Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununda değişiklik yapılmasına ilişkin (s.s.384)
Yalova Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 108. Birleşim · 3. yasama yılı · 23 Haziran 2009 · 2.125 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma
Kaynak göster
Muharrem İnce (CHP), 23 Haziran 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 108. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA İLİŞKİN (S.S.384)); konuşma 2.125 kelime.
Muharrem İnce (CHP, Yalova). “Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununda değişiklik yapılmasına ilişkin (s.s.384)”. TBMM Genel Kurulu, 108. Birleşim tutanağı, 23 Haziran 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/muharrem-ince-23-2009-06-23-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanununda-degisiklik-yapilmasina-ili (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA MUHARREM İNCE (Yalova)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Konuşmama başlamadan önce, bugün burada gündem dışı olarak Karaman Milletvekili Sayın Mevlüt Akgün, 732’nci Türk Dil Bayramı’nı kutladı, ben de kutluyorum ama ne tesadüf ki bugün bu saatlerde, bu Parlamento “Medipol Üniversitesi”ni kabul edecek. Ben “Medipol”ün ne anlama geldiğini bilmiyorum, 3-4 tane doktor arkadaşıma telefon açtım, onlar da bilmiyor. Eğer bu yüce Meclis içerisinde “Medipol”ün ne anlama geldiğini bilen varsa lütfen bana açıklasın. Bence bu isim Genel Kurul aşamasında mutlaka değiştirilmeli.
Bir diğeri, yine Anadolu topraklarının en büyük değerlerinden birisi olan, hatta insanlığın en büyük değerlerinden birisi olan “Mevlânâ” isminin bir vakıf üniversitesine verilmesini de doğru bulmuyorum. Bu bir devlet üniversitesi olabilirdi, çok da şık olurdu, çok da doğru olurdu, biz de gönül rızasıyla bunu desteklerdik. Ben, Genel Kurulda “Mevlânâ Üniversitesi” isminin ve “Medipol Üniversitesi” isminin değiştirileceği umudunu taşıyarak konuşmama başlıyorum.
Sayın milletvekilleri, yedi yılda 41 devlet üniversitesi kuruldu, 15 vakıf üniversitesi kurulmuştu, bugün de 7 tane daha kurulacak, 22 vakıf üniversitesi. Toplam 94 devlet üniversitesi ve 45 vakıf üniversitesi. Üniversite konusu, ne yazık ki hep yanlış tartışıldı. “Senin ilinde var mı, yok mu? Benim ilimin ekonomik yaşamına, ticari yaşamına ne katkı sağlayacak?” gibi dünyanın hiçbir yerinde üniversite kurulurken tartışılmayan şeyler ne yazık ki bizde böyle tartışıldı, üniversiteye hep böyle baktık. Çok ucuz bir bakış açısıydı bu ve üniversite konusunu, şöyle bir on beş yirmi yılı incelediğimizde, Meclis tutanaklarına baktığımızda, ne yazık ki milletvekilleri, muhalefet milletvekili oldukları dönemlerde çok doğru şeyler söylemişler ama iktidar milletvekili olduğu dönemlerde bu görüşlerinden vazgeçmişler. Örneğin, 1999 yılında bir sayın milletvekili, daha sonra Millî Eğitim Bakanı olan bir sayın milletvekili “Bugün vakıf üniversitelerimiz dâhil, yetmiş iki üniversitemiz vardır. Bu üniversitelerin –üzülerek söylüyorum- birçoğunun çok ciddi boyutta eksiklikleri vardır, çok ciddi boyutta aksaklıkları vardır. Ben bu tabiri kullanmak istemiyorum ama bunların bir kısmı tabela üniversiteleridir.” diyor, çok da doğru söylüyor, ama kendisi bakan olduğunda kurulan Ardahan Üniversitesinin bir tabelası bile yoktu. Bunu ne yazık ki tartışmanın dışında tutuyor.
Sayın milletvekilleri, altmış beş yeni üniversite… Peki ne yaptık, farklı bir şey yaptık mı? Aynı iktisadi ve idari birimler fakültesini, aynı mühendislik fakültelerini, aynı fen-edebiyat fakültelerini, aynı hukuk fakültelerini kurduk. Oysa dünyadaki üniversitelerin yapısı değişti. Biz bu kurduğumuz devlet üniversitelerinde de, vakıf üniversitelerinde de, hiçbirinde ne yazık ki bu değişimi yakalayamadık ve üniversite konusunu bu Mecliste tartışırken şöyle demedik: Üniversite bir araştırıcılar topluluğu mu olacak, bir yetiştirme ortamı mı olacak birey için, yoksa toplumun hizmetinde bir üniversite mi istiyoruz? Üniversite entelektüel bir kalıp mı olacak? Eğitimin ekonomik yaşamda temel bir görev üstlendiğini önemseyen bir üniversite anlayışı mı, üretim faktörüne dönüşmüş bir üniversite mi? Bu tartışmaların hiçbirini ne yazık ki burada yapmadık. “Benim ilimde ne zaman olacak, senin ilinde kaç tane var?” tartışmasının ötesine gidemedi.
Bu Meclis kürsüsünden hiçbir zaman –yedi yıldır bu Komisyonun üyesiyim- ne yazık ki üniversitelerin altyapı sorunlarını tartışmadık. Yurt, barınma sorunlarını tartışmadık ama rektör atamalarını çok tartıştık. Hatta öyle oldu ki rektör atamaları üniversite kurulmasının çok önünde oldu.
Bakınız, 2002 yılında Kredi ve Yurtlar Kurumundaki yurt kapasitemiz 185 bin, bugünkü kapasitemiz 208 bin. Sadece 23 bin artmış. 2008-2009 eğitim-öğretim yılında 552 bin öğrenci yerleştirilmiş üniversitelere, 213 bini yurt müracaatı yapmış ve bunların -213 binin- sadece 89 bini yurtlara yerleştirilmiş. Lisans düzeyindeki öğrenci sayımız 1 milyon 675 bin ve yurtların kapasitesi 375 bin. Bunun içine devlet yurtları, vakıf yurtları, özel yurtlar dâhil. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, 4 Mayıs 2009 tarihinde, Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü, Millî Eğitimden alındı, Başbakanlığa bağlandı.
Şimdi, daha önce Başbakanlığa bağlıydı, AKP Hükûmeti döneminde, 2002’de iktidara geldikten sonra buradan aldınız -Başbakanlıktan- Millî Eğitime bağladınız, şimdi tekrar Başbakanlığa bağlıyorsunuz. Bu değişikliğin sebebini anlayabilmiş değilim. Acaba Sayın Bakan bunu başaramaz diye mi elinden alındı, doğrusu bunu anlayabilmiş değilim.
OECD raporlarında üniversitelerin özerkliğine baktığımız zaman yedi kalemde üniversitelerin özerkliği tartışılıyor. Meclis kürsüsünden hiç tartışılmayan bu yedi özerkliği sizlerle paylaşmak istiyorum. Üniversitelerin bina ve arsa mülkiyeti var mı? Borç ve kredi alma özerkliği var mı? Hedeflerine göre bütçeyi harcama kabiliyeti nedir? Akademik yapı ve ders içeriklerini belirleme hakkı var mıdır? Akademik personeli işe alma veya işten çıkarma yeteneği nedir? Maaşları belirleme yeteneği nedir? Ne kadar öğrenci alacağına karar verebiliyor mu? OECD raporlarına göre, bu özerklik ölçütlerinde ne yazık ki Türkiye sıfır çekiyor. Bırakın sıfır çekmeyi, bir Belediye Başkanı Ankara’da -Büyükşehir Belediye Başkanı- bir üniversitenin arazisine göz dikebiliyor.
İşte bu tartışmaların arasında hiçbir zaman öğretim üyesi sorununu tartışmıyoruz. Ön lisans programlarında 658 bin öğrencimiz var ve ön lisans programlarında 658 bin öğrencimiz olmasına rağmen, 132 profesörümüz var yani 5 bin öğrenciye 1 profesör düşüyor. Lisans düzeyindeki öğrenci sayımız 1 milyon 675 bin, profesör sayımız 13 bin yani 127 öğrenciye 1 profesör düşüyor. Devlet üniversitelerinde öğrencilerin yüzde 92,5’u okuyor, vakıf üniversitelerinde yüzde 7,5’u okuyor. Öğretim üyelerine baktığımızda öğretim üyelerinin yüzde 90’ı devlet üniversitelerinde, yüzde 10’u vakıf üniversitelerinde yani vakıf üniversiteleri çok daha şanslı bir konumda burada.
Vakıf üniversiteleri, öğretim üyesi yetiştirmek için hiçbir yatırım yapmıyor, bu konuda hiçbir harcama yapmıyor. Ve şu örneği vermek istiyorum, bir futbolcuyla bir profesör örneğini vermek istiyorum: FIFA talimatlarına göre, bir futbolcunun yetişmesine katkısı olan bir kulüp yetiştirme tazminatı alıyor. Futbolcuya yetiştirme tazminatı var ama profesöre yetiştirme tazminatı yok. Devlet üniversiteleri buradan hiçbir tazminat talep edemiyor.
Sayın milletvekilleri, 1933’ten bu yana ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşlarının yükseköğrenim ihtiyacını karşılayamıyor, bu sorunu çözemiyor. Yükseköğrenimle ilgili tartışmalar, katsayı, türban, imam-hatip lisesi, bu tür tartışmaların dışına ne yazık ki çıkmıyor. Ülkemiz neden geri kalmış? Bu ülkede ova mı yok, akarsu mu yok, maden mi yok; yetişmiş insan gücü mü yok, genç bir nüfus mu yok; turizm mi yok? Hangisi yok? Bütün bunların hepsi var. Peki, ülkemizin geri kalmışlığının nedeni ne? Hepimiz biliyoruz ki insanımızın yeterince eğitilmemiş oluşu. Tarımımız verimsiz, sanayimizdeki vergi oranları ve enerji maliyetleri yüksek, turizmde yetişmiş elemanımız yok, madenlerimiz yetişmiş elemanımız olmadığı için katma değer üretilmeden ucuza satılıyor. İşte böyle bir ortamda ne yazık ki eğitimsiz insanlar topluluğu olduk çıktık.
Bakın ben size 1920’lerden, 1930’lardan birkaç örnek vermek istiyorum: Bugün dünya bir küresel krizle boğuşuyor. 1929’da da bir büyük kriz vardı ama unutmayınız ki bu ülkedeki Musiki Muallim Mektebi 1929’da kurulmuştur. Yani dünya bir ekonomik krizle boğuşurken bu ülkeyi yönetenler, cumhuriyeti kuranlar “Musiki Muallim Mektebi” yani bugünkü konservatuarın ilk temellerini o yıllarda atmışlardır.
Nasıl oluyor da 1920’lerde karma eğitimi, yeni Türk harflerini, 1933’teki üniversite reformunu, öğretim birliğini gerçekleştirenler, yani sorunun, ülkenin kalkınmasındaki temel sorunun eğitim olduğunu görenler çok doğru işler yapmışlar da nasıl olmuş da seksen yılda biz bu sorunları çözememişiz? İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi zulmünden kaçan bilim adamları Türkiye’ye sığınıyorlar ama bugün bizim bilim adamlarımız yurt dışına gidiyorlar. İşte bunları hep birlikte sorgulamalıyız.
Yine size tarihimizden bir güzel örnek vermek istiyorum: 10 Temmuz 1921, İnegöl işgal edilmiş; 15 Temmuz 1921, Bozüyük işgal edilmiş; 17 Temmuz 1921, Kütahya işgal edilmiş ama 15 Temmuz 1921 günü Atatürk Ankara’da Maarif Kongresi’ni topluyor. Yani ülke bir yandan işgal edilirken, o, eğitime verdiği önemden hiç vazgeçmiyor. Yani siz kriz anlarınızda, borçlu olduğunuz anlarda, ekonomik problemler yaşadığınız anlarda, az köprü, az yol, az okul, az baraj yapabilirsiniz ama az eğitim yapamazsınız.
Hep birlikte şunu sormalıyız kendimize sayın milletvekilleri: Biz neden başaramadık bu yükseköğretim problemini? Neden başaramadık? Çünkü biz tartışmalarımızı bilimsel ölçütler içerisinde yapmadık, ideolojik tartışmalarla gün geçirdik, konuya bizim takım, sizin takım meselesinden baktık. İktidarlar değişince eğitim politikaları değişti. Bırakın iktidarların değişmesini, aynı iktidarın farklı millî eğitim bakanlarının farklı uygulamalarıyla karşılaştık. Gece rüyasında gördüğü uygulamaları sabahleyin uygulamaya sokan bakanlarla karşılaştık.
Nasıl bir üniversite açılmalı, nereye, nasıl açılmalı? Bence önce bunun yasasını çıkarmalıydık. Yani üzerinde MHP’nin de, DTP’nin de, CHP’nin de, AKP’nin de hep birlikte anlaştığımız, şu şu şu ölçütler sağlandığında üniversite kurulur diye bir yasa çıkarmalıydık önce.
Sayın milletvekilleri, ülkemizin bu eğitimsiz insanlar topluluğunda, eğer hâlâ bu ülkede 7 milyon okuma yazma bilmeyen insan varsa ve bunların 5 milyonu kadınsa oturup başımızı ellerimizin arasına alıp ciddi ciddi düşünmemiz lazım: Bizim dezavantajlarımız neler, avantajlarımız neler?
İşte bizim dezavantajlarımız: ARGE eksikliklerimiz, düşük nitelikli meslek eğitimimiz, altyapı eksikliklerimiz, uzun vadeli düşünce eksikliklerimiz, beyin göçü, hızlı nüfus artışı ve kırdan kente plansız göç. Bunlar bizim en büyük dezavantajlarımız.
Peki, bizim avantajlarımız var mı? Tabii ki var. Genç ve dinamik bir nüfusumuz var, iletişim ve bilişim teknolojilerini kavrayabilecek, yeniliklere açık genç bir nüfusumuz bizim en büyük avantajımız. Dayanışmacı bir sosyal yapımızın olması en büyük avantajımız ve yurt dışında belli konularda uzmanlaşmış Türk iş gücü. İşte, bunlar da bizim avantajlarımız.
Sayın milletvekilleri, bizim hep birlikte kendimize sormamız gereken soru şu: Yüksek nitelikli insan gücünü nasıl oluşturacağız? Ülkemizin rekabet gücünü nasıl artıracağız? Bilgiyi nasıl üreteceğiz ve bilgiyi teknolojiye nasıl dönüştüreceğiz? Girişimci, demokrat, sorgulayan, ulusal hedefleri olan yurttaşları nasıl yetiştireceğiz? Eğitimi, üniversiteyi, çocuklarımızın geleceğini ideolojik tartışmaların ötesinde bilimsel platformlarda tartıştığımızda bu sorunları çözeriz diye düşünüyorum.
Bunları çözeceğiz ama gördüklerim de beni doğrusu ürkütüyor. Bakınız, şimdi sizin takdirlerinize sunacağım: Geçtiğimiz günlerde Millî Eğitim Komisyonu toplantısından sonra bir yazı, Sayın Bakan imzalı: “Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunda göstermiş olduğunuz çaba ve katkılarınızdan dolayı teşekkür eder, saygılarımı sunarım.” diyor Sayın Bakan Komisyona katıldığım için. Ben Komisyon üyesiyim zaten, Komisyona katılmak benim görevim, yani teşekkürü hak edecek bir şey yapmadım burada. Bürokratlar bunlarla uğraşacaklarına… Bakın ardından da ne olmuş: Ben bir soru önergesi vermişim -şimdi bunu Sayın Bakanın takdirine bırakıyorum- diyorum ki soru önergemde: “Hukuk müşavirliğinin sınava başvuru yapan öğrencilerden sınav ücreti alınmayacağına dair görüşü ibaresi neden çıkarılmıştır? Duyuruda yapılan bu değişiklik 2010 yılında yapılacak olan sınava başvuran öğrencilerden sınav ücreti almaya yönelik midir?” Cevap: “Duyurunun okuyan herkesçe ne ifade edilmek istenildiğinin anlaşılacak açıklıkta olduğu değerlendirilmektedir.” Sayın Bakan, bu hiç yakışmadı. Bana diyor ki yani “Okuduğunu anlamamışsın.” Bu hiç yakışmadı. Bunu bürokratlarınız hazırlamış, siz de o arada imzalamışsınız okumadan, öyle düşünürsem daha rahatlarım ve ben bunu Meclis Başkanlığına bir dilekçeyle iade ettim. Ben burada millet iradesini temsil ediyorum, Sayın Bakan gibi. Ben onu denetlemekle görevliyim. Ben bir soru soruyorum, “Okuduğunu anlamıyor musun?” diyorsun. Ben okuduğumu anlıyorum hatta sizden çok daha çok okuduğumu da düşünüyorum ama bu, devlet kurallarıyla bağdaşmayan bir şeydir. Bunu Bakanlığınızın biraz da acemiliğine veriyorum. Böyle bir yazıyı iade ettiğimi bilmenizi istiyorum.
Yine, benim millî eğitimle ilgili takıldığım konulardan birisi: Millî Eğitim Bakanlığının öğretmenevleri var, neden bu Asya Termal Otelde, sürekli toplantılar burada yapılır anlamış değilim. Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası, MEGEB’le ilgili toplantı, Bilgilendirme Çalıştayı… Yani sizin öğretmeneviniz yok mu? Burayı kamulaştırmayı düşünüyor musunuz? Daha ucuza gelir. Yani bir baktım, şöyle bir taradım bugün, bütün toplantılar Asya Termal Otelde… Neden böyle oluyor, bunu Sayın Bakan herhâlde açıklayacaktır.
Yine bir başka konu, 76’ncı madde kapsamında yapılan yönetici atamaları -hepimiz biliyoruz ki- okullarda iş barışını bozmuştur. Bu atamaların liyakate bakılarak yapılmadığını hepimiz biliyoruz ve 76’ncı maddeyle yönetici atamasının yaklaşık bine yakın olduğunu biliyoruz. Bu konuda beş ayrı mahkeme yürütmeyi durdurdu, yürütmeyi durdurma kararı verdi, Sayın Bakan da bu atamaların hukuka uygun olduğunu söylüyor. Şimdi, yani, beş tane mahkeme kararı ortadayken siz illa bin tane mahkeme kararı mı bekliyorsunuz?
Siz hukukçusunuz Sayın Bakan, Millî Eğitim Bakanlığı geçtiğimiz dönemde hukukun çiğnendiği bir yer oldu, hukukun hiçe sayıldığı bir yer oldu, lütfen bunlara izin vermeyiniz.
Yine bir başka konu, bugünlerde öğretmen arkadaşlarımızı çokça ilgilendiren, sıkça ilgilendiren bir konu: Bakın, önce 2006’dan bir örnek vereyim: 2006 sonunda Bakanlık, yayımladığı bir genelgeyle, diyor ki Bakan “Öğretmenlerin ders ve ek derslerine ilişkin esaslarda sınava hiç öğrenci gelmezse o sınavda görevli öğretmene ücret ödenmez.” Konu mahkemeye gidiyor, Danıştay bu hükmün yürütmesini durduruyor. Şimdi, böyle bir şey olabilir mi? Siz öğretmene görev yazıyorsunuz, diyorsunuz ki: “Şu gün saat 10.00’da sınavda görevlisin.” 10 tane de çocuk kalmış, o sınava girecek. Öğretmen geliyor, sorularını hazırlıyor, tutanağını tutuyor, orada bekliyor, hiçbir çocuk gelmiyor, diyorsunuz ki: “Öğrenci gelmedi, sana ders ücreti vermem.” Bu angaryadır. Bu angaryadır. Böyle bir şey olur mu? Öğretmen oraya gelmiş, sorularını hazırlamış. Gelseydi çocuklar. Devlet bu kadar ucuz işlerle, devlet bu kadar ufak işlerle uğraşmaz. Zaten geçim sıkıntısı içinde öğretmenlerimiz, aldıkları ücret zaten 1 milyar 200 milyon lira civarında. Yani siz öğretmene diyeceksiniz ki: “Öğrenci gelmezse sana ders ücreti ödemem.” Böyle bir mantık olamaz değerli arkadaşlar.
Yine son günlerde yaşadığımız, Personel Genel Müdürlüğünün İstanbul Millî Eğitim Müdürlüğünün istediği görüşe istinaden yazdığı bir yazı var, o da şu: 2009/36 no.lu genelge. Diyor ki… Biliyorsunuz, lise son öğrencilerine kırk beş gün izin veriliyor. O derslere… Öğretmenler okula gidiyor ama bu lise 3’lerin, lise sonların tümü izinli değil ki. Yani bu son kırk beş günden önce, kırk beş gün devamsızlık hakkını tamamlayan öğrenciler var. Onlar geliyor. O hakkını tamamlamayanlar, son günlerde, son kırk beş günde izinli sayılıyor, gidiyor. Öğretmenler orada bekliyor, okulda bekliyor. Diyorsunuz ki: “Ben öğrencilerin bir kısmına izin verdim, sen okula gel…”
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKANBuyurun Sayın İnce, konuşmanızı tamamlayınız.
MUHARREM İNCE (Devamla)Yani açıkçası şu: Son sınıf öğrencilerinin tümünü tatil ilan eden bir genelge değil bu, sadece o izni kullanmak isteyenlere yönelik uygulanan bir emir. Ve siz, okulda öğretmeni orada tutacaksınız, okula gelmek ve yıllık planına göre hazırlığını yapmak zorunda kalacak öğretmen, o gün o saatte okulda olduğuna göre, siz hangi hakla öğretmenin ders ücretini kesiyorsunuz?
Bu da mahkemeden dönecektir. Bu yanlıştan vazgeçin diyorum ve hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
38 konuşma daha · 23 Haziran 2009