Türkçedeki bozulma ve yabancılaşmanın araştırılması, türkçenin korunması ve geliştirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla anayasanın 98 inci, içtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri ve meclis araştırması komisyonu raporu (10/35,43,49,70) (s.s: 284)
Yalova Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 2. Birleşim · 3. yasama yılı · 7 Ekim 2008 · 940 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma
Kaynak göster
Muharrem İnce (CHP), 7 Ekim 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 2. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKÇEDEKİ BOZULMA VE YABANCILAŞMANIN ARAŞTIRILMASI, TÜRKÇENİN KORUNMASI VE GELİŞTİRİLMESİ İÇİN ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLERİN BELİRLENMESİ AMACIYLA ANAYASANIN 98 İNCİ, İÇTÜZÜĞÜN 104 VE 105 İNCİ MADDELERİ UYARINCA BİR MECLİS ARAŞTIRMASI AÇILMASINA İLİŞKİN ÖNERGELERİ VE MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU RAPORU (10/35,43,49,70) (S.S: 284)); konuşma 940 kelime.
Muharrem İnce (CHP, Yalova). “Türkçedeki bozulma ve yabancılaşmanın araştırılması, türkçenin korunması ve geliştirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla anayasanın 98 inci, içtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri ve meclis araştırması komisyonu raporu (10/35,43,49,70) (s.s: 284)”. TBMM Genel Kurulu, 2. Birleşim tutanağı, 7 Ekim 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/muharrem-ince-23-2008-10-07-turkcedeki-bozulma-ve-yabancilasmanin-arastirilmasi-turkcenin-korunma (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
MUHARREM İNCE (Yalova)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sizleri saygıyla selamlarken, ben de konuşmama başlamadan önce şehitlerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifa ve tüm ulusumuza başsağlığı ve sabır diliyorum.
Sayın milletvekilleri, bize bizi anlatan atalarımızın dili, ana dilimiz Türkçe bozuluyor mu, yabancılaşıyor mu, başkalaşıyor mu, yoksullaşıyor mu? Maalesef bütün bu soruların yanıtı evet. Duygularımızı, düşüncelerimizi, sıkıntılarımızı, üzüntülerimizi, sevdalarımızı, sevinçlerimizi anlattığımız dilimiz ne yazık ki başkalaşıyor, yabancılaşıyor, bozuluyor, yoksullaşıyor. Selçuklu ve Osmanlı döneminde Arapça ve Farsça istilası, Tanzimat’tan sonra Fransızca ve son elli yıldır da İngilizce ve Amerikan dilinden gelen terimlerle birlikte ne yazık ki dilimiz kuşatılmış durumda. Benzer sorunları başka ülkeler de yaşadı, ama biz, en azından bilgisayar konusunda Profesör Aydın Köksal sayesinde bir miktar şanslı sayılırız.
Dilin bozulmasının nedenlerinden birisi tabii ki küreselleşme. 1985 elektronik devrimiyle birlikte bilgisayar konusunda yirmi bin yeni sözcük üretilmiş. Uzay konusunda üretilen sözcük sayısı on bin. Bütün bunların hepsi İngilizce olarak üretilmiş, ama daha sonra Almanya, Çin, Rusya, Fransa bu otuz bin sözcüğü kendi dillerine çevirmişler. Ne yazık ki biz bu konuda iyi bir mesafe alamadık.
Bugün sadece renk konusunu ele alalım. Batı teknolojisinin ürettiği renklere bile bugün Batı dillerinde karşılık bulanamadığı için renkler numaralandırılıyor, sayısal değerlerle ölçülüyor. Ama biz ki, güvercinin gagasından, kanadından, boynundan, ağacın yaprağından, budağından renk adı çıkaran insanların torunları olarak içine düştüğümüz bu durumdan utanmamız gerekir diye düşünüyorum.
Nasıl oluyor da bu ülkenin evlatları “eğilim, yönelme, yönelim, gelişme yönü, doğrultu, tarz, temayül, üslup, meyil” gibi elli altı tane sözcüğü bir kenara itip bugün geçlerimizin hepsi “trend” diyor. Elli altı sözcüğün hiçbirini kullanmadan, sadece “trend” sözcüğüne Türkçemizi hapsediyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bu Parlamento çatısı altında bile “uzlaşma” varken “konsensüs” diyoruz, “yoğunlaşma” varken “konsantrasyon”, “yıldız” varken “star”, “saçma” varken “absürt”; “Kalkış” varken ülkemizi “take off”a geçiriyoruz bu çatı altında.
Nasıl oluyor da Türkiye Cumhuriyeti’nde Akreditasyon Kurumu kuruluyor, Millî Prodüktivite Merkezi var, Projeler Koordinasyon Başkanlığı, Strateji Geliştirme Başkanlığı kuruluyor? Nasıl oluyor da Türkiye Cumhuriyeti’nin okullarında, hepimizin okuduğu okullarda eğitsel kollarımızın adı bugün “kulüp” olmuş durumda. Öğrencilere “performans kriterleri” uygulanıyor, öğretmenler “kariyer basamakları”na sahip oldular son yıllarda.
“Büyük millet” fikriyle kurulmuş Türkiye Büyük Millet Meclisi… “Türkiye Büyük Millet Meclisi” yerine nasıl oluyor da “büyük millet” fikrini bir kenara bırakarak, “meclis, toplanma, bir araya gelme, birlik oluşturma”yı bir kenara bırakarak, onu dışlayarak İtalyanca, kökü “palavra”dan gelen “parlamento” sözcüğünü kullanıyoruz.
“Davet, kabul, resmî kabul, merasim, tören” gibi kelimelerimiz varken ne yazık ki Meclis Başkanlığımız “resepsiyon” veriyor.
“İtibar, saygınlık” gibi sözcüklerimiz unutulmuş, yerine “prestij” gelmiş. “Talih, kısmet, fırsat” dilimizi terk etmiş, “şans topu” gelmiş artık.
Değerli milletvekilleri, Osmanlı ekonomisi bir kâr ekonomisi değil, bir hizmet ekonomisi. Bu bizim yapımız, kökümüz, kültürümüz, genlerimizde var bu. Şimdi, bakınız, bir sözcük bizi bütün kökümüzden koparmış. “Hizmet, veriş, sunuş, ikram, takdim, yardım, bölüm, daire, pas atmak, taşıt, tabak, çatal, onarım”, bütün bunları bir kenara atmışız “servis” sözcüğünü almışız, servis. “Bana bir servis yap.”, “Okul servisi geldi mi?”, “Hastanedeki kardiyoloji servisi” gibi. Yani biz bu sözcükle, “servis” sözcüğüyle bütün köklerimizden kopmuş durumdayız.
Değerli arkadaşlarım, ben on altı yıl öğretmenlik yaptım. Eğer bir çocuk sınav kâğıdına şöyle yazsaydı, “iddaa” yazsaydı, “i”, “d”, “d”, “a”, “a” yazsaydı ben onun üstünü çizerdim ama bugün “devlet” iddaa oynatıyor. “İddaa” diye bir sözcük yok bizde.
Bakın, hepimiz “Turkcell” kullanıyoruz, Turkcell. “Türk”ün “ü”sünün noktalarına ne oldu? Bunları yok ettik.
Fransa Hükûmeti “e-mail” sözcüğünü yasaklamış. Fransız Kültür Bakanlığı -Sayın Kültür Bakanı da buradalar- bir kararname çıkarıyor: “e-mail sözcüğünün benim dilimde karşılığı var, ‘kurye’ sözcüğü. Benim dilimdeki karşılığı budur, bu kullanılacak.” diyor. Bu konuda Kültür Bakanlığı harekete geçiyor, bir tek sözcük için bile.
Değerli arkadaşlar, içimizde üniversite hocalarımız var, hepimiz biliyoruz ki, bu ülkenin üniversitelerinde makalenizi Türkçe yazarsanız 3 puan, İngilizce yazarsanız 10 ya da 15 puan alıyorsunuz. Bu ülkenin insanlarına, bu ülkenin çocuklarına haksızlık değil mi bu?
Çocuklarımız empe3 dinliyor. İngilizce “p”, “pi” olarak okunması lazım, o zaman “empi” dememiz lazım. Empe3… Türkçesi var, İngilizcesi var, karmakarışık bir dil. Ne dili bu? Bu dilin adı “Hollywood dili.”
Depremler… Biz, hepimiz -hepimizin yaşı gereği, burada otuz yaşından küçük insan yok- ondalık sayıları nasıl ayırırdık? “7,4” derdik. 7,4 şiddetinde bir deprem... Değişti bu, “7.4” oldu. Niye böyle oldu biliyor musunuz? Dünyada ondalık sayıları bir tek Amerikalılar noktayla ayırıyordu, biz de Amerikalılara benzedik. Virgülü bile terk ettik, “7.4” der olduk.
Spikerlerimiz hava durumu sunuyor. “Müjde sayın seyirciler, yağışlı hava İstanbul’u terk ediyor, batıya doğru gidiyor. Ne hâliniz varsa görün Trakyalılar, biz yırttık.” diyor.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, böyle bir durumdayız. Televizyonlarda sürekli tekrarlar, bir konuyu 8 kere, 9 kere tekrar ediyor. Sonuçta öyle bir nesil gelecek ki, 1 kez söylendiğinde anlayamayan, sürekli tekrarları bekleyen bir nesil yetiştireceğiz. Bunları kim denetleyecek? Bu Hollywood Türkçesini kim denetleyecek? RTÜK. E, RTÜK Başkanının ne işler yaptığını herhâlde hepimiz biliyoruz!
Değerli arkadaşlarım, bakın, televizyonlar bulaşıcı hastalık saçıyor bu ülkede. Hiç karışmasalar, yarı aydınlar, yarı cahiller hiç karışmasa bu halk sorununu çözecek. Nasıl çözecek biliyor musunuz? Kentleşmeyle birlikte “dolmuş” kavramı çıktı ortaya. “Dolmuş”u kim buldu? Bu millet buldu. “Durak, dolmuş, çekyat, indibindi” bunların hepsini bu millet buldu. Ama bu halkın artık cesareti kırık durumda. “Ben konuşmalarımın içine İngilizce sözcükler koymazsam kültürsüzmüşüm gibi anlaşılıyor” diyor. Halkın cesareti kırıldı, Türk milletinin cesareti kırıldı.
Değerli arkadaşlarım, bir örnek vermek istiyorum size. Bakın, çok ilginçtir bu. 14 Ocak 2003, Sayın Recep Tayyip Erdoğan Çin’i ziyarete gidiyor –çok ilginç bir örnektir- fındık satmak istiyor ülkemizin Başbakanı. Diyor ki: “Bakın, bizde çok var, size satalım fındığı.” Çinli yetkililerle, muadili yetkililerle görüşüyor. Çinli yetkililerin yanında Çince dil uzmanı var. “Bu nedir?” diyorlar, “fındık”. Hemen “fındık” sözcüğünü Çinceye “fındık” olarak geçirmiyorlar ve diyorlar ki, canlılık veren yemiş anlamında bir sözcük üretiyorlar hemen. Çin’e bu sözcük anında giriyor, Çince olarak giriyor, “fındık” diye bir sözcüğü sokmuyorlar. Bizim başbakanlarımızın, sadece Sayın Erdoğan’ı kastetmiyorum ondan önceki başbakanları da kastediyorum, hangi başbakanımızın yanında bir dil uzmanı var?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
22 konuşma daha · 7 Ekim 2008