2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında
Trabzon Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 42. Birleşim · 5. yasama yılı · 26 Aralık 2010 · 1.657 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma
Kaynak göster
Mehmet Akif Hamzaçebi (CHP), 26 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 1.657 kelime.
Mehmet Akif Hamzaçebi (CHP, Trabzon). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim tutanağı, 26 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-akif-hamzacebi-23-2010-12-26-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Hükûmetin 2011 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2009 yılına ilişkin Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz aldım. Sözlerime başlarken sizi saygıyla selamlıyorum.
Bütçe, devletin harcamalarıyla bu harcamaların kaynağını oluşturan gelirlerin gösterildiği bir dokümandır, aynı zamanda hükûmet politikalarının bir uygulama aracıdır. Hükümetler, topluma, halka vadettiklerini ve bu vaatler uyarınca yapması gerekenleri, yapmak istediklerini bütçelerle hayata geçirirler. Demokrasilerde devletin yapacağı harcamaların büyüklüğü ve kapsamıyla, bu harcamaların yapılabilmesi için kaynak sağlamak amacıyla halka getirilecek olan vergilere millet adına onun seçilmiş temsilcileri karar verir. Temsilciler, yani Türkiye’de milletvekilleri millet adına hareket ettiğine göre gerçekte harcamalara, vergilere, borçlanmaya milletin kendisi karar veriyor demektir. Buna “bütçe hakkı” diyoruz. Millet bütçe hakkını bütçe kanunları vasıtasıyla kullanır. Bütçelerle harcamaların yapılabilmesi için hükûmete yetki verilir, gelirlerin, vergilerin toplanması için de izin verilir.
Bütçeler, ekonomide bir yılda yaratılan gelirin, katma değerin çok önemli bir bölümünün yeniden dağıtılması aracıdır. 2011 yılı bütçesi için konuşacak olursak, 2011 yılı bütçesi 312,5 milyar Türk liralık bir büyüklüğe sahiptir. Yani ekonomiden 2011 yılında vergi, vergi dışı gelir ve borçlanma yoluyla 312,5 milyar Türk liralık bir gelir toplanacak, toplanan bu gelirler bütçede öngörülen harcamalar yoluyla ekonomiye yeniden iade edilecektir. İşte hem vergilerin ödenmesi hem de bu harcamaların yapılması toplumu, vatandaşı yakından ilgilendirmektedir.
Vatandaş açısından “2011 yılı bütçesi bize ne getirecek?” sorusunun cevabı son derece önemlidir. Emekliler, çalışanlar, işsizler, esnaf, devlet memurları, sanayici, herkes bütçeye odaklanır, “Acaba 2011 yılı bütçesiyle benim sorunlarım çözülecek mi?” beklentisi içine girerler. Doğal olarak bütçeyi değerlendirirken toplumun bu beklentilerinin karşılanıp karşılanmadığına bakmak gerekir.
Adalet ve Kalkınma Partisi bugüne kadar bütün bütçe görüşmelerinde devamlı olarak 2002’yi referans almıştır. Yani “2002 yılında biz nasıl bir tablo devraldık?” diye söze girmiş ve geçen süre içerisinde neler yaptığını ifade etmiştir, bugün de sanıyorum öyle yapacak. Oysa 2002’nin hesabını biz 2007’de gördük. Aslında 2007’den bu yana konuşmak gerekir. Ama Adalet ve Kalkınma Partisi mademki 2002’yi esas alıyor, ben de 2002 yılına ilişkin bazı verileri esas almak suretiyle bugünü değerlendirmeye çalışacağım.
“2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi ekonomi yönetimini devraldığında ekonomide en temel sorun neydi?” diye bir soru soracak olursak, bunun cevabı: “Ekonomi tasarruf yapmıyordu, tasarruf yapamadığı için yatırım yapamıyordu. Kamu maliyesi bozuktu, ekonomi cari açığa mahkûmdu yani yurt dışından gelecek sıcak parayla ancak büyümesini sağlayabiliyordu. Sıcak paranın gelmediği yıllarda ekonomi krize giriyordu.”
Doğal olarak, şimdi AKP’nin dokuzuncu bütçesini konuşurken “Geride kalan sekiz yıllık süre içerisinde ekonomide var olan riskler aşılmış mıdır, tasarruf yetersizliği sorunu çözülmüş müdür, geleceğe umutla bakabilir miyiz bu açıdan?” diye bir değerlendirmek, sormak gerekir.
Ben şimdi size bir tablo göstermek istiyorum, 2002-2010 yılını gösteren bir tablo:
Tasarruflar açısından neredeyiz? Türkiye 2002 yılında özel ve kamu sektörü tasarrufu açısından, toplam tasarrufların gayrisafi yurt içi hasılaya oranı olarak yüzde 18,6’lık bir orana sahiptir. Bugün nedir? 2010 yılında bu yüzde 12’lere düşmüştür yani üçte 1 oranında tasarrufumuz azalmıştır.
Kamu sektörü tasarrufu -aşağıda lacivert çizgiyle görülüyor- 2002 yılında kötüydü, kamu açık veriyordu, 2005 yılından itibaren düzelmeye başladığını görüyoruz. 2006 yılında olumlu bir çizgiye gelmişken daha sonra uygulanan seçim ekonomisi ve diğer politikalar nedeniyle onun da azaldığını görüyoruz, bugün yüzde 0,8’lere düşmüş durumda.
Özel sektör tasarrufu ise çok daha vahim bir durumda -yukarıda kırmızı çizgiyle görülüyor- özel sektör tasarrufu 2002’ye göre bugün üçte 1 oranında azalmış durumda.
Toplam tasarruflar -özel ve kamunun toplamı yeşil çizgiyle gözüküyor- 2002’ye göre üçte 1 oranında, 98’e göre yarı yarıya azalmış durumda.
Bakın, IMF politikaları Türkiye’yi tasarruf etmeyen bir ülke hâline dönüştürmüştür. Tasarruflar neden önemli? Tasarruf yapamazsanız yatırım yapamazsınız, yatırım yapacaksanız dışarıdan kaynağa ihtiyaç duyarsınız, borç alırsınız. İşte “cari açık” dediğimiz olay burada devreye girmektedir.
Bu da Türkiye'nin sağladığı büyüme ile cari açık arasındaki ilişkiyi gösteren bir tablo, lacivert çizgi Türkiye’deki büyümeyi gösteriyor. Bakın, büyümenin olduğu yıllarda cari açık yükseliyor, cari açığın aşağıya düşmesi cari açığın arttığı anlamında. Şu sıfır çizgisidir, sıfır çizgisinin altında eksidir. Cari açığın sürekli arttığını görüyoruz. Kriz yıllarında sadece Türkiye cari açığını azaltabiliyor. Bakın, burada, 99 yılında cari açık -99 kriz yılıdır bakın- kriz yılında cari açık azalmıştır. 2000 yılında büyüme başlamıştır, 2001 yılında kriz olmuştur, büyüme dibe vurmuştur, ama cari açık verilmemiştir, çizginin yukarı çıkması cari açığın düzeldiği anlamındadır. 2009 yılı: Burada, bakın, yine büyüme dibe vurmuş, cari açık nispeten toparlanmış, ama ilginç olan, büyümenin düşmeye başladığı yıldan itibaren -ki bu yıl 2004’ten itibarendir, 2004’te 9,4’lük büyüme, daha sonra düşüyor- büyüme düşmesine rağmen, ekonomide cari açık büyümeye devam ediyor. Yani Türk ekonomisi yatırım yapabilmek için yurt dışından gelen sıcak kaynağa ihtiyaç duyuyor, sıcak para gelmediği zaman ekonomi krize giriyor.
Şimdi, bu bütçeyi değerlendirirken burada bir iyileşme öngörüyor mu bu bütçe, buna bakmak gerekir. Tablo bunu göstermiyor, 2011 yılı, 2012, 2013 yılı rakamları, Orta Vadeli Program rakamları burada hiçbir iyileşme öngörmüyor.
Sayın Maliye Bakanı ne diyor? Sayın Maliye Bakanı bütçe konuşmasında bir cümle kullandı, aynen okumayacağım, bütçe konuşmasının 17’nci sayfasında yazılı. Sayın Maliye Bakanı diyor ki özetle: “Türkiye ekonomisi büyümek istiyorsa cari açık vermek zorundadır. Cari açık vermeden büyüyemez çünkü yurt içi tasarruflar yetersizdir.” Hemen ifade edeyim, bu bir şehir efsanesidir. Sayın Maliye Bakanının burada ekonomi bilimi yerine şehir efsanelerine dayalı olarak konuşmasını yadırgadığımı ifade etmek istiyorum. Gerçekleri yansıtmıyor. Sayın Bakan keşke 2000 öncesi rakamlara zahmet edip birazcık baksaydı.
Bakın, 84-87 dönemini örnek vereceğim. Anavatan Partisinin dört yıllık iktidar dönemi. Türkiye dört yılda ortalama yüzde 7 büyümüş, dört yılda ortalama yıllık cari açığı yüzde 1,9. 94 kriz yılını atlıyorum, kriz yılında cari açık sorun olmuyor biliyorsunuz. 92-97 döneminde ortalama büyüme yüzde 7,6; ortalama cari açık yüzde 1,6. Sizin, Adalet ve Kalkınma Partisinin çıkardığı gömleğin iktidarda olduğu 97 yılında ekonomi yüzde 8,3 büyümüş, cari açık sadece yüzde 1,4. Bir problem var. Türkiye cari açık vermeden büyüyebilmiş 80’lerde, 90’larda; cari açığa mahkûm değil ama IMF politikalarını aynen uygulayan Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye ekonomisini cari açığa mahkûm bir hâle getirmiştir.
Faiz dışı bütçe giderlerine bir göz atmak istiyorum. Faiz dışı bütçe giderleri şu lacivert çizgi, bakın. Faiz giderleri ile beraber toplam giderler yüzde 25’lerin üzerinde. Faiz giderlerini göstermiyorum. Bakın, burada faiz dışı bütçe giderlerinde düşüş var, sonra bir yükseliş var. Peki, gelirler nerede? Gelir tarafı önemli. Yüzde 22,5’luk bir gelire sahip Türkiye, bütçe geliri olarak 2002 yılında. Bu gelirlerin toplamının gayrisafi yurt içi hasılaya oranı yüzde 22,5; vergi, vergi dışı gelirler. Şimdi neredeyiz 2010 yılında? 23’teyiz, 2013 yılı için 22,5’u öngörmüş. İşte ikinci ana problem buradadır. Türkiye aynı gelir seviyesine mahkûm ama aynı gelir seviyesi nedeniyle harcamalarını artıramıyor. Oysa sosyal devlet olmanın gerektirdiği harcamalar var, bunları yapamıyor, yatırım yapamıyor, çünkü geliri sınırlı. Öte yandan, faiz dışı bütçe giderlerinde bir artış var, gelir sabit. Bu neyi gösteriyor? Bunun gösterdiği, Türkiye’nin bir vergi reformuna ihtiyacı olduğudur. Türkiye’de vergi oranları yüksek olmasına rağmen toplam vergi geliri açısından Türkiye son derece düşüktür, son derece düşük. Sayın Maliye Bakanı bunun rakamlarını verdi, tekrar etmek ve sizleri rakamlara boğmak istemiyorum. Hem vergi oranlarını düşürmek gibi bir iddiaya Türkiye sahip olmalıdır hem bu iddiasını ortaya koyarken toplam hasılatını artırmak gibi bir iddiaya da sahip olmalıdır ama Hükûmet bu iddiayı ortaya koyabilme imkânına, perspektifine, vizyonuna sahip değil. Bu vizyona sahip olmadığı için Türkiye, dar bir alanda mevcut gelirle çarkı döndürmeye çalışıyor.
Peki, ekonomide durum ne, sokakta durum ne? Yani rakam bu. Şimdi, vatandaşa ne diyeceğiz ? 2011 yılı bütçesi ne getiriyor? İşsizlikte bir azalma var mı? Yok. 2002 yılında 2 milyon 464 bin civarında işsiz vardı, şimdi 500 bin daha fazla olmuş. İş bulma ümidi kalmadığı için veya diğer nedenlerle iş aramayan ama yarın iş bulsa çalışacak olan vatandaş sayısı 2002’ye göre 900 bin kişi artmış. Bu rakam sizin işsiz sayınıza dâhil değil. Siz işsizliği sadece bir istatistik olarak görüyorsunuz. Onun arkasında, aç kalan, okula çocuğunu gönderemeyen, okula kahvaltı etmeden giden çocuklar olarak işsizlik rakamlarını görmüyorsunuz.
Sayın Başbakan, burada, bütçe konuşmasında bütün bu gerçeklere karşılık bize başka şeyler söyledi. Kendi dönemlerinde çimento üretiminin ne kadar arttığını söyledi, ham çelik üretiminin ne kadar arttığını söyledi. Sayın Başbakan diyor ki: “Bizim dönemimizde çimento üretimi 33 milyon tondan 54 milyon tona çıktı.” Güzel, elinize sağlık. Tabii ki güzel bir şey. Şüphesiz her Hükûmet bir şeyler yapıyor bu ekonomide. Yıllık yüzde 7 artmış. Peki, 80-90 yılları arasında ne olmuş? Sanki önceki hükûmetler bir şey yapmamış anlamında söylüyor Sayın Başbakan veya onları geçtik anlamında. 80-90 yılları arasında çimento üretimi her yıl yüzde 7 artışla 12 milyon tondan 24 milyon tona çıkmış. Peki, 90-2000 yılları arasında ne olmuş? 24 milyon tondan 36 milyon tona çıkmış. Yani Türkiye yerinde saymıyor hükûmetler döneminde. Ham çelikte ne olmuş? Sayın Başbakan diyor ki: “Bizim dönemimizde 16 milyon tondan 25 milyon tona çıktı.” Elinize sağlık, teşekkür ederiz. Peki, önceki hükûmetler ne yapmış? Yıllık artış yüzde 7 AKP döneminde. 80-90 yılları arasında yıllık yüzde 27 artmış, 7 falan değil, 27. 2,5 milyon tondan 9,4 milyon tona çıkmış. 90-2000 yılları arasında 24 milyon tondan 36 milyon tona çıkmış, 90-2000 yılları iyi yıllar değildir ekonomide; işte, kriz yılları, koalisyon yılları, istikrarsızlık yılları. Ama burada çok önemli bir gerçeği Sayın Başbakan dikkatten kaçırıyor: Türkiye imalat sanayisinde yüksek teknolojili ürünleri üretmekten vazgeçiyor, pazarı kaybediyor. Yüksek teknolojiye sahip ürünlerin üretimi toplam imalat sanayisi içinde 2002’de yüzde 5,1 iken, şimdi 2009’da 3,7’ye düşmüş. İhracatta aynı ürünlerin payı 2002’de yüzde 6,2 iken, şimdi 3,5’a düşmüş. Türkiye yüksek teknolojili ürünlerden vazgeçiyor, diğer ürünlerin üretiminde de önemli ölçüde dışa bağımlı.
Şimdi, sokakta durum nedir? Tekrar o soruyu sorup... Rakamlar büyüyor, rakamlar şeklen büyüyor. Sayın Maliye Bakanı asgari ücretin satın alma gücünü bize örnekleyerek verdi, öğrencilerden rol çalarak yumurta örneğini verdi: “2002’de asgari ücret ne kadar yumurta alıyordu, şimdi ne kadar yumurta alıyor?” Bu hafta içerisinde bir konuşmasında da “Asgari ücretli 2002’de ne kadar benzin veya mazot alıyordu, şimdi ne kadar benzin veya mazot alıyor?” Sayın Bakan, asgari ücretlinin arabası yok, böyle her gün gitsin, benzin alsın, mazot alsın. Asgari ücretlinin gıda maddelerine gelelim. Yumurta örneğiniz, rol çaldınız ama güzel. Beyaz peyniri örnek vereyim, ben de beyaz peyniri örnek vereyim yani herkes bir ürünü örnek verebilir. Beyaz peynir 2002 yılında asgari ücretle 50 kilo satın alınabilirken şimdi 44 kiloya düşmüş, gerilemiş.
MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri)34 kiloydu...
ALİ TEMÜR (Giresun)Yanlış rakam...
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla)Evet, siz bakın, “Yanlış” demeyin. Oturup, oturup siz inceleyin.
Bakın…
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
14 konuşma daha · 26 Aralık 2010