2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında
Siirt Milletvekili ·
Genel Kurul, 42. Birleşim · 5. yasama yılı · 26 Aralık 2010 · 2.651 kelime · yaklaşık 13 dakikalık okuma
Kaynak göster
Osman Özçelik, 26 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 2.651 kelime.
Osman Özçelik (Siirt). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim tutanağı, 26 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/osman-ozcelik-23-2010-12-26-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
BDP GRUBU ADINA OSMAN ÖZÇELİK (Siirt)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 2011 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı üzerine grubumuzun görüşlerini sunmak üzere söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Öncelikle şunu ifade etmek istiyoruz: AK PARTİ, Meclisten kanun çıkarma envanterine bir fasıl daha ilave etmek ve bunu bir propaganda aracı olarak kullanmak üzere Meclisi olağan dışı bir tempoyla çalıştırma sevdasından, huyundan vazgeçmiyor. Meclisten çıkarmaya çalıştığı kanun tasarıları derde deva oluyor mu? Hayır. Çünkü bu kanun tasarılarını bir süre sonra tekrar Meclise getirip eksiklerini, yanlışlarını düzeltmek için bizi bir daha çalışmaya zorluyor. Apar topar, alelacele getirilen tasarılar, muhalefetin bütün uyarılarına karşın parmak gücüne dayanılarak kanunlaşıyor ve tekrar tekrar Meclisin gündemine aynı kanun tasarıları geliyor.
Plan ve Bütçe Komisyonu üyesiyim, bu komisyonda çalışan arkadaşlarımız bilir, kanun tasarıları, bütçeler komisyona geldiğinde, biz, masamızın üstünde yüzlerce sayfayı bulan tasarı örnekleri, ekleri, rakamlarıyla karşılaşıyoruz. Bir kez bile okumaya fırsat kalmadan, hatta doğru dürüst incelemeye fırsat kalmadan biz bunların görüşmelerine geçiyoruz; AK PARTİ, bir an önce bir başka kanun tasarısı veya bir bakanlığın bütçesine geçmek üzere bir an önce oylamaya geçmeye çalışıyor çünkü AK PARTİ, gerek komisyonlarda gerekse Meclisteki oy sayısına, parmak sayısına dayalı bir politika güdüyor, oylamaya ve oylamaya geçişe çok büyük önem veriyor.
AHMET YENİ (Samsun)O sayıyı millet verdi, millet.
OSMAN ÖZÇELİK (Devamla)Yangından mal kaçırma telaşı ile “ne oldum delisi” bir tutum içinde AK PARTİ. Bu nedenle muhalefetin uyarılarını dikkate almıyor, küçümsüyor, bıyık altından gülüyor çoğu kez çünkü az sonra yapılacak oylamanın sonucundan emin. AK PARTİ, tek parti dönemine özlem duyuyor. Hâlen Mecliste grubu bulunan üç muhalif siyasi parti varız. AK PARTİ bundan çok rahatsız, tek parti özlemi içinde.
Yapılan son kamuoyu araştırmaları, partimiz Barış ve Demokrasi Partisinin yüzde 7 ile 7,5 arasında bir oy potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor. Türkiye genelinde konulan yüzde 10’luk yüksek baraj nedeniyle, barajın yarattığı psikolojik etkiyle… Bu barajın kaldırılması hâlinde yüzde 10’ları çok fazla aşacağımızı biliyor AK PARTİ, biz de bunu biliyoruz, o nedenle yüzde 10 barajında ısrar ediyor. Oylarımızın yüzde 7-7,5 olması hâlinde bile bu 3 milyon seçmene tekabül ediyor. 3 milyon seçmen de yaklaşık 10 milyon nüfusa eş değer bir durum. AK PARTİ, Avrupa Birliği ülkelerinde, demokrasiyle yönetilen ülkelerinin hiçbirinde görülmeyen oranda baraj engeli koyuyor düşüncenin ve örgütlenmenin önüne yani demokrasinin önüne baraj koyuyor. Bütün toplumsal kesimlerin aldıkları oy oranında Mecliste temsilini engelleyici bir tutum içinde. Sivil toplum örgütlerinin, aydınların, üniversitelerin, sendikaların, siyasi partilerin bütün uyarılarına rağmen AK PARTİ bu barajı düşürmeme konusunda ısrar ediyor, inat ediyor. 2011 seçimleriyle 10 milyon nüfusun temsilini yapan biz Barış ve Demokrasi Partisini yine Meclisin dışında bırakmaya çalışıyor, buna heves ediyor.
AK PARTİ’nin, MHP’ye de tahammülü yok. Yandaş basın ve yandaş kalemleriyle “MHP’nin barajı aşamayacağı propagandası” yapıyor, MHP’yi de Meclis dışında tutmak istiyor.
Geriye kalıyor CHP. Şimdilik CHP’yi baraj altına düşürmeyi gözü kesmiyor. Doğrusu, CHP’nin bugüne kadarki politikaları ile siyaset tarzından AK PARTİ’nin hoşnut olmadığını söylemek mümkün değil, CHP’den çok rahatsız olduğunu iddia etmek de herhâlde bize göre mümkün değil.
Bakın, Cumhuriyet Halk Partisi yeni Genel Başkanı, Parti Meclisinde yaptığı ilk toplantıda, bizim demokratik özerklik projemizle ilgili neler söylüyor: “Resmî dilimiz Türkçedir. Resmî dilin yanına başka bir dil koymak doğru değildir, ülkeyi böler, ayrıştırır.” diyor, “Aynı kökten gelen insanların farklı dili konuştukları için bölündüklerini görüyoruz.” diyor. Aynı dili konuşmak, aynı kökenden gelmek veya farklı dili konuşmak, farklı kökenden gelmiş olmak, bölünmenin gerçek nedeni olamaz. Aynı dil konuşuluyor olmasına rağmen bölünme olabilir, aynı kökenden geliniyor olmasına rağmen bölünme demek olabiliyor. Bölünmeye neden olan, antidemokratik uygulamalardır, eşitsizliktir, özgürlükleri kısıtlamaktır. Eğer bir bölünme söz konusu olacaksa çok kültürlü, çok dilli ve bütün bu kültür ve dillere, bütün bu inançlara saygı gösterildiği için, onların kendilerini özgürce ifade ettikleri, demokratik bir yaşam sağlandığı için bölünme olmuyor; tam aksine, bunları engellediğiniz zaman, bunları yok ettiğiniz zaman, bölünme o zaman ortaya çıkabiliyor.
Sayın Genel Başkan, Başbakana da neden müdahale etmediğini, neden sessiz kaldığını söylüyor. Genelkurmay Başkanına sesleneceğine bir sosyal demokrat partinin, “Senin bu konularla ilişkin ne?” diyeceğine, “Dille, edebiyatla, kültürle ilgili senin herhangi bir görevin yok, sen niye ültimatomlar veriyorsun, niye bildiriler yayınlıyorsun?” diyeceği yere, Başbakana sesleniyor Sayın Kılıçdaroğu, Başbakanın harekete geçmesini istiyor. Ne yapacak Başbakan? Partimizi mi kapatacak? Bizi Meclisten mi dışarı atacak? Bizim konuşmamızı mı engelleyecek? Bunu mu istiyor Sayın CHP Genel Başkanı?
Sevgili arkadaşlar, AK PARTİ bilmelidir ki tek parti hevesi hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Bu halk, Türkiye’de yaşayan milyonlarca insan AK PARTİ’nin sekiz yıllık uygulamalarından haberdar, uyuyor zannetmeyin, hiçbir şekilde siz tek parti olarak bu Mecliste olmayacaksınız. Bu halkın size büyük sürprizleri olacak, önümüzdeki seçimlerde hiç beklemediğiniz bir tabloyla karşı karşıya kalacaksınız. Bundan emin olun, size sürprizimiz var.
Sayın milletvekilleri, AK PARTİ’nin adında “adalet” var, Adalet ve Kalkınma Partisi ama “adalet” sadece adında, “adalet” kavramı Adalet ve Kalkınma Partisinde yok. Eğer gerçekten adil bir tutum içinde olmuş olsaydı bakın, 12 Eylül askerî darbesi sonrası, şu anda yürürlükte olan Anayasa’da bile “Siyasi partilere yeteri miktarda ve adil bir şekilde devlet hazine yardımı yapar.” diyor. Peki, AK PARTİ ne yapıyor, bu adalet partisi; Adalet ve Kalkınma Partisi ne yapıyor? Partimiz -demin söyledim- 10 milyon nüfusun temsilcisi, 72 milyon nüfusun da sözcüsü partimize bir kuruş hazine yardımı yapmıyor ama kendisi bu yıl bütçeden seçimler nedeniyle yaklaşık 191 trilyon para alacak. AK PARTİ bugüne kadar hazineden 525 trilyon para aldı ama Barış ve Demokrasi Partisine, Meclis dışında geniş halk kitlelerini şu veya bu şekilde temsil eden partilere bir kuruş yardım yok. Adalet bunun neresinde? Nasıl adaletten söz edebiliyorsunuz, nasıl bunu içinize sindirebiliyorsunuz, onu anlamak mümkün değil.
Kanun teklifleri verdik, önergeler verdik ama AK PARTİ bunların hiçbirini dikkate almadı.
Bu hazine yardımı konusunda siz 525 trilyon para alırken 10 milyon nüfusun oyunu almış bir partinin beş kuruş bile yardım almaması bir gasptır. Bunun adı gasptır. Yani vergisini veren, yani vatandaşlık görevlerinin tamamını eksiksiz yerine getiren, askerlik yapan bu vatandaşların temsilini sağlayan partiye hazine yardımı yapmıyorsunuz. Bu, kendi cebinizden yapacağınız bir yardım değil. Bu, halkın emeğiyle, halkın vergileriyle oluşmuş hazineden kendinize düşen payın ötesinde diğer partilerin paylarından da hazine yardımı alıyorsunuz.
Hazine yardımı yanında adaylarınızın seçimde yaptığı harcamalar, devletin olanaklarıyla dağıttığınız kömür, makarna, buzdolabı, çamaşır makinesi ve diğer yardımlar, bütün bunları üst üste koyduğunuzda, valilerin il başkanı gibi, kaymakamların ilçe başkanları gibi seçimlerde size çalıştığı -hepsini söylemiyorum, büyük bir bölümü için- güvenlik gerekçesiyle jandarmanın sandık başlarında silahlarıyla durduğu seçimler sonrasında buna rağmen Barış ve Demokrasi Partisi 3 milyon seçmenin oyunu alıyor ve AK PARTİ, Sayın Başbakan tehditle, baskıyla oy aldığımızı iddia edebiliyor. Bu insafsızlıktır, bu vicdansızlıktır, 3 milyon seçmenin iradesini hiçe saymaktır, onları korkaklıkla, onları inisiyatifsizlikle suçlamaktır. Buna rağmen eğer biz 3 milyon kişiyi baskıyla, tehditle sandığa götürüyor kendimize oy verdiriyorsak o zaman siz devlet değilsiniz, o zaman siz hükûmet değilsiniz. İkisinden biri yalan, ikisinden biri yanlış.
HALUK İPEK (Ankara)Ağrı seçimleri, yerel seçimler sonrasında ne oldu?
OSMAN ÖZÇELİK (Devamla)Sayın milletvekilleri, AK PARTİ’nin tek amacı vardır: Devletin tüm kurumlarını ele geçirmek, kadrolaşmak ve olanaklarını yandaşlarına peşkeş çekmek, saltanat rejimi kurmaktır AK PARTİ’nin amacı. Bu nedenle muhalefet istemiyor, siyasi partileri etkisiz kılmak, demokratik muhalefet odaklarını, basını, sivil toplum örgütlerini, gençliği, kadını, aydınları, üniversiteleri kendi politikalarının şakşakçısı, yardakçısı yapmak istiyor. Buna karşı duranları susturmak, tehditlerle devre dışı bırakmak dışında bir politikası yok.
Yasama çalışmalarında emek ve meslek örgütlerini sürece katmıyor, devre dışı bırakıyor. Katılımcı, çoğulcu siyasetten anladığı tek şey, kendi yandaş bürokratları ve kendi yandaşlarının katılımını sağlamanın ötesinde katılımcı demokrasiye verdiği bir anlam yok.
AK PARTİ, kuruluşundan bugüne kadar katıldığı tüm seçimlerde benzer vaatler verdi. “Türkiye Avrupa Birliğine girecek.” dedi, “Özgürlük gelecek, eşitlik gelecek, kalkınma olacak Avrupa Birliğine katılmakla.” dedi. Avrupa Birliği ilerleme raporları ne diyor? “Daha sizin bin fırın ekmek yemeniz gerekir.” diyor. İlerleme yok.
“Kıbrıs sorununu çözeceğiz, barış gelecek Kıbrıs’a.” dedi, arpa boyu yol alınmadı. Resmî görüşün çizgisinde AK PARTİ politikaları sürdürüyor, resmî görüşe teslim oldu.
“Ermeni sorunu çözülecek.” dedi, neredeyse Ermenistan’la boğaz boğaza geldi Türkiye.
Yeni bir anayasa vadediyor her seçimde, şimdi de yeni bir anayasadan söz ediyor, hep geleceğe dair umutlar dağıtıyor. Hani başkaları için “Söylüyor.” diyordu ya, asıl kendisi hep geleceğe dair vaatlerde bulunuyor.
12 Eylül Anayasası’nı küçük makyajlarla cici hâle getiriyor, yargı üzerindeki hâkimiyetini geliştirici düzenlemeler yapıyor.
Hani 12 Eylülcüleri yargılayacaktınız? Aradan ne kadar zaman geçti, kaç kişiyi yargıladınız? Ses yok.
“Alevi açılımı” diyorsunuz, çalıştaylar yapıyorsunuz. Bu çalıştaylarınızda, Alevi toplumunun sorunlarına çözüm bulmak yerine, onları AK PARTİ’ye -AKP’ye, Adalet ve Kalkınma Partisine- entegre etmeye, onları sistemin bir parçası hâline getirme çabanızdan öte bir şey görmüyoruz. Alevi vatandaşlarımızın, hâlâ, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi beklentilerine yanıt verilmiş değil, hâlâ, zorunlu din dersinin kaldırılması taleplerine dair herhangi bir gelişme yok. Alevileri küçümseyen, aşağılayan anlayışların önüne geçilmesi konusunda yapılan hiçbir düzenleme, bir engelleme yok. Aleviler hâlâ aşağılanıyor, küçümseniyor. Ne yaptınız bugüne kadar Alevi sorununu çözmek için? Hiçbir şey yok. Çalıştay üstüne çalıştay…
Düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ağır baskılar altında. Demokratik toplantı ve gösteriler polis copuyla, gazla, renkli sularla karşılanıyor. Demokratik muhalefete hiçbir tahammülünüz yok.
Bakın, kayıp anneleri 300’üncü haftadır Galatasaray’da kayıplarını arıyorlar, faili meçhul cinayetlerde gidenlerin akıbetini soruyorlar, çocuklarını, eşlerini, babalarını geri istiyorlar, hiç değilse faillerinin bulunmasını istiyorlar; 300 haftadır, karda, kışta, yorulmadan, bıkmadan adalet arıyorlar. Ne yaptınız? Hiçbir bir şey.
Şimdi gelelim Kürt sorununa: Ne yaptınız, neye çözüm buldunuz? Hapishaneleri doldurmak, BDP milletvekillerine yüzlerce fezleke düzenletmek, DTP (Demokratik Toplum Partisi)’yi kapatmak dışında ne yaptınız? “Günlük yaşamınızda, evde, sokakta ana dilinizde konuşabilirsiniz.” diyor. Ana dilimizde konuşmanın önüne başka bir engel koyamadığınız için bunu söylüyorsunuz. 20 milyon polis olmadığı için, herkesin başına bir polis koyma gücünüz olmadığı için ”Eh, artık konuşabilirsiniz.” diyorsunuz. Bir dilin özgürlüğü, yaşamın bütün alanlarında, eğitimden kamu hizmetlerine kadar, eğer bir dil kullanma alanı bulamıyorsa o dilin özgürlüğünden söz edilemez. Bir dil sadece evde konuşmakla, onu da engelleyemediğiniz için, onun konuşmasına fırsat vermekle dil özgürleşmez. Üstelik “Kürtçe” sözcüğünü bile telaffuz etmiyorsunuz, “ana dil” ile geçiştirip gidiyorsunuz. TRT Şeş’i başımıza kakıyorsunuz. TRT Şeş korsan yayın yapıyor. TRT Şeş’in yasal dayanakları yok, korsan yayın yapıyor. TRT Şeş’i başımıza kakıyorsunuz.
Türkiye’nin demokratikleşme projesi olarak sunduğumuz demokratik özerklik projemiz karşısında âdeta infiale kapılıyorsunuz. Bu, Türkiye’nin demokratikleşme projesidir. Bu, üniter yapı içinde bir arada yaşamanın garantisidir. Eğer özgürlükler yoksa, eğer inkâr, asimilasyon politikalarına devam ediliyorsa bir arada yaşamanın koşullarını ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Zora dayalı, baskıya dayalı birlikteliğin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini yaşayarak bildik, gördük, öğrendik. Bu projelerimiz karşısında bizimle oturup konuşacağınıza, bizimle de değil, kendi aranızda oturup konuşacağınıza… Bir düşünce, bir düşünce projesi ortaya konulmuş; şiddet içermiyor, baskı içermiyor; bir proje, bir toplumsal proje. Türkiye’nin idari mekanizmasına, yönetim mekanizmasına yeni, gerçekçi bir biçim verme projesi konusunda bir öneri var ortada. Bunu tartışıp olumlu yanlarını, olumsuz yanlarını kamuoyunda tartışacağınıza, bizi polise, askere, savcıya, mahkemelere havale ediyorsunuz. Bu mudur demokrasi anlayışınız, böyle mi gerçekleşecek demokrasi? “Kürtler savaşmasın.” deniyor. Evet, kesinlikle savaştan yana değiliz. “Konuşulsun.” deniyor. Konuşuyoruz. “Eh, çok konuştunuz, konuşmayın.” deniliyor. Biz konuşmaya devam edeceğiz. Biz sorunlarımızı bu Meclis çatısı altında, barış içinde, demokratik yollarla tartışarak, bütün ülkenin çıkarlarını bir arada gözeterek çözmek zorundayız. Yoksa bugüne kadar uygulanan politikalarla hiçbir yol alınmadığını, barışın gelmediğini herkesin görmesi lazım. Tekçi anlayışla, resmî devlet ideolojisiyle, inkâr politikalarıyla bu ülke huzur bulamadı, bu ülke barışı bulamadı, bu ülke kaynaklarını heba etti. Bakın, resmî kaynaklar, devletin ve Hükûmetin resmî ağızları 300 milyar dolardan söz ediyor nakit harcanan paralar için. Ülke ekonomisine getirdiği kaybın 1 trilyon dolar olduğu söyleniyor. Oysa biz Türkiye olarak çoğu zaman 10 milyon dolara muhtaç oluyoruz.
Gelin, bu sorunlarımızı çatışmayla değil, silahla değil, savaşla değil, demokratik yollarla, birbirimizi anlamaya çalışarak, birbirimizin duygularını anlamaya çalışarak birlikte çözmeye çalışalım. Bunun ötesinde başka bir yol yok. Bizim bu taleplerimizi bastırarak bizi düşüncelerimizden vazgeçirebileceğinizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bizi bu düşüncelerimizden, Türkiye’nin geleceğini kurtarma düşüncesinden, bir arada yaşama kültürünü geliştirme düşüncesinden, eşit koşullarda, özgürce bir arada yaşama koşullarını yaratma konusundaki düşüncelerimizden hiç kimse vazgeçiremez, ne tehdit ne top ne tank ne hapishane. Bunu herkesin iyi bilmesi lazım.
Artık karar vermek gerekiyor: Türkiye polisin ve askerin vesayeti altında yönetilen bir güvenlik devleti mi olacak, yoksa uygar dünyanın kriterlerine uygun, demokratik, çoğulcu bir sisteme sahip demokratik bir ülke mi olacak, buna karar vermemiz lazım. Düğüm noktası burası. Hangisini tercih ediyorsunuz? Bizim tercihimiz çoğulcu, demokratik, bir arada yaşayabileceğimiz, eşit koşullarda yaşayabileceğimiz, herkesin refaha ulaştığı bir toplum yaratmadır. Bizim tercihimiz budur. Askerî vesayet bu ülkeye, demokrasinin önüne bir engel olarak duruyor. Daha ne kadar yoksulun, emekçinin, memurun ücretinin… Çalışanın boğazından, ekmeğinden kesip savunma gideri adı altında savaşa yatırım yapılacak? Yetmedi mi bu kadar ölüm, bu kadar gözyaşı, bu kadar acı? Daha ne kadar katlanmamızı bekliyorsunuz? Bize dayatılan bu acımasız yaşama daha ne kadar katlanmamızı istiyorsunuz? Bıkacağımızı, yorulacağımızı, vazgeçeceğimizi düşünüyorsanız yanıldığınızı göreceksiniz.
Kürtlerin demokratik hak ve taleplerini, özgürlük ve eşitlik taleplerini bir başka bahara bıraktınız yine. Peki, onlara insanca yaşayabilecekleri ekonomik olanaklar, insanca yaşayabileceği, açlığın, işsizliğin, sefaletin önüne geçecek projeler, yatırımlar yaptınız mı, ona bakalım. Bakın, Doğu ve Güneydoğu illeri Türkiye toplam nüfusunun yüzde 16-17’sini barındırıyor. Merkezî bütçeden bölgedeki yerel yönetimlere aktarılan pay yüzde 16-17 değil, yüzde 8,5 yani nüfusunun yarısı kadar. Peki… Bölgenin 21 ilinde teşvik almış yatırımların toplam içindeki payı yüzde 9,3. Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin yatırımlar için, teşvik almış yatırımlar için oranı, yapılan teşviklerin tüm oranı yüzde 9,3. Sadece Marmara Bölgesi yüzde 39,7 yani 5 kat. Sadece Marmara Bölgesi Doğu ve Güneydoğu Bölgesi’nin 5 katı kadar yatırım alıyor. Aradaki farkı, uçurumu kapatacağınıza, pozitif bir destek vereceğinize aradaki mesafeyi daha da açıyorsunuz. Güneydoğu’da teşvik almış yatırımların payı yüzde 3,2 ama sadece Bursa’nın yüzde 4,4. Bursa’ya 4,4 olmasın demiyorum, 8,8 olsun ama bu fark da bu kadar açık fark da, lütfen olmasın. Eşitlikçi, adil davranmak lazım.
Türkiye genelinde işsizlik oranını -çok inandırıcı değil bize göre ama-yüzde 12-13 olarak açıklıyorsunuz. Bu bölgede, Doğu ve Güneydoğu’da yüzde 30, yüzde 50’leri buluyor işsizlik. Hani işsizliği giderecektiniz, hani aradaki farkları kapatacaktınız? Türkiye’de toplam yeşil kartın yarısı, yüzde 50’sini Doğu ve Güneydoğu’daki Kürt insanlarımız alıyor. Sefalet belgesini, yüzde 50’sini sadece Kürtler almak zorunda kalıyor. Neden? Çünkü aç, çünkü yoksul, çünkü iş güvencesinden yoksun, çünkü ihmal edilmiş, çünkü yalnız bırakılmış. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası verilerine göre ilde çalışanların sayısı 28 bin, iş arayanların sayısı 312 bin.
Yayla yasağı nedeniyle bölge hayvancılık merkeziyken bugün hayvan ithalatı yapmak zorunda kalınıyor.
Bölge petrol üretim merkezi. Yılda 3-3,5 milyon ton ham petrol üretiyor Batman ve çevresi. Ülke ekonomisine katkısı yılda 2,3 milyar TL. Bölgede kişi başına düşen gelir –hani Türkiye ortalaması 10 bindi, 15 bin olacaktı ya- 2 bin ve 2 binin altında, Bangladeş’in altında, Kongo’nun altında. Nerede eşitlik? Nasıl sağlanacak kardeşlik?
Keban Barajı yılda 450 milyon TL enerji üretiyor, ülke ekonomisine katkıda bulunuyor. Keban Barajı’nın etrafında insanlar hâlâ ilkel koşullarda yaşıyorlar.
Geri kalmış iller sıralamasında 22 ilden 18’i bölgede. Neden? Neden 22 ilin 18’i bölge illeri? Okullaşma oranında Türkiye ortalaması yüzde 70-80’ken bölgede hâlâ okullaşma oranı yüzde 30-40.
Sağlık hizmetlerinde bölge, yine, ülke ortalama değerlerinin üçte 1’i, dörtte 1’i. Diyarbakır’da devlet hastanesi kapatıldı, göğüs hastanesi kapatıldı, çocuk hastanesi kapatıldı. Devlet hastanesine iki üç yıl önce 15 milyon liralık yatırım yapıldı, şimdi kapatılıyor. Gerekçe ne? Depreme dayanıklı değilmiş, boşaltılması lazımmış. Uydurulan bir şey bu. Boşaltılıyor ama İl Seçim Kurulu yerleşiyor oraya. Tabip Odasının bu kadar çabalarına, bu kadar toplantılarına, taleplerine rağmen Diyarbakır’da devlet hastanesi, çocuk hastanesi, göğüs hastanesi kapatılıyor. Eğitim ve araştırma hastanesi yapılıyor. Bütün birimler orada toplanmaya çalışılıyor. Bu konuyu tekrar dikkatlerinize sunmak istiyorum.
Kişi başına bölgede düşen motorlu araç sayısı Türkiye ortalamasının onda 1’i nerdeyse. Bütün bunlar yoksulluğun, sefaletin işaretleri.
Sayın milletvekilleri, AK PARTİ Kürtlerin acı yaşamına, acı yoksulluğuna yoksulluk ekledi. Peki, ülkenin geri kalanına mutluluk ve refah mı getirdi, bir bakalım.
AK PARTİ yedi yılda 35 milyar dolar özeleştirme yaptı. Seksen yıllık kamu birikimi, emekçilerin birikimi kamu birikimini, seksen yıllık birikimini üç dört yılda sattı. Türkiye seksen yılda 148 milyar dolar borç almışken AK PARTİ yedi yılda 147 milyar dolar borç yaptı. Her gün 120 milyon dolar faiz ödeniyor. Özel sektörün dış borcu 177 milyar dolar. Halk borçlanıyor. Tüketim ekonomisi pompalanıyor reklamlarla. Halk 80 milyar dolar kredi kartı ve tüketim kredisi borcu ile karşı karşıya. 15 milyon kişi yoksulluk sınırında.
Silikozis hastaları haftalardır Ankara’da. Kot taşlamada çalışan insanlar yaşamlarını yitiriyor. 10 binlerce insan bu hastalığa tutulmuş, binlercesi ölmüş. Hükûmette “tık” yok. Tekel işçilerinin taleplerini karşılamıyor, onlara polis copuyla cevap veriyorsunuz.
Devlet Planlama Teşkilatı nominal ücretlerin yüzde 13’e yakın gerilediğini, yüzde 7 enflasyonla yüzde 20 oranında gelir kaybına uğradığını tespit ediyor. TÜİK Yaşam Memnuniyeti Araştırmasına göre, halkın yüzde 60’ı artık çok daha kalitesiz...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
14 konuşma daha · 26 Aralık 2010