İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 33. BİRLEŞİM · CUMA

2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.(gençlik ve spor genel müd., vakıflar genel müd., devlet personel bşk., başkanlık yüksek denetleme kurulu, danıştay başkanlığı ıv tur)

Mehmet Küçükaşık

Bursa Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 33. Birleşim · 4. yasama yılı · 16 Aralık 2005 · 1.180 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma

Kaynak göster

Mehmet Küçükaşık (CHP), 16 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 33. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KAN.TAS.(GENÇLİK VE SPOR GENEL MÜD., VAKIFLAR GENEL MÜD., DEVLET PERSONEL BŞK., BAŞKANLIK YÜKSEK DENETLEME KURULU, DANIŞTAY BAŞKANLIĞI IV TUR)); konuşma 1.180 kelime.

Mehmet Küçükaşık (CHP, Bursa). “2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.(gençlik ve spor genel müd., vakıflar genel müd., devlet personel bşk., başkanlık yüksek denetleme kurulu, danıştay başkanlığı ıv tur)”. TBMM Genel Kurulu, 33. Birleşim tutanağı, 16 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-kucukasik-22-2005-12-16-2006-merkezi-yonetim-butce-kan-tas-genclik-ve-spor-genel-mud-vakifl (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA MEHMET KÜÇÜKAŞIK (Bursa)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Danıştay bütçesi üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım; hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Günümüz çağdaş demokrasilerinin en önemli özelliği, hukuk devleti ilkesinin tüm kurum ve kurallarıyla hayata geçirilmiş olmasıdır. Bir ülkenin hukuk devleti olduğunu gösteren ve onu diğer devlet biçimlerinden ayıran en önemli kıstas, devletin tüm eylem ve işlemlerinde önceden belirlenmiş kurallara bağlı olarak hareket etmesidir.

Hukuk devleti kavramı, hem Anayasada yer alan üstün hukuk kurallarını hem de Anayasanın sözü ve özüne egemen olan ve onun da üstünde bulunan evrensel hukuk kurallarını kapsar. Hukukun üstünlüğü prensibini kendisine şiar edinmiş bir devlette kişinin hak ve özgürlükleri güvence altına alındığı gibi, yasama ve yürütme organlarının da yetkileri sınırlandırılmıştır.

Yine, günümüz çağdaş demokrasilerinin en önemli özelliği, kuvvetler ayrılığı ilkesinin kabul görmüş olmasıdır. Egemenlik, yasama, yürütme ve yargı organları arasında paylaştırılmış ve günümüzde, iktidarın gücünün dengelenmesi için, yargının, yasama ve yürütmeden bağımsız yapılandırılmasına özel önem verilmiştir. Özellikle, yürütmenin yasamanın da üstünde yer aldığı ve katı parti disiplini nedeniyle yürütmenin tüm taleplerinin iktidar çoğunluğunca kayıtsız şartsız yerine getirildiği ve anayasal ve parlamenter denetimin yapılamadığı ülkelerde, yargının bağımsızlığı daha da önem kazanmaktadır.

Yargı, cumhuriyetin ve demokrasinin korunmasında, hukuka saygılı devlet anlayışının yaşama geçirilmesinde, şahsın temel hak ve hürriyetlerinin evrensel standartlara uygun olarak karşılanmasında, önemli ve ayrıcalıklı bir konuma sahiptir.

137 yıllık onurlu bir geçmişi olan Danıştay, Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan, hem yargısal hem de idarî görevleri olan bir yüksek mahkemedir. Danıştay, diğer bağımsız yargı organlarıyla birlikte, yasama ve yürütme organı gibi egemenliği millet adına kullanan devlet organlarındandır.

Ülkemizdeki yargı sistemimize baktığımızda, daha öncelerden bu yana gelen sorunların ve aksaklıkların, yargı bağımsızlığını zedeleyecek ve yargıya müdahale edecek politikaların izlendiği hükümetler döneminde daha da arttığı gözlenmektedir.

Bu hükümet döneminde "torba yasa" tabir edilen kanunlarla önemli değişiklikler yapılmıştır. Çıkarılan yasalar yanında, yapılan yasa değişikliklerinin zorunlu bulunup bulunmadığı, Anayasa ve hukukun genel ilkeleriyle uyum sağlayıp sağlamadığı, yasa tekniğine uygun olup olmadığı ya da toplumsal yarar içerip içermediği yeterince tartışılmadan yasama faaliyetine girişildiği görülmektedir. Toplumsal tabanda çoğunluk desteğine sahip olmamasına karşın, yasama organında çoğunluk gücüne sahip olan siyasî iktidar, yasalarda yaptığı ve yapmaya giriştiği değişikliklerle, kendini, âdeta toplumu yeniden şekillendirme konularında aslî kurucu unsur olarak kabul etmektedir.

Siyasî geçmişi çok kısa olan bu iktidarın bu özelliği yanında, tüm yasaları ve atamaları Başbakanlık adına süzgeçten geçiren en yetkili bürokratın Müsteşar Ömer Dinçer olması nedeniyle, yaklaşımında, kamuoyunda var olan kuşku nedeniyle, hukuk sistemini tümden değiştirecek bu anlayış ve girişimler, son derece yanlış ve tehlikelidir.

Kendisini aslî kurucu unsur olarak algılayan iktidarın kaldırmak istediği ve yeniden kurmaya çalıştığı hukuk düzeni, iktidarın gerçek sahibi olan ulusun büyük çoğunluğunun istek ve beklentilerine uygun mudur? Bu sorunun yanıtı alınmadan, ortak tavırlar belirlenmeden, toplumsal konsensüs sağlanmadan yapılan değişiklikler, zaman içerisinde büyük sorunlar yaratacak ve aynı yöntemlerle, gelecek iktidarlar tarafından yeni değişikliklere muhatap olacaktır.

Hükümetin, şahsî, keyfî, partizan yönetim anlayışı ve kadrolaşma çabaları, bugün, idarî mahkemelere ve Danıştaya iş yükü olarak yansımaktadır.

Kamu çalışanlarının hukukî durumlarını belirleyen yasal düzenlemelerde, kariyer ve liyakat ilkeleri esastır. İşe alınmada olduğu gibi, meslek içinde ilerleme, yükselme ve görevin sona erdirilmesinde de ehliyet ve başarının, kamu yararının ve hizmette yararlılık ilkesinin esas alınması öngörülmüştür; ancak, ülkemizdeki iktidar değişikliklerinde, üst düzey devlet memurları ve kamu görevlileri görevlerinden alınmakta, yerlerine, İktidar Partisiyle daha uyumlu çalışacaklarına inanılan, yandaş olduğu düşünülen kişiler atanmaktadır. Görevlerinden alınanlar ise pasif görevlere atanarak, hizmet yönünden etkisiz ve işlevsiz hale getirilmektedir. AKP İktidarı döneminde de üst düzey kamu görevlileriyle başlayan bu haksız, hukuksuz ve yanlış uygulama, giderek daha alt görevlere inmiş bulunmaktadır. Bu durumda, görevden alınanlar, görev yeri değiştirilenler, haklı olarak idarî yargıya gitmekte, iktidarın bu uygulamaları nedeniyle idarî yargının iş yükü sürekli artmaktadır. Dairelerin yılda 60 000 dosyayı karara çıkardığı gözönüne alındığında, bu ağır iş yükünün altından kalkmak için büyük bir özveriyle çalışıldığı da ortaya çıkmaktadır.

İktidarın yargı kararlarını uygulamaması, yürütmenin durdurulması ve göreve iade yerine yeniden tayin yoluna başvurularak yargı kararlarının uygulanılmasını imkânsız kılması ise, hukuk ve bu muameleye uğrayanlar açısından bir cinayettir. Hükümeti, özellikle Emniyet Genel Müdürlüğündeki bazı atamalar gibi, yargı kararlarını işine geldiği zamanda uygulayıp, işine gelmediği zamanda da uygulamaması konusunda bir kez daha ciddiyetle uyarıyoruz.

Bölge idare mahkemeleri de ağır iş yüküyle karşı karşıyadır. Son yasal düzenlemelerle, idarî para cezalarıyla ilgili itirazlara bakma görevlerinin de bu mahkemelere verilmesi, bu mahkemelerde tıkanmalara yol açmaktadır. Bu mahkemelerde, Danıştayda olduğu gibi, çalışma koşullarının olumsuzluğundan, iş yükünün ağırlığından, hizmet binaları yetersizliğinden, hâkim ve personel eksikliğinden kaynaklanan önemli sorunlar çözüm beklemektedir.

Bugün, Danıştayın hizmet binası yetersiz durumdadır. Danıştay, yargılama faaliyetini, ana hizmet binası ile buna ek olarak kiraladığı ve mülkiyeti Türkiye İş Bankası Anonim Şirketi Mensupları Munzam Sosyal Güvenlik ve Yardımlaşma Sandığı Vakfına ait iki binada 200 odada, yaklaşık 10-12 bin metrekare kullanım alanı içerisinde yerine getirmektedir; ancak, 700 çalışanın olduğu Danıştay Başkanlığı binasının yetersiz olması nedeniyle faaliyetini güçlükle yürütmekte, Danıştay Daire Başkanlarının makam odalarında yargılama yapılmakta, müzakere ve toplantı odası olarak kullanılmakta, yalnızca üyelerin bir kısmı tek kişilik odalarda çalışmakta, savcı ve tetkik hâkimlerinin tamamıysa, 2, 3 ve hatta 4 kişi aynı odada görev yapmaktadır. Toplam kadronun yüzde 25'inin bugün için boş olduğu dikkate alınıldığında, Danıştayın tüm kadrolarının dolu olması halinde yerleşmek hiç mümkün olmayacaktır. Bunun için, Danıştayın hizmet ihtiyacını karşılamak üzere, en az bugünkünün 5 katı tutarında kullanım alanına sahip hizmet binasına da ihtiyaç bulunmaktadır.

2005 bütçesi esnasında da bu talepler dile getirilmiş ve Danıştayın hizmet binasının sağlanacağı belirtilmiş olmasına karşın bugüne kadar yerine getirilmemiştir. Bu da, Danıştayın, yürütmenin hukuk dışı eylem ve işlemlerine geçit vermemesinin cezası olmadığına da gerçekten inanmak istiyoruz. Bu konuda parasal bir sıkıntının olmadığını da biliyoruz. Yargının onurunu taşıyacak ve Danıştay gibi bir yüksek mahkemeye yakışacak, çağdaş mimarîye ve her türlü donanıma sahip bir hizmet binasına acil ihtiyaç vardır. Örneğin, bizzat Başbakanın da belirttiği ve söz verdiği gibi, Türkiye Halk Bankası binası bu amaçla tahsis olunabilir ve bu ihtiyaçlar kısa sürede giderilmiş olur.

Anayasada kendileri için teminat hükümleri getirilerek farklı bir statüye oturtulan hâkim ve savcıların özlük hakları da, teminatlı statülerinin bir gereği olarak ve yürüttükleri hizmetin önemi, ağırlığı ve saygınlığına uygun bir biçimde tekrar belirlenmelidir.

Danıştay Kanunu ve İdarî Yargılama Usulü Kanunlarında etkin ve yaygın bir yargısal denetimi gerçekleştirmek, hızlı ilerleyen ve sonuçlanan bir yargılamaya olanak sağlamak için gerekli değişiklikler süratle yapılmalıdır. Bugün, Danıştaya temyizden gelen bir dosyanın, dairesine göre, 1 ile 3 yıl arasında beklediği bilinmektedir. Makul süre geçtikten sonra verilen yargı kararları, dava lehine sonuçlanmış olsa bile, ilgilisi için değerini yitirmektedir; bu, aynı zamanda ağır bir hak ihlalidir.

İdarî yargı konusunda her zaman dile getirdiğimiz en önemli sorun, kuşkusuz, hukuk fakültesi öğrenimi görmemiş kişilerin yargıç ve savcı olabilmeleri sorunudur. “İdarî yargıç olarak atanabilmek için programlarında hukuk ve hukuk bilgisine yeterince yer veren” hükmü nedeniyle, hukuk fakültesi mezunu olma koşulu aranmadığından, çeşitli sosyal bilimler fakültelerinden mezun olanlar idarî yargıç olabilmektedir. Hukuk eğitimi kalitesinin bile tartışma konusu edildiği günümüz Türkiyesinde, yetersiz ve sınırlı hukuk dersleriyle hâkim kimliğinin kazandırılması, ciddî sakıncalar doğurmaktadır. Bugün toplam idarî yargı içerisinde hukuk fakültesi mezunlarının oranı yaklaşık yüzde 30 civarındadır; yani, her 3 hâkimden 1 tanesi ancak hukuk fakültesi mezunudur ve kimi idare mahkemelerinde 3 yargıcın da hukuk fakültesi mezunu olmadığı somut gerçeği karşısında, sorunun önemi ve aciliyeti ortadadır. Vergi mahkemeleri dışında, hukuk fakültesi mezunu olmayanların hâkim olarak atanmasını engellemek zorundayız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

43 konuşma daha · 16 Aralık 2005

43 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook