2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.(türkiye bilimsel ve tek. araş. kurumu bşk., türkiye bilimler akademesi, gümrük müsteşarlığı, ihracatı geliştirme etüd merkezi, ııı. tur.)
Mersin Milletvekili · Anavatan Partisi
Genel Kurul, 33. Birleşim · 4. yasama yılı · 16 Aralık 2005 · 1.905 kelime · yaklaşık 10 dakikalık okuma
Kaynak göster
Hüseyin Güler (Anavatan Partisi), 16 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 33. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KAN.TAS.(TÜRKİYE BİLİMSEL VE TEK. ARAŞ. KURUMU BŞK., TÜRKİYE BİLİMLER AKADEMESİ, GÜMRÜK MÜSTEŞARLIĞI, İHRACATI GELİŞTİRME ETÜD MERKEZİ, III. TUR.)); konuşma 1.905 kelime.
Hüseyin Güler (Anavatan Partisi, Mersin). “2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.(türkiye bilimsel ve tek. araş. kurumu bşk., türkiye bilimler akademesi, gümrük müsteşarlığı, ihracatı geliştirme etüd merkezi, ııı. tur.)”. TBMM Genel Kurulu, 33. Birleşim tutanağı, 16 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/huseyin-guler-22-2005-12-16-2006-merkezi-yonetim-butce-kan-tas-turkiye-bilimsel-ve-tek-aras-kur (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA HÜSEYİN GÜLER (Mersin)Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; TÜBİTAK üzerine Grubum adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bugün, Başbakanlığa bağlı TÜBİTAK'la ilgili görüşlerimizi açıklamak üzere aranızdayız.
Evet, bütçenin geneli üzerine tarttığımızda, ruhuna, özüne aykırı olan bir bütçeyi içimize sindirmediğimiz gibi, bugün, bilimsel araştırma için yapılan katkıyı da, bütçeyi de onaylamak mümkün değil.
Avrupa Birliği süreci içerisine girilirken, resmî istatistiklerin verdiği bir rakam gayri millî hâsılanın binde 65'idir. Bugün 2003 yılını, gayri millî hâsıla bütçesini gözönünde bulundurduğumuzda 238 milyar dolar olan gayri millî hâsılanın binde 65'i yaklaşık 1,6 milyar dolardır.
Hükümetin TÜBİTAK'taki tasfiye operasyonundan sonra gerçekleştirilen Bilim Teknolojik Yüksek Kurulunun toplantılarında alınan karar gereğince 2010 yılına kadar gayri millî hâsıladan hedeflenen oran yüzde 2 civarında, yani bugünkü rakamları gözönünde bulundurduğumuzda 2010 yılında, yaklaşık 8 milyar dolar bir hedef kitlesi hedef olarak karşımıza çıkmaktadır.
2005 yılında sağlandığı iddia edilen 300 000 000 Amerikan Dolarıyla oranın 2005 yılında binde 70, yani binde 0,5 puan artış sağlamıştır sadece 300 000 000 doların katkısıyla. Öngörülen hedeften ne kadar uzaksa da, yine de mevcut göstergelerde küçük bir artış sağlayacaksa da bu küçük artışın gerçekleşmesi için bile, kuşkusuz, sağlanan bu ek kaynağın nasıl kullanıldığına bakmak gerekir. Mesela, şimdiye kadar hep düşüklüğünden yakınılan patent sayısının ve patent sayısının artırılmasında bu ekbütçenin ne kadarının kullanıldığını gözardı etmemek gerekir. Bugün TÜBİTAK için ayrılan bursların iki katına çıkarılması, TÜBİTAK'ta çalışan araştırma görevlisinin maaşının yaklaşık iki katı, orada tezleri denetleyen ve kontrol eden doçent düzeyindeki hocaların maaşının üzerinde olan bir katkı payının, bununla ne kadar bilimsellikten uzak, etik değerlerin ve yaşamsal süreç içerisinde hayata geçirilebilecek kadar da bir etik dışı olduğunu unutmamak gerekir; yani, kısaca, bir burslunun, oradaki görevli bir hocanın maaşından fazla almasının ne kadar sağlık ve adalet ilkesine uygun olduğunu sizin göz ardı etmemeniz gerektiğini düşünüyoruz.
2004 yılında gerçekleştirilen yaklaşık 300 milyar Amerikan Doları civarındaki gayri millî hâsılanın binde 65'ini kıyasladığımızda, artan yüzde 5'lik artışı da gözönüne alırsak, yaklaşık, 2010 yılında da, 400 milyar civarında bir gayri millî hâsılanın hedeflendiği bir ortamda, araştırma ve geliştirme için aktarılacak payın 8 milyar dolar olduğunu hatırlatmıştık. Bugünkü miktarı gözönünde bulundurduğumuzda, özel sektörün katkı payının yüzde 35, yüzde 65'inin de kamu aracılığıyla olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, bütçeye olan katkısı yaklaşık 4 milyar civarındadır. Bu yıl yapıldığı öngörülen artış net bir artış mıdır; yoksa, bütçe bir manipülasyonla tüm kaynakların tek bir havuzda toplanmasıyla yapılan kozmetik bir işlem midir?!
Daha önce Devlet Planlamanın, üniversitelere aktardığı araştırma payları, Savunma Sanayii Müsteşarlığının üniversitelere aktardığı araştırma projeleri ve Merkez Bankası kaynaklarından ödenen sermaye ve sanayi yardımları havuz içine alınmış mıdır? Bunları gözönünde bulundurmak gerekir. Üniversitelere doğrudan tahsis edilen araştırma fonlarında bir değişiklik olmuş mudur? Bu ilke, artıştan kastedilen bu şekildeki kaynakları tek bir havuzda toplamaktansa, bu, bir şekilde kendimizi kandırmak değil midir?! Bu şekilde, 2010 yılındaki yüzde 2'lik artışla yaklaşık 8 milyar Amerikan Doları hedefe nasıl ulaşılabilir?! Geçtiğimiz bir yıl içinde bu kadar gürültüyle ilan edilen ekkaynak gerçek olsaydı, hedef doğrultusunda, yalnız, binde 5'lik artış için bir artış sağlardı. Böyle mi ulaşacağız resmen taahhüt ettiğimiz hedefe?!
Arkadaşlar, bu işler ciddî işlerdir. Bilim ve araştırma ciddî iştir. Avrupa Birliği süreciyle ilgili müzakere ciddî bir iştir. Uluslararası piyasada, inandırıcı olmak çok önemlidir. Yapamayacağımız taahhüdün altına girmezsiniz. O zamana kadar ya at ölür ya padişah ölür anlayışıyla bu müzakere süreci işlemez.
Diyelim ki, daha önce söylediğimiz gibi, araştırma geliştirme göstergesi bu yıl sağlanan ekkaynaklarla binde 70'e yükseldi. 2010'da yüzde 2'ye ulaşmak için her yıl bu göstergenin yaklaşık binde 26 oranında artması gerekmekte; yani, hemen önümüzdeki bütçe yılında bulunan binde 96'ya yükselmesi gerekir. Bu ne kadar, para olarak, biliyor musunuz; yaklaşık 3 milyar Amerikan Doları. Demek ki, 2004'ten günümüze taşırsak, 1,6 milyar doların üzerine 1,4 milyar dolar daha ilave etmemiz gerekir. Üzerine, yine, ilave olarak da, resmî istatistiklerde, özel sektörün payının yüzde 35 olduğu söyleniyor, yüzde 35 civarında. O zaman, isterseniz, kamu istatistiğini de gözönünde bulundurduğumuzda, kamunun katkı payı da yüzde 65 olduğunda, Türkiye'ye maliyeti, o zaman, 1 milyar dolardan 2 milyar dolara çıkarmanız gerekmektedir.
Eğer, bu ilavelerin, merkezî bir havuz olarak değerlendirildiği anlaşılan TÜBİTAK'ın bütçesine konulma eğilimi sürdürülecekse, şu anda konuşulan TÜBİTAK bütçesi bu söylediklerimizle uyumlu mu? Yorumu, siz değerli arkadaşlara bırakıyoruz.
Daha önce belirttiğimiz gibi, yüzde 5'lik büyüme hızı ile 2005 yılı sonunda gerçekleşmesini beklediğimiz gayri millî hâsıla 315 milyar doları bulacaktır.
2010 yılına kadar da gerçekleştirmemiz öngörülen artış miktarları ülkemiz için çok önemli boyutlardadır. Yine de, ulaşılması öngörülen miktarlar… Avrupa Birliğinde, orta derecede gayri millî hâsılasından pay aktaran Fransa'dan bir örnek vermek istiyorum: Bu boyutuyla 30 milyar Amerikan Doları bütçeden kaynak aktarmıştır; 2010 yılına kadar yaklaşık 40-45 milyar dolar civarında kaynak aktarması bekleniyor.
Bunu bir kıyasladığımızda, ne kadar mütevazı ne kadar cüzî olduğu görülmektedir.
Uluslararası karşılaştırmalarda oldukça düşük kalsa bile, 2010 yılı için ülkemizde yapılması öngörülen, gerçekten çok ciddî miktarlara ulaşan bir artıştan bahsediyoruz. Bu kadar ciddî kaynakları kimlerle, hangi politikalarla, hangi öncelikli alanlarda ve hangi projeler çerçevesinde kullanacağız? Bu kaynakların ülkeye sosyoekonomik katkıyı sağlaması, planlama, odaklanma ve iyi organize olmanın önemini ortaya koymaktadır.
Odaklanma ve iyi organize olma boyutlarında, acaba, hangi durumdayız? Daha önce zikredilen Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunun 2005 yılı kapsamında belirlenen öncelikler yeterince odaklanma sayılabilir mi? Bu konuda olumlu bir yanıt vermek, maalesef, olanaklı değildir. Konu ve alan bazında yapıldığı ileri sürülen önceliklendirme, öngörülen harcama düzeyleri dikkate alındığında, son derece yetersizdir. Bu noktayı sormadan geçemiyoruz: Geleceğe yönelik bu tür planlama çalışmalarında bilim-araştırma sisteminin kırk-elli yıllık kısa tarihindeki en önemli projelerinden olan ve önceki TÜBİTAK yönetiminin bu ülkeye verdiği mega hizmetlerden biri olan Vizyon 2023 Projesi, tam anlamıyla anlaşılmakta ve kullanılmakta mıdır? Üniversiteler, kamu, özel, sivil toplum, ülkemizdeki tüm ilgili kurum, kuruluş ve bireylerden oluşan çok büyük bir kitlenin eseri olan bu mega planla, cumhuriyetimizin 100 üncü yılında, çağdaş uygarlık düzeyinde hak ettiği saygın yere ulaşmış bir Türkiye tasarımlanmaktadır. Geleceğe ilişkin her türlü öngörü ve planlama çalışmasında bu eserlerden yararlanmak, en azından zihinsel emeğe saygının bir gereğidir.
Avrupa Birliğiyle gerçekleştirilen bilim-araştırma tarama sürecinde konulan çok iddialı ar-ge hedefleri, bir anlamda, bu hükümetin bu konulara ne kadar büyük önem verdiği anlamına da çekilebilir. Bu, çok yanıltıcı bir yorum olur. Bu noktada, hemen TÜBİTAK'ın yaklaşık iki yıldır çektiği sıkıntıyı hatırlatmak isterim.
Bilim araştırmaya önem vermek, hiçbir toplumsal, siyasî talep olmadan salt kendi ileri görüşlülükleri ve evrensel yetişmişlik düzeyleriyle 1991 yılından beri ülkemizi bilim ve teknolojiyle çağdaşlaştırma yolunda çok büyük adımlar atmış olan bir kurumu çökertip, bu fedakâr ve şerefli insanları, Yüce Meclis çatısı dahil olmak üzere, karalayıp, mahkemelerde süründürmek değildir. Hukuk Gündemi Dergisinin Ağustos 2005 tarihli 2 nci sayısını açın ve bu insanların hiçbir talep olmadan gerçekleştirdiği, internetten popüler bilim kitaplarına, uydu yapım teknolojisini transferinden Vizyon 2023 Projesine ve Avrupa Birliğiyle bilim-araştırma alanında gerçekleştirilen entegrasyona bakın. Bu ekibin gerçekleştirdiklerine bakıldığında, yapılanlar karşısında vicdanınız sızlıyor mu?!
Bilim ve araştırmaya önem vermek, üniversitelerin araştırma fonlarıyla oynamak, üniversitelerin burs verme haklarını elinden almak ya da araştırma görevlisi kadrolarını kısmak değildir. Önem vermek, çeşitli siyasî amaçlı konular bahane edilerek, üniversitelerle sürekli kavga etmek; hele, Anayasa Mahkemesi ve idarî yargı kararları hiçe sayılarak, TÜBİTAK'ta de facto gerçekleştirdikleri, özerkliğin kaldırılmasından sonra, yasayı değiştirerek üniversite özerkliğini kaldırmaya çalışmak hiç şeydir.
Avrupa Birliği ile tarama süreci, bilim ve araştırma konusuyla başlamıştır ve pürüzsüz bir şekilde tamamlanmıştır. Bu konunun hükümet tarafından Avrupa Birliğiyle uyumu sağlamış en gelişkin alan olarak belirlendiği, dolayısıyla, Avrupa Birliğiyle en rahat ve sorunsuz görüşülecek alan olarak seçildiği anlaşılmaktadır. Değerli arkadaşlar, ülke bilim ve araştırma sistemini 1990 Kasımından başlayarak olağanüstü bir emekle bu noktaya taşımış insanları karalamak ve mahkemelerde süründürmek, vicdan sahibi bir insanın içine sindirilebileceği bir şey değildir.
TÜBİTAK'ta bu olanları, Sayın Başbakanın çok sıklıkla kullandığı "taş taş üstüne koyanları baş tacı ederiz" söylemiyle kıyasladığımızda, bağdaştırabilmek mümkün değildir. TÜBİTAK'ta tüm bu yapılanlar, yetişkin insan kaynağı açısından son derece kısıtlı olan bir ülkede, bu tür insanlara ihtiyacın çok yükseldiği günümüzde, hukukî ve etik ihlallerin yanında, bir entelektüel israf değil midir?
Avrupa Birliğiyle uyumda özerklik, hak ve özgürlükler gibi kavramlar çok öne çıkan kavramlar olacaktır. Özerkliği vesayet altına sokulmuş bir kurum ve iki kanun değişikliği girişiminin Anayasa Mahkemesi tarafından yürürlüğünün durdurulmasıyla meşruiyetleri tartışmalı hale gelmiş yöneticileriyle bilim ve araştırma konusunu görüşmeye gitmiş olmak tutarlı bir tavır mıdır? Bu yapılanlar, müzakere sürecinin genel çerçevesiyle bağdaşmakta mıdır?
Değerli arkadaşlar, Yüce Meclisin çok iyi bildiği, bir insanlık ve hukuk trajedisini, bu münasebetle, bir kez daha dikkatlerinize sunmak isterim: TÜBİTAK'ın, aynı zamanda Bilim Kurulunun Başkanı olan Prof. Namık Kemal Pak'ın görev süresi 30.5.2003 tarihinde dolması nedeniyle, Bilim Kurulunun 1.2.2003 tarihli toplantısında yeniden başkan seçilmesiyle, bu süreçte, yasal olarak sadece olur amacıyla Cumhurbaşkanına iletmekten başka bir sorumluluğu olmayan Sayın Başbakan, Cumhurbaşkanı makamına iletmeyerek, atanma gerçekleştirilmemiştir.
Bunun üzerine Başbakanlığa karşı Ankara 1. İdare Mahkemesinin 2004/237 esasına kayıtlı dava açılmıştır. Yürütmenin durdurulması kararının ardından, kararın uygulanması Başbakanlıktan 14.5.2004 günlü ve 23298 ve 27.7.2004 günlü 35830 sayılı dilekçelerle istenilmişse de, hiçbir yanıt alınamamıştır. Yani, ne yargı ne hukuk!.. Ankara 24 üncü Noterliğinden yapılmış başvuruya da yine olumsuz bir yanıt verilmiştir.
Malumları olduğu üzere, yenilerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmeye başlanmış olan 904 sıra sayılı torba kanun da -hepimiz hatırlarız- yeniden gündemimize gelecektir. Bu torba kanun içerisinde, bir anayasa değişikliği paketi konusunda, partilerarası uzlaşma arayışı nedeniyle, bu kanunun görüşülmesi geriye çekilmiştir; ancak, herhalde bu nokta yeniden gündeme gelecektir. Herkesin kolayca anlayacağı gibi, 4 üncü maddede… Diğer maddelerin de, hem Yüce Meclisi hem de çok mercii uzun bir süre meşgul edeceğini de görebiliyoruz.
Bu kanun yürürlüğe girdiğinde, TÜBİTAK'taki 38 inci madde uygulamasından hükümetin sorumlu tuttuğu herkes affedilecek, açılmış davalar varsa düşecek. Görünüşe göre, bu affın kapsamı dışında bırakılanlar, ita amiri sıfatıyla TÜBİTAK başkanları; ancak, aynı yasal uygulamayı, Mayıs 1990'dan beri yapan başkanların tümü değil. Bu da işin enteresan tarafı ve on yıllık zamanaşımı nedeniyle, herhalde, bu grubun dışında bırakılıyor… Hemen sonraki grup, TÜBİTAK başkanları -3 tane isim geçmektedir- bunların, yargı süreci içerisinde, maalesef, karşı karşıya kalacakları malum; ama, özetle, şu anda TÜBİTAK'ta olan bilimsel süreci değerlendirdiğimizde, bir bilimsel kuruma haksızlık kadar, bana göre, travma düzeyinde de müdahaleler olmakta. Evet, yaşamın her alanında siyasal inisiyatifin taraf almasından yanayız; ama, bugünkü doğrultuda, bugün kaş yapalım derken göz çıkarıldığını unutmamak lazım.
Siyasal süreç içerisinde yaptığınız partizanlık tüm kamuoyunca bilinmektedir. Kamuoyuna, her alanda işinize geldiği müddetçe de yasalara ve kanunlara uyum içerisinde ve hatta yargının aldığı kararlara son derece saygılı olduğunuzu iddia etmektesiniz; ama, birçok alanda olduğu gibi, TÜBİTAK'ta da bu çelişkilerle baş başa kaldınız. Yani, kısaca, gerek Anayasa Mahkemesinin gerekse yürütme organının aldığı kararlar, size göre hiçbir anlam ifade etmemekte, yine bildiğiniz yolda devam etme kararındasınız. Bu süreci gözönünde bulundurduğumuzda, ifade ettiğimiz gibi, Yüce Meclisin bu bütçe görüşmelerinde inisiyatifinin olmadığı görüşündeyiz. Siz, belki çoğunluğun vermiş olduğu yetkiye göre… Daha düne kadar, seçim alanlarında iktidar süreci içerisinde, ne pahasına olursa olsun, bugün IMF'nin dayattığı, IMF'nin vermiş olduğu tüm kararların karşısında direneceğinizi; ama, buna karşın ilk iktidar sürecinde, ne yapalım, devletin birlikteliği ve devamlılığı anlayışında bundan başka bir alma kararımızın olmadığını; ama, bugün, tekrar, IMF ile stand-by anlaşmaları yapabilmenin arayışı içerisindesiniz. Bunlar, sizin seçim sürecinde vermiş olduğunuz mesajların kamuoyunca nasıl algılandığı çok iyi şekilde dikkate alınmakta. Ama, temennimiz, tabiî ki önümüzdeki süreç içerisinde karşımıza gelecek birçok kanunda olduğu gibi, burada yapacağınız tek şey var, kabul etmek. Bu, bana göre, maalesef insafsızlık. Eğer burada Yüce Meclis inisiyatifini ve iradesini koyamamakta ise, size verilen her direktifi bir emireri gibi algılayıp burada onaylamaktan başak bir şansınız yoksa, bundan da üzüntü duyuyoruz. Ama, inanıyorum ki, Yüce Meclisimizin, bu aldığınız kararların hayırlı olmasını dilemekten başka bir seçme şansı yok. Ülkemiz adına hayırlı uğurlu olsun diliyoruz. İnşallah, bu araştırmaların ülkemizin yarınlarına bir ışık tutması için, bu bilimsel kurumla çok fazla oynanmadan, travma düzeyinde müdahale edilmeden, sadece onlara imkân sunulması, daha iyi kaynakların aktarılması, bu ülkenin yarınları için bir umut olacaktır. Bunda da, inanıyorum ki, Yüce Meclis gerekeni yapacaktır.
Hayırlı olmasını diliyorum. Başarılar diliyorum. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
43 konuşma daha · 16 Aralık 2005