Milli eğitim bakanlığının teşkilat ve görevleri hakkında kanuna geçici madde eklenmesi (s.s.428)
Kahramanmaraş Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 22. Birleşim · 4. yasama yılı · 24 Kasım 2009 · 2.110 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma
Kaynak göster
Mehmet Sağlam (AK Parti), 24 Kasım 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 22. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞININ TEŞKİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUNA GEÇİCİ MADDE EKLENMESİ (S.S.428)); konuşma 2.110 kelime.
Mehmet Sağlam (AK Parti, Kahramanmaraş). “Milli eğitim bakanlığının teşkilat ve görevleri hakkında kanuna geçici madde eklenmesi (s.s.428)”. TBMM Genel Kurulu, 22. Birleşim tutanağı, 24 Kasım 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-saglam-23-2009-11-24-milli-egitim-bakanliginin-teskilat-ve-gorevleri-hakkinda-kanuna-gecici (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA MEHMET SAĞLAM (Kahramanmaraş)Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, bugün burada 428 sıra sayılı Kanun Teklifi’yle ilgili grubumuz adına söz aldım. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Bu teklifin esasını bugüne kadar hiç olmamış bir şey oluşturuyor. Yani Millî Eğitim Bakanlığımız 2009 yılında kendisine verilen bütün kadrolara, iki parti hâlinde, başvuran öğretmen adaylarını atamış. Bunların atanmasının da nasıl olduğunu hepimiz biliyoruz. KPSS puanına göre, branşlarına göre, ihtiyaç durumuna göre atama yapılıyor ve gerçekten de geçmişteki partizanca atamaları vesaire hatırlarsanız, buralardan da fazla bir partizanca atama, yandaş atama kokusu çıkmıyor, genelde söylüyorum. Şimdi, öyleyse, bugün en azından yeni bir uygulamayla Hükûmetimiz 10 bin yeni kadroyu bu yıl içerisinde -2009’da- normalde her yıl yapılan atamalara ilave olarak atanmak üzere Millî Eğitim Bakanlığımızın emrine tahsis ediyor. Bu kanunun esası bu.
Şimdi burada, muhalefet sözcüsü arkadaşlarımız haklı olarak, haksız olarak -neyse- birtakım rakamlar verdiler, değişik rakamlar verdiler, eleştiriler yaptılar. İlk önce şu bugünkü konumuzu ortaya koyalım da yani 10 bin tane yeni öğretmen atamasına herhangi bir itiraz olabilir mi? Mademki bu kadar, belirttiklerine göre öğretmen adayı var atanmayı bekleyen, 10 bin yeni gencimiz daha öğretmen olacaklar, bu milletin çocuklarına hizmet verecekler. Bunda fazla tartışılacak bir şey yok.
Ama şunu derlerse ki, bugün Öğretmenler Günü -bu arada hepimizin öğretmenlerinin Öğretmenler Günü’nü kutlayalım buradan- bu vesileyle eğitimimiz hakkında da bir genel muhasebe yapalım, bir genel değerlendirme yapalım; burada da haksız değiller. Yani Öğretmenler Günü merasimlerin filan ötesinde, eğitimle ilgili, öğretmenlerimizle ilgili bir genel muhasebenin yapılmasında da yarar görüyorum ben de şahsen.
ENGİN ALTAY (Sinop)Öyle yapıyoruz Sayın Başkan.
MEHMET SAĞLAM (Devamla)Dolayısıyla arkadaşlarımızı dinledik ve çeşitli fikirler ileri sürdüler. Tabii ki Sayın Bakanımız da dinledi, neler söyledikleri elbette ki değerlendirilecektir ama ilk önce şunu belirtmek istiyorum: Bir öğretmenler gününde genel değerlendirme yapılırken Türkiye’de öğretmenliğin ve eğitimin geçmişine ve bugüne gelen sürecine çok kısaca göz atmak lazım.
Şimdi, cumhuriyet aşağı yukarı eğitimini çok büyük yoksulluklar içerisinde başlatmıştır, yani büyük yoksulluklara rağmen en başta Mustafa Kemal elinde tebeşir -devletin başı- milletine millet mektepleriyle, yeni harflerle yeni şeyler öğretmenin, eğitimini sağlamanın çabası içine girmiştir, elindeki bütün imkânları seferber etmiştir. Bu gelenek, bu cumhuriyetin eğitimdeki başarı hikâyesinin geleneği buradan başlar, yani devlet başkanı başta olmak üzere insanlar memlekette eğitime önem vermişler.
Düşününüz ki okuma yazma bilenleri bile eğitmen atayarak başlamışlar köylere. Bazı arkadaşlarımız hatırlar, üç yıllık okullar vardı oralarda eğitmenler vardı, bunlar sadece okuryazar insanlardı. Sonra bildiğiniz gibi, ilkokuldan sonra beş sene okuyan öğretmen okulları, altı sene okuyan öğretmen okulları, beş yıllık köy enstitüleri gibi tecrübelerle lise eğitimi seviyesinde bir öğretmen yetiştirmeye doğru gidildi. Cumhuriyet ancak buna para yetiştirebildi, kolay işler değildir. Giderek öğretmenlerimiz daha da fazla eğitim alsınlar diye eğitim enstitüleri açıldı, işte Gazi Terbiye gibi Atatürk’ün kurduğu çok önemli eğitim fonksiyonu olan -Türk eğitim tarihinde- kurumlar oluştu. Bir yıllık, iki yıllık, üç yıllık yüksek öğretmen okulu tecrübeleri oluştu ama 1981’le bütün öğretmenlerimizin Yükseköğretim Kurulu bünyesindeki fakültelerden yetiştirilmesi gibi yepyeni ve bence zirveye ulaşan bir öğretmen yetiştirme kararı alındı. Zirveye ulaşan diyorum, şunun için: Öğretmen de artık toplumda hâkim gibi, hekim gibi, mühendis gibi göğsünü gere gere “Ben de fakülte mezunuyum.” dedi. Bence bu çok önemliydi çünkü bizim personel sistemimizde insanların mezun oldukları okula göre hayatlarındaki kariyer ve özlük hakları çok değişiyor. Yani dört yıllık fakülte mezunu başka, beş yıllık fakülte mezunu başka, altı yıllık başka başlıyor, daha normal özlük haklarındaki veya kadro derecelerindeki ücret sistemlerine. Dolayısıyla öğretmen artık fakülte mezunu olarak, hâkimle, hekimle, mühendisle toplumda eşit eğitim almış bir insan olarak elbette ki özlük haklarında da değişiklik istedi, “Benim de haklarımı verin.” demeye başladı. Benim kanaatime göre bu, öğretmenlik mesleğine kazandırılan en büyük itibarlardan biridir. “Eli öpülesi öğretmenler” demekle, “öğretmenlerimiz bizi yetiştiriyor, muhterem insanlar” demekle öğretmenliğe itibar kazandırmazsınız. Elbette ki duygusal olarak onun da önemi var ama önemli olan öğretmene verdiğiniz değeri göstermeniz için Türkiye'nin en iyi eğitim kademelerinden onu geçirmeniz gerekir, ona bu eğitimi layık görmeniz gerekir. Lise muadili bir eğitimle, bir iki yıllık enstitülerle onu orada bırakmak ama toplumdaki başka mesleklere fakülteler açmak, üniversite mezunu yapmak, kariyerler hazırlamak… Öğretmenleri asıl taltif etmenin, öğretmenlere saygınlık kazandırmanın yolu, onların da diğer fakülte mezunları gibi kariyer basamaklarında ilerlemelerini de sağlayacak olan bir yolu açmaktır. Bu yol açılmıştır.
Şimdi, arkadaşlarımız örnekler verdiler, eğitim fakültelerinde öğretim üyesi öğretmen başına, öğretim üyesi öğrenci başına düşen rakamlarda yükseklik olduğunu, eğitim fakülteleri arasında farklı gelişmişlik düzeyleri olduğunu söylediler. Bu doğrudur ama bu yalnız eğitim fakültelerine mahsus değil, üniversitelerimizin gelişmelerine göre diğer fakülteler arasında da benzer farkları görürsünüz. Yani beş yüz yıllık bir İstanbul Üniversitesiyle, yüz elli yıllık bir İstanbul Teknik Üniversitesiyle, altmış yıllık Orta Doğu Teknik Üniversitesiyle, yüz yetmiş yıllık Boğaziçi Üniversitesiyle daha bir yıl önce kurulmuş, beş yıl önce kurulmuş, yirmi yıl önce kurulmuş üniversiteleri mukayese ederseniz, yalnız eğitim fakültelerinde değil, diğer fakültelerde de farklılıklar olduğunu görürsünüz. Kişi başına yahut da öğrenci başına düşen öğretim elemanı, öğretim elemanı başına düşen öğrenci oranı bakımından, laboratuvarların gelişmişliği bakımından aynı şeyleri görürsünüz vesaire ama arkadaşlarımızın haklı olduğu bir nokta var. Eğitim fakültelerinde bu biraz daha fazla olmuş olabilir. Sebebi de şudur: Biraz önce arz ettim, 1981’den itibaren eğitim yüksekokullarını fakülteler hâline dönüştürdüler. Orada akademik kariyerden yetişmiş eğitimciler azdı. Dolayısıyla, diyelim ki İstanbul Teknik Üniversitesinde, Ankara Üniversitesinde yıllardır kariyer sahibi olmuş profesörler, doçentler eğitim öğretim yaparken eğitim fakültelerine kariyerden yetiştirmek suretiyle adam yetiştirmek gerekti. Onun için, bir süre öğretim görevlileriyle, daha sonra yardımcı doçentlerle, sonra doçentlerle ancak bu işi yürütebildiler. Aradaki farkın, biraz da eğitim fakültelerinin 1980’den sonra devreye girmesinden kaynaklandığını anlamak lazım. Belki eğitim enstitülerinde çok değerli hocalarımız vardı ama onlara “Eğitim enstitülerinde kariyer yapın.” diyen olmadı. Derslerini verdiler. Öğretmen olarak tecrübeli, bilgili, konusunu bilen öğretmenlerdi ama doçentlik, profesörlük gibi bir kariyer onlardan istenmedi çünkü o okullarda bu yoktu. Fakülte hâline dönüşünce, bunların büyük bir kısmının… Mesela, ben, şahsen, mesleki eğitim fakültesine dekan atandığım zaman, 1984’te, gördüm ki orada dört yıllık kız teknik öğretmen okulunun en iyi mezunları seçiliyor, üç dört yıllık bir asistanlıktan sonra yine oraya öğretmen atanıyor, yirmi -yirmi beş yıldır da orada liyakatle öğretmenlik yapıyor ama “siz doçent olun, siz profesör olun” gibi bir kariyer sistemi ve kadrosu olmadığı için öğretmenliklerine devam ediyorlar. Benim atandığım dönemde, aşağı yukarı iki sene önce, yani 1982’de, 1981’de, bunların kariyer yapmaları istendiğinde, bir kısmının bana gelip gocunduklarını, hassasiyetlerini ifade ettiklerini hatırlıyorum, “Ben burada yirmi yıldır öğretmenlik yapıyordum. Şimdi beni tekrar master yapmak üzere öğrenci olarak mı alacaksınız? Öğretim görevliliğine devam edeyim, ben bu kariyere gitmem.” diye.
Sonra, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Rektörle görüşüp kendim gibi bu işe inanmış bazı arkadaşları jüri üyesi yapmak suretiyle bunları sınava tabi tutup master yaptırıp, doktora yaptırıp aşağı yukarı iki yıl sonra ayrıldığımızda ve on beş yıl sonra oraya gittiğimizde… Şu anda gidiniz, farz edelim Gazi Üniversitesinin Mesleki Eğitim Fakültesinde en az kendilerinden yetişmiş 30-40’a yakın profesör, bir o kadar doçent ve bir o kadar yardımcı doçent vardır. Yani bunları o kariyer sistemine soktuğunuz takdirde onda da başarılı oluyorlar ama başlangıçta, daha evvel kariyer sistemine girmiş olan fakültelerle yarışabilmeleri için bir zaman geçti. Dolayısıyla, onlarda daha az öğretim üyesi olabilir, öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısında farklılıklar olabilir. Bunu, ne kasti olarak anlamak lazım ne de sadece eğitim fakültelerine mahsus bir durum olarak değerlendirmek lazım diye düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım, öğretmeni yetiştirdiniz. Atama konusunda, yıllarca ama yıllarca yetişmiş öğretmen aradı Türkiye. 1995’lerde, 1996’larda, ben Millî Eğitim Bakanıyken sordum: “Geriye doğru beş yıl içerisinde ne kadar öğretmen ayrılıyor?” Bana verdikleri rakam 15 bindi. Ne kadar öğretmen atayabiliyorsunuz? “5 bin öğretmen atıyoruz.” Neden? Çünkü, eğitim fakültelerinin yılda yetiştirdiği öğretmen miktarı 5 bin adetti. “Peki, geriye kalan 10 binini nasıl karşılıyorsunuz?” Dediler ki: “Öğretmen vekiliyle karşılıyoruz.” Zannettim ki ben, bu öğretmen vekilleri, işte bir sene, iki sene filan. Hâlbuki Güneydoğu’da, Doğu’da gördüm ki on senedir, on beş senedir profesyonel öğretmen olmuş öğretmen vekilleri var, lise mezunu, hatta meslek lisesi mezunu. O zaman neyle bunu karşılayacağız? Bulduğunuz çare öğretmen vekili. Bunların eğitimi ne? Sanat okulu mezunu ya da lise mezunu. O zaman elimizde 60 bine yakın evinde oturan üniversite mezunu var. Talim ve Terbiyeye “Bir çalışma yapın.” dedim, bir çalışma yaptılar. Lise mezununu vekil olarak göndereceğimize üniversite mezunlarından gönderelim dedik. Aksi takdirde her yıl 10 bin açık devam ediyordu. Ama bir taraftan, eğitim fakültelerine o dönemde daha fazla öğrenci alınmaya başlandı. İşte bugün, aşağı yukarı 38-40 bin civarında yılda öğretmen mezun eder hâle geldi. Ama ayrılan öğretmenle mezun olan öğretmen arasındaki bugünkü durum, senede aşağı yukarı 20 bin, 25 bin öğretmen atarsanız, mezun olan 38-40 bin civarındadır.
Şimdi, elbette ki birikmiş bir durum var. Bu arkadaşlarımızın sayılarını değerli muhalefet mensupları, birisi 500 bine kadar çıkardı, diğeri 250 bin dedi, öbürü 370 bin dedi. Önemli değil. Yani birikmiş bir öğretmen adayı kitlesi var.
Şimdi, bunların sorunlarına, Türkiye’nin imkânları olduğu sürece kadro verip ve bunları istihdam etmenin büyük faydası olacağı açık. Ama diğer taraftan da artık özel okullar var. Bunların kendilerinin birçoğu, işte özel okullar kuruyor, istihdam yaratıyor, vesaire. Yani bütün diğer mesleklerde olduğu gibi, öğretmen yetiştirmede de bütün mezunların devlet tarafından alınmasının imkânsızlığını herkes takdir eder. Ama bugün için yapılan, en azından 2009 yılındaki atamaya 10 bin daha ilave etmedir. Bu, aslında fevkalade olumlu bir şey, fevkalade yararlı bir şey. Dolayısıyla, doğrusunu isterseniz, ben bunu takdirle karşılamamız gerektiğine inanıyorum.
Şimdi, öğretmen maaşları, rakamları şöyle veya böyle sıralamak mümkün ama gerçek şu ki, 2002 yılından başlamak suretiyle, yani 2003, 2004, 2005, 2006, 2007, 2008, 2009’a baktığınızda, enflasyon bu yedi senelik dönemde yüzde 70’ler civarında kalmış. Öğretmen maaşlarındaki artış ise yüzde 167. Gerçek rakam budur. Yani enflasyonun en azından 1 mislinden daha fazla öğretmen maaşlarına yapılan zamla bir ücret skalasına ulaşılmış. Bugün aşağı yukarı 9’un 1’inden maaş alan bir öğretmen 1 milyar 300 bin civarında para alıyor. Bunun haftalık veya aylık ders ücretiyle beraber bir 300 daha ilave ederseniz, 1 milyar 600 bin civarında para alıyor.
Şimdi, her yıl bir başka gelenek var Türkiye’de. Öğretmenler Günü yaklaştığı zaman gazetelerimizde, medyada OECD’den, Avrupa Birliğinden rakamlar verilir. Şimdi, deniyor ki OECD rakamlarına göre: “Bizim öğretmenlerimizin aldığı ücret OECD rakamlarının en düşük olanının bile yarısı civarındadır.” Şimdi, burada da insafla değerlendirmek lazım. OECD ülkelerinin birçoğu gelişmiş ülkeler bildiğiniz gibi. Şimdi, buralardaki ücret skalasını yalnız öğretmenlere mahsus değil, başka mesleklerde de mukayese ettiğiniz zaman benzer bir sonuçla karşılaşırsınız. Dolayısıyla yalnız öğretmenlere mahsus bir ücret skalası farklılığı değil, OECD’deki yüksek ücret alan mühendislere, doktorlara, avukatlara, hatta milletvekillerine… Bugün Avrupa Birliği Parlamentosunda 7 bin euro alıyor milletvekilleri. “İlla bize de ayda 7 bin euro verin.” mi diyeceğiz? Ülkenin şartları var. O şartlarda değerlendirildiğinde, yani kendileriyle beraber eğitim alan ve yeni bir mesleğe başlayan bir adam… Mesela hekimlikte, hâkimlikte, kaymakamlıkta da belirli tazminatların ötesinde alınan ücretler aşağı yukarı belli Türk personel sisteminde. E öğretmenlerimize daha fazla verilmesini hepimiz isteriz ama bir de ülkenin gerçekleri var, gelirleri var, bütçesi var.
Ha, şimdi, öğretmenlik mesleğini diğerlerinden ayrı tutmalı mıyız? Evet, tutmalıyız. Çünkü insanı gerçekten, doğumundan itibaren bir yurttaş hâline getiren eğitimin kendisidir. Burada da en büyük rol öğretmenlerindir. Hangi literatürü karıştırırsanız karıştırın, hangi ülkenin eğitim politikalarına bakarsanız bakın öğretmenlik mesleği çok önemsenmiştir. Hele bizim gibi nüfusunun yüzde 50’si yirmi sekiz yaşın altında olan bir ülkede bu iş daha da önemlidir. Onun için Büyük Atatürk gençliğe emanet ederken kurduğu cumhuriyeti, gençliğin yetiştirilmesinde de öğretmenleri görevli kılmıştır: “Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Öyleyse cumhuriyeti emanet ettiği nesli yetiştirmek üzere görevlendirilmiş insanlara daha fazlasını vermek hepimizin boynunun borcu ama ülkenin imkânlarıyla, dengeleriyle mukayese ettiğiniz zaman, son yıllarda Millî Eğitim Bakanlığına verilen bütçenin bütün bakanlıkların önünde olduğunu dikkate alırsanız, 2002 yılında 7,5 milyar civarında bütçesi olan bir bakanlığın 2010 yılında 28,5 milyara çıkarıldığını görürseniz, aşağı yukarı yedi yılda 3 misline yakın bir artış sağlanmış oluyor. Demek ki gerçekten Millî Eğitime, bütün bakanlıklardan -son yıllarda- daha fazla para ödeniyor.
Şimdi, şu söyleniyor: “İşte gayrisafi yurt içi hasılada fazla değişiklik olmadı.” Orada da aynı şey var. Gayrisafi millî hasılada eğitime verilen pay 2002 yılında yüzde 2,13; 2010 yılı bütçesinde bu 2,74’e çıkarılmış yani gerçek hasıladan ayrılan payda da bunu açık bir şekilde görmek mümkün.
İşte, mümkün olduğu kadar eğitime hazırlık tazminatı yükseltilmiş, mümkün olduğu kadar lojman destekleri sağlanmaya çalışılıyor, aşağı yukarı üç bin civarında konut yaptırılarak öğretmenlere oradan yardım edilmeye çalışılıyor. Diyeceksiniz ki “Şu kadar rakam olan öğretmen içerisinde bu çok önemli bir rakam mı?” ama yapılması ve giderek çoğaltılması, hiç olmazsa yaklaşımın doğru olduğunu gösteriyor, eldeki imkânlara göre Hükûmetin bunu vermeye çalıştığını gösteriyor. Bu da bir şey.
Bugünkü bütçe rakamlarına baktığınız zaman da aşağı yukarı yüzde 9,84. Yani demek ki yüzde 10’a yakın bütçe payı almış mevcut bütçe içerisinde Millî Eğitim Bakanlığı.
E şimdi, bu durumda, gerçekten bu Hükûmetin öğretmenlerimizi, işte şu şekilde, bu şekilde tayin konusunda ihmal ettiği filan yok. Bakın, hiç olmamış bir uygulamayla önümüzdeki kırk beş gün içerisinde 10 bin öğretmen daha atanacak.
Şimdi, çok enteresandır, bu rakamları böyle rakam üzerinde veriyoruz ama işin ciddiyetine, işin özüne indiğimiz zaman çok önemli. İki hafta evvel Kahramanmaraş’ın Eskinarlı köyünde bir ilkokul açıyoruz. On yaşlarında bir genç kız çıktı, dedi ki: ”Bir şiir okuyacağım.”
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
72 konuşma daha · 24 Kasım 2009