İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 38. BİRLEŞİM · SALI

2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında

Metin Ergun

Muğla Milletvekili · MHP

Genel Kurul, 38. Birleşim · 5. yasama yılı · 21 Aralık 2010 · 1.066 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma

Kaynak göster

Metin Ergun (MHP), 21 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 38. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 1.066 kelime.

Metin Ergun (MHP, Muğla). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 38. Birleşim tutanağı, 21 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/metin-ergun-23-2010-12-21-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 28 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

MHP GRUBU ADINA METİN ERGUN (Muğla)Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Yükseköğretim Kurulu bütçesi hakkındaki görüşlerimizi belirtmek üzere Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle grubum ve şahsım adına yüce heyetinize saygılarımı sunarım.

Yükseköğretim Kurulu, Türkiye'nin yükseköğretim kurumlarını yönlendirmek amacıyla 1981 yılında kurulduğunda, tüm yükseköğretim kuruluşları 27 üniversite içinde toplanmıştı. Günümüzde Türkiye'nin yükseköğretim sistemi gelişerek, vakıf ve devlet üniversiteleri olarak toplamda 150’yi geçen üniversiteyle çok daha karmaşık bir hâl almıştır. Dolayısıyla, 27 üniversite varken oluşturulan bir kurulun bugünkü yapıyı kavraması, düzenlemesi, denetlemesi, planlaması, yönetmesi ve yönlendirmesi imkânsız hâle gelmiştir.

(x) Bu sözlere ilişkin düzeltme Tutanak Dergisi’nin 76’ncı sayfasındaki açıklamalar bölümünde yer almaktadır.

Bu hâliyle YÖK, günümüzde en büyük vesayet kurumu hâlini almıştır. Dün bu kurumun vesayet kurumu olduğundan söz eden ve sürekli şikâyet eden günümüz iktidarı, sadece YÖK Başkanını değiştirmekle yetinip şikâyet etmez olmuştur, Kurumun reorganizasyonuyla ilgili hiçbir adım atmamıştır.

Türkiye'nin yükseköğretiminin bu kadar büyümüş ve karmaşıklaşmış olması gerçeği karşısında, Yükseköğretim Kurulunun kendisine yasalarla verilmiş olan yükseköğretim sistemini yönlendirme görevini yerine getirebilmesi için gerekli olan organizasyon ve yasal altyapı bugüne kadar oluşturulabilmiş değildir.

YÖK’ün başlangıç tasarımında, yükseköğretim sisteminin yönlendirilmesinde mali teşvik unsurlarından yararlanması düşünülerek, bütçe süreçlerinde önemli roller oynaması öngörülmüştür ama zaman içinde üniversitelerin bütçelerinin dağıtımında bir çeşit postacı rolünden daha fazla bir görev üstlenememiştir. Şu andaki idari yapısı da bu işlevi taşıyabilecek kapasitelere sahip olacak şekilde oluşmadığını göstermektedir.

Üniversitelerin tüm kadroları, üniversitelerin kuruluş kanunlarında belirlendiği için bu kadroların bir makro plan dâhilinde dağıtımı veya gözden geçirilmesi gibi rol üstlenilememiştir, sistemin büyümesine karşın küçük bir sistem için uygun olabilecek bir merkezî karar alma mekanizması içinde bu büyümenin gerektirdiği esnekliği sağlayacak düzenlemeler yapılamamıştır. Çok ayrıntılı olan yasada zaman zaman yapılan değişiklikler, bunlara bağlı veya bağımsız olarak çok sayıdaki yönetmelikte yapılan değişiklikler ve bunlara ek olarak Başkanlık, yürütme kurulu veya genel kurul tarafından yürütmeye yönelik alınan kararlar YÖK’ün kuruluşundan beri görev alan personel için dahi içinden çıkılması çok zor bir mevzuat yumağı oluşturmuştur. YÖK’ün örgütlenmesinin yeterince getirilmemiş olması dolayısıyla özellikle son yıllarda yapılması gereken rutin işlerin gerçekleştirilebilmesi ancak gönüllü komisyonlar oluşturularak sağlanabilmiştir.

Yükseköğretim sisteminin tümünün finansman durumunun genel bir değerlendirmesi yapıldığında ilk belirtilmesi gereken nokta Türkiye'nin yükseköğretime ayırdığı kaynakların azlığıdır. Görüştüğümüz bütçede de durum böyledir. Eğer arzı artırıp kaliteyi yükselterek çağdaş bir iddia taşınmak isteniyorsa finansman modelinde önemli değişiklikler yapmak gerekecektir. Tabii ki, yalnız kaynakları artırmak yeterli olmayacak, aynı zamanda bu kaynakların etkin bir biçimde kullanılması için yeni yaklaşımlar ortaya koymak gerekecektir.

Anılan sıkıntılar ve sayılmayan pek çok sorun yükseköğretimde yönetim anlayışı ile yönetim organlarının yapısı, görev ve yetkilerini yeniden düşünmeyi ve düzenlemeyi gerektirecek kapsamdadır. Böyle bir yenilenme süreci, geçmiş birikimleri, deneyimleri ve gelenekleri tümüyle göz ardı etmemelidir. Dolayısıyla, değişmesi gereken ile korunması gereken arasında sağlıklı bir denge tutturulması önemlidir.

Yükseköğretimde reform stratejisinin temel tercihlerinden biri üniversitelerin özerkliğini artırmak ve karar alanlarını genişletmektir. Dolayısıyla merkeziyetçi bir sistemden tam anlamıyla özerk bir sisteme geçiş şarttır ancak hâlâ daha tam olarak gerçekleştirilememiştir.

Üniversitelerde özerklik, üniversal zihniyetin olmazsa olmaz şartıdır. Özerklik, üniversiteye tüzel kişilik kimliği verir. Dünya yükseköğretiminde, özellikle Batılı ülkelerin yükseköğretimlerinde üniversitelerin tüzel kişilikleri vardır. Bu özerk tüzel kişilik üniversal zihniyetin ilk ve vazgeçilmez temel ilkesi olan hür düşünmeyi temin eden temeldir. Hür düşüncenin ve buna göre yapılan araştırmaların olmadığı kurumlara üniversite denilemez.

Mevcut hâliyle YÖK, üniversitelerin tüzel kimliğini kısıtlayan ve hatta ortadan kaldıran bir kurum görüntüsü vermektedir. Dolayısıyla böyle kurumlarda üniversal zihniyetin oluşması ve gelenek hâline gelmesi mümkün değildir. Başkanın bir genelgesiyle milyonlarca öğrenci ve on binlerce öğretim üyesi disiplinize edilmektedir. Bugün ne öğrencinin ne de öğretim üyesinin üniversite üzerinde söz hakkı vardır, rektörlerini bile kendileri seçememektedirler; öğretim üyelerinin verdikleri oylar ne YÖK tarafından ne de Cumhurbaşkanı tarafından dikkate alınmaktadır. Siyaset kurumu o kadar işin içindedir ki, bir ilin milletvekilleri kimin rektör olması gerektiğiyle ilgili düşüncelerini basın toplantılarıyla duyurabilmektedirler. Ne yazık ki, siyasetçilerin basın toplantısıyla adlarını zikrettikleri şahıslar Cumhurbaşkanı tarafından rektör olarak atanmaktadır.

Ayrıca, bir ildeki üniversiteye kimin rektör olarak atanacağı o ilin iktidar milletvekilleri tarafından ortak imzayla bildirilmektedir. Bir partinin grup başkan vekili düzenlediği basın toplantısında, rektörlük seçiminde 2 oy alan bir öğretim üyesinin adını vererek, kendisine kefil olduğunu, o şahsın rektör olması hâlinde aralarında uyum olacağını belirtmiştir. Ne yazık ki, o öğretim üyesi rektör olarak atanmıştır. Benim bu hadisede şaşırdığım, farklı bir davranış beklemediğim için o siyasetçinin tavrı değildir, rektör olarak atanan öğretim üyesinin bu uygulamayı içine sindiren tavrıdır. Bu hocanın yönettiği kurumun üniversal zihniyete sahip olması mümkün müdür? Siyaset kurumunun bu kadar müdahil olduğu üniversitede ilmî zihniyet yerleşmez ve gelenek hâlini almaz. Bir sistemin bütününün verimli ve adil işlemesi için birçok konuda oyun kurallarının ve standartlarının belirlenmesi gerekir. Bir başka deyişle, belirli konularda bir uyarlama gereği söz konusudur. Türkiye’de üniversite çevrelerinde genel olarak sistemin desantralize edilmesi konusunda önemli ölçüde fikir birliği bulunmaktadır ama yükseköğretim sisteminin ayrıntılarına girildiğinde anlaşma sağlanamamakta, hatta YÖK’ün mevcut merkezî yapısının devam ettirilmesiyle ilgili talepler de olmaktadır. Bu taleplerin bir kısmı, yükseköğretimin bir sistem olarak düzenlemek ve yönlendirmek istenmesinin gerekli kıldığı koordinasyon, düzenleme, denetleme ve benzeri işlerle ilgilidir ancak bunların ötesine geçen Türkiye’ye özgü nedenlerden kaynaklanan gereksinimler de bulunmaktadır. Türkiye’de yönetim kültürü içinde kayırmacı pratiklerin yarattığı olumsuzluklardan kaçınmak için, sistem tıkanmasına rağmen, sık sık merkezîleşme önerilmektedir. Üniversiteler YÖK eliyle siyaset kurumunun alt kuruluşu hâline getirildiği için, üniversal bir yapıda asla görülmemesi gereken “kayırmacılık” anlayışı, günümüzde ilmî zihniyeti yok eden en büyük tehditlerden biridir.

Bunların dışında, Türk yükseköğretim sisteminin gelecekte oluşması mukadder olan iki temel sorunundan da söz etmek istiyorum. Bunlardan birincisi KPSS sınavlarıdır. Geçen birkaç yıl ispatlamıştır ki nasıl üniversiteye giriş sınavı ortaöğretimimizi yok etmiş ve öğrencileri (a), (b), (c) şıklarını tercih eder hâle getirip müfredattan uzaklaştırmış ise KPSS de üniversite öğretimini yok etmeye başlamıştır. Üniversiteye hazırlık dershaneleri gibi, KPSS’ye hazırlık dershaneleri de oluşmaya ve yeni bir sektör doğmaya başlamıştır. Ortaöğretimde olduğu gibi, öğrenciler daha üniversite birinci sınıftan itibaren bu dershanelere gitmeye başlamıştır. Bu hususta şimdiden tedbir almak, geliştirmek zorundayız. Aksi hâlde durum, ortaöğretimde olduğu gibi, içinden çıkılmaz bir hâl alacaktır.

Yükseköğretimimizin gelecekte oluşması mukadder olan ikinci önemli sorunu yeni kurulan üniversitelerdir. Bu üniversiteler kurulduğuna göre, artık geriye dönük tartışma yersizdir. Bu yeni kurumları adlarının dışında zihniyet olarak gerçekten üniversite hâline nasıl getirebiliriz? Üzerinde durulması gereken asıl mesele budur, YÖK dâhil hepimizin üzerinde kafa yormamız gereken mesele budur diye düşünüyorum. Bunun için öncelikle hepimizin üniversite kurmanın sadece ilgili kanunu çıkarmak ve hatta bir yap sat müteahhidine birkaç bina yaptırmak demek olmadığı hususunda anlaşmamız gerekir. Bunlar şekil şartlarıdır, esas olan kütüphane, laboratuvar ve benzeri unsurlardır, bunlardan daha da önemlisi ilmî zihniyettir. Her türlü dogmadan ve ön yargıdan kurtulmuş, öğrenmeye ve araştırmaya açık ilmî zihniyeti yerleştirmek birkaç nesil sürebilir. (MHP sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

36 konuşma daha · 21 Aralık 2010

36 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook