcı bir yaklaşım tarzıdır.
Bakın arkadaşlar, şöyle bir örnek vermek istiyorum: Türkçe, bugün Kosova’da, Prizren’de, Mamuşa’da, Priştina’da, Mitroviça’da, Vucitrn ve Gilan belediyelerinde resmî statüye sahip ama Diyarbakır’da Sur Belediye Başkanımız ve bütün belediye meclis üyeleri, içinde muhalefet parti belediye meclis üyeleri de çok dilli belediyecilikle ilgili bir çalışma yaptıkları için belediye başkanı ve bütün belediye meclis üyeleri görevden alındı arkadaşlar. Oysaki Alanya Belediyesi veya Fethiye Belediyesi veya Antalya Belediyesi çok rahatlıkla Rusça, İngilizce, Fransızca ve Arapça broşürler basıp dağıtabiliyordu. Şimdi, bu gerçekliğimizle yüzleştiğimiz zaman gerçekten bir tutarlılık konusunun olmadığını görüyoruz. Burada Sur Belediyesi görevden alındı, İçişleri Bakanımız aldı, aynı İçişleri Bakanımız görevde. Aynı Sur Belediye Başkanı ve belediye meclis üyeleri tekrar seçime girdiler ve tekrar seçildiler geldiler şimdi. Şimdi, burada biraz siyaset yaparken önümüzü görmek lazım, önümüzdeki süreçleri görmek lazım, politika ve stratejileri ona göre çizmek lazım, gerçekçi olmak lazım. Yani külliyen inkâr, külliyen retten, birlikte yaşamanın güvenini zedelemenin hiçbir anlamı yok.
Şimdi Kosova Cumhuriyeti’nin dilleri Arnavutça ve Sırpça. Bunun yanında, işte dedik ki Kosova Belediyesi, Kosova Anayasası’nda Türkçe, Boşnakça, Romca, bu dillerde statülerine göre resmî dil hüviyeti elde edebiliyorlar. Yani bu belediyelerin olduğu yönetimlerde çoğunluk vardır, bu dillerde resmî dil olarak faaliyet yürütebiliyorlar. Ve Kosova Cumhuriyeti Anayasası “Diller” diye bir başlık, madde 5: “Kosova Cumhuriyeti resmî dilleri Arnavutça ve Sırpçadır.” diyor. Hemen altında “Türkçe, Boşnakça ve Romca dilleri belediyeler seviyesinde resmî statüye sahiptir ve yasalara uygun şekilde herhangi bir seviyede resmî kullanımda kullanılır.” diyor. Burada şunu ifade etmek istiyorum: Bosna-Hersek’te Sırplar, Hırvatlar, Boşnaklar; altı yıllık cumhurbaşkanlığı görev süresinde iki yıl Sırp bir cumhurbaşkanı, iki yıl Boşnak, iki yıl Hırvat bir cumhurbaşkanı sırayla görev yapıyor. Farklılıklar ve aidiyetler konusunda, kimlikler ve diller konusunda çok kültürlülük ve çoğulculuk konusunda bizim Kosova’yla ilgili görüş alışverişi yaparken alacağımız çokça ders var. Bu derslerden yola çıkarsak kendi ülkemizde kendi sorunlarımızı daha sağlıklı konuşabilme, değerlendirme imkânına sahip olabiliriz.
Biz, Makedonya’dan tutun Bosna’ya, Karadağ’dan Kosova’ya kadar bütün Balkan ülkeleri için güçlü bir Türkiye'nin, iç barışını sağlamış çok güçlü bir Türkiye'nin bir güvence olacağını düşünüyoruz. Ve aynı şeyi Kafkaslar için söylüyoruz. Biliyoruz ki, TİKA çalışıyor ama en son Sayın Cumhurbaşkanımızın Türki cumhuriyetlerle yaptığı toplantıda altı Türki cumhuriyetinin ortak kullandığı dilin Rusça olduğu gerçeğini de göz ardı etmeden birtakım çalışmalarımızı sürdürmemiz gerekiyor. Bu anlamda benim görüşüm, benim tavsiyem, benim partimin görüşü, arkadaşlar, bu çok kültürlülük, çok dillilik, çoğulculuk konusunda hem Balkanlara hem Kafkaslara hem Ortadoğu’ya da eşit mesafede aynı yaklaşımı gösterdiğimiz zaman TİKA’nın da Kerkük’te, Erbil’de, Süleymaniye’de, Duhok’ta benzer faaliyetlerini geliştirdiği zaman Türkiye’nin rolünün artacağını düşünüyoruz. Daha güçlü bir Türkiye olacağını, Türkiye’nin bu zenginlikler içinde kendi iç barışını da sağlayabileceğini, Meclisimizin de bu olgunluğa eriştiğini düşünüyoruz.
Geç oldu hepinizi saygıyla selamlıyorum. Partim adına da desteklediğimizi de ifade etmiştim. Teşekkür ederim.
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
27 konuşma daha · 13 Ekim 2010