İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 56. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

2003 mali yılı bütçesi 8. ncı tur görüşmelerinde

İzzet Çetin

Kocaeli Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 56. Birleşim · 1. yasama yılı · 26 Mart 2003 · 1.026 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma

Kaynak göster

İzzet Çetin (CHP), 26 Mart 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 56. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2003 MALİ YILI BÜTÇESİ 8. NCI TUR GÖRÜŞMELERİNDE); konuşma 1.026 kelime.

İzzet Çetin (CHP, Kocaeli). “2003 mali yılı bütçesi 8. ncı tur görüşmelerinde”. TBMM Genel Kurulu, 56. Birleşim tutanağı, 26 Mart 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/izzet-cetin-22-2003-03-26-2003-mali-yili-butcesi-8-nci-tur-gorusmelerinde (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA İZZET ÇETİN (Kocaeli)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 2003 yılı bütçesi üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; Partim ve şahsım adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bildiğiniz gibi, çalışma yaşamında köklü değişiklikler gerçekleştirecek İş Yasası Tasarısı, toplumda ve Meclisimizde yeteri kadar tartışma olanağı bulmadan, olgunlaşmadan Meclis gündemine indirildi ve geçtiğimiz haftalarda görüştük. Bunun, belirlenen, amaçlanan süre içerisinde gerçekleşmeyeceği anlaşılınca, buna koşut olarak gösterilen İş Güvencesi Yasası, oylarınızla ileri bir tarihe ertelendi.

Değerli arkadaşlarım, İş Güvencesi Yasasının ertelenmesinin hukuka uygun olmadığını ve yürürlüğe giren bir yasanın yürürlük tarihinin ertelenmesinin, belki de, cumhuriyet tarihinde bir ilk olduğunu, bir kez daha hatırlatmadan geçemiyorum.

Değerli arkadaşlarım, zamanın darlığı nedeniyle, üzerinde fazla durmak istemiyorum; ama, oylarınızla, kendinizi, ertelemek zorunda hissettiğiniz İş Güvencesi Yasası ne getiriyordu, bir cümle olarak değinmek istiyorum:

İş güvencesi, tıpkı sendika özgürlüğü, toplu iş sözleşmesi özerkliği ve grev hakkı gibi kapitalist sistemin ürünüdür ve serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı ülkelerde doğmuş ve gelişmiştir. İş güvencesi her şeyden önce bir insan hakkıdır ve işçinin, işinin korunmasını, işçinin işine haklı bir neden olmaksızın, bir başka değişle, keyfî bir biçimde son verilememesini öngörür.

Birleşmiş Milletlerin insan haklarıyla ilgili uzmanlık kuruluşları arasında yer alan ve amacı çalışma ve yaşama koşullarının iyileştirilmesi ve sosyal adaletin gerçekleştirilmesi olan Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) 158 sayılı Sözleşmesi, iş güvencesinin asgarî normlarını düzenler.

Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosu, 12 Ekim 1994 tarihinde, Resmî Gazetede yayımlanarak, yürürlüğe giren 158 sayılı Sözleşmeyle, bir bakıma iş güvencesini, ta o tarihte yasallaştırmıştı; ama, biz, bugün, bu yasayı, belli güçlerin etkisiyle, yayımı tarihinde yürürlüğe girmek üzere erteledik.

Değerli arkadaşlarım, bir diğer konu, gerçekten, içinde bulunduğumuz dönemde, İş Yasası Tasarısı -demin değindim- toplumumuz tarafından, Meclisimiz tarafından yeteri kadar tartışılamadı ve Meclisimizin gündeminde ilk sırada bulunuyor. Bu yasa tasarısı çalışanları büyük bir huzursuzluğa sevk etmiştir. Çalışma Bakanlığımızca, bir an önce bu yasa tasarısının Meclis gündeminden geri çekilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, Çalışma Bakanlığımız, bütün sorunların kendisinde odaklandığı bir bakanlık durumundadır. Bir yandan, çalışma yaşamının tüm sorunları, teftişi, denetimi, çalışma yaşamının tarafları arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi, ülke sorunlarına üçlü yapı içinde çözüm aranmasından tutun, işçi sağlığı ve iş güvenliğinden, toplumumuzun korunmaya muhtaç kesimlerinin sorunlarının çözümüne ve sosyal güvenlik kuruluşlarından en büyüğü olan SSK ve Bağ-Kurla birlikte, ülkemizin istihdam ve işsizliğe çözüm bulmakla görevli kurumu olan İşkur'a kadar pek çok kurumları ve kuruluşu bünyesinde toplayan bir bakanlıktır.

Çalışma yaşamı, Türkiye gibi gelişmekte bocalayan bir ülke için oldukça zordur. O nedenle, Çalışma Bakanlarının işçi-işveren ilişkilerinde tarafsız olması gerekir. Oysa, ülkemizde son 20 yıldan bu yana, çalışma yaşamı sözde üçlü yapı içinde değerlendirilmekle birlikte, görüntü ikili bir yapı arz etmektedir. Bir yanda emek örgütleri ve toplumun yoksul kesimleri, diğer tarafta, işveren artı hükümet kurumları. Bunun en somut örneğini kamu işveren sendikalarının TİSK'e (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) üyeliğinde görüyoruz. Yurttaşlarımızın kıt kanaat vergilerinden oluşan devlet bütçesinden, kamu işveren sendikaları aracılığıyla da olsa, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonuna aidat adı altında kaynak transferi, çalışanlar ve emeğiyle geçinen yurttaşlarımız arasında devletin kendilerini dışladığı gibi bir his bırakmaktadır. Bu durum Bakanlığımızca gözden geçirilerek, gerekiyorsa kamu işveren sendikaları konfederasyonu kurulmalı; ama, her halükârda, TİSK'le organik ve inorganik bağı koparılarak, en az, işçi sendikaları seviyesinde bir ilişki düzeyine çekilmelidir.

Değerli arkadaşlarım, yine, Bakanlığımızın, çok aktif olarak içerisinde yer alması gereken ve ülkemizin sorunlarının aşılmasında büyük hizmetler sunacağını beklediğimiz Ekonomik ve Sosyal Konseyin, Devlet Planlama Teşkilatına bağlanması son derece yanlıştır. Ekonomik ve Sosyal Konsey, Devlet Planlama Teşkilatı yerine, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bünyesine alınmalı ve Çalışma Genel Müdürlüğü bünyesinde, toplumumuzun sorunlarını, çalışanlarımızın sorunlarını, işverenlerimizin sorunlarını, ülkemizin sorunlarını tarafların katılımıyla çözebilecek aktif çaba içerisine bir an önce girmelidir diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, işçi-işveren ilişkilerinin geliştirilmesine şiddetle ihtiyaç var. Özellikle, ülkemizde işverenler ile işçi örgütlerinin ve Çalışma Bakanlığının ortak çalışabileceği pek çok alan bulunmaktadır. Herkesin, özellikle işçilerin de işverenlerin de rahatsız olduğu bu alanlara, satırbaşlarıyla değinmek istiyorum: Vergi adaletsizliğinin giderilmesi; gelir adaletsizliğinin düzeltilmesi; sigorta primlerinin taşınabilir bir seviyeye çekilmesi; ekonomik krizlerin yükünün sadece dürüst çalışan işverenlere ve işçilere ödetilmemesi; kaynakların üretime değil, rant ve faiz piyasalarına yönlendirilmesinin engellenmesi; yolsuzlukla mücadele; yoksullukla mücadele; kayıtdışı ekonomiyle mücadele gibi alanlarda ortak işbirliği zorunludur.

Değerli arkadaşlarım, burada, kayıtdışı ekonominin bir an evvel kontrol altına alınabilmesi açısından, kayıtdışı ekonominin ülkemize verdiği zarara çok kısa olarak değinmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, kayıtdışı ekonominin toplumumuza verdiği zarar, yani, kayıtdışı çalışma, çalıştırma, dürüst işverenlerimiz için haksız rekabet ortamı ve pazar kaybı, devlet için vergi kaybı, sigorta için prim kaybı, sendika için üye ve gelir kaybı, işçi için ise iş kaybıdır. O nedenle, bu konuda, her kurumdan fazla, kayıtdışılığın ve kaçak çalıştırmanın engellenmesi sorumluluğu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına aittir ve bu konuda, ESK bir an evvel çalıştırılmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, içerisinde bulunduğumuz dönemde, kamu kesimi toplu iş sözleşmeleri başlamak üzeredir. Bu konuda yıllardan bu yana yapılan yanlış bir uygulama da, Çalışma Bakanlığının, sendikalarla olan ilişkilerini, görüşmelerini, tarafsızlık kisvesi adı altında bir başka bakanlığa devretmiş gözükmesidir. İçinde bulunduğumuz dönemde, hükümet ve işveren sendikalarının, savaşın ve kriz ortamının ardına saklanmadan, çalışanların durumunu ve beklentilerini göz önüne alarak, bir an önce kamu kesimi toplu iş sözleşmelerini masa başında bitirmelerini bekliyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bir başka önemli konu "zorunlu tasarruf kesintilerinin hak sahibi çalışanlara iadesine ilişkin düzenleme, Meclisimizin gündemine kısa süre içerisinde gelecektir" denilmiş olmasına rağmen, halen gelememiş olmasıdır. Bu konuda da, bir an önce çalışanların beklentileri ölçüsünde zorunlu tasarrufların iadesi çalışmalarının hızlandırılmasını talep ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, tabiî, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının özelliği, genel bütçeden oldukça mütevazı bir pay almasına karşın SSK, Bağ-Kur ve İşkur gibi özel bütçeli kuruluşların kendisine bağlı olmasından kaynaklanan bir yapıya sahip olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı şemsiyesi altında oldukça büyük bir bütçe rakamının varlığını görürüz; ama, ne yazık ki, bu kaynaklar uzun yıllardan bu yana verimli kullanılamamış, özellikle Bakanlığın bağlı kuruluşları sayın bakanların arka bahçesi olarak görülmüştür. Bunun somut örneği, geçtiğimiz hükümet döneminde yaşanmış, Çalışma Bakanı görevde kaldığı süre içerisinde 9 tepe yöneticisini değiştirmiştir. Ortalama dört ayda bir, tepe yöneticisinin değiştirilmesinin gerekçesini anlayabilmenin olanağı yoktur.

Yine, geçen dönemde bir genelge çıkarılarak, bağlı kuruluşların isimlerinin başına "Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı" ismi eklenmiştir. Tüm tabelalar değiştirilmiş, basılı kâğıtlar buna göre düzenlenmiştir. Örneğin, eskiden “Sosyal Sigortalar Kurumu” denilirken, şimdi “Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Sosyal Sigortalar Kurumu” denilmektedir. Bu, hukuka aykırıdır; Türkiye Cumhuriyetinde hiçbir özerk kurumun başında bakanlık adı yer almaz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

38 konuşma daha · 26 Mart 2003

38 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook