Bankalar kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yap.iliş.kan. tas. (s.sayısı : 301 )
İstanbul Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 27. Birleşim · 2. yasama yılı · 11 Aralık 2003 · 1.768 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Muharrem Karslı (AK Parti), 11 Aralık 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 27. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BANKALAR KANUNU İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAP.İLİŞ.KAN. TAS. (S.SAYISI : 301 )); konuşma 1.768 kelime.
Muharrem Karslı (AK Parti, İstanbul). “Bankalar kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yap.iliş.kan. tas. (s.sayısı : 301 )”. TBMM Genel Kurulu, 27. Birleşim tutanağı, 11 Aralık 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/muharrem-karsli-22-2003-12-11-bankalar-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yap-ilis-kan-tas-s-s (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA MUHARREM KARSLI (İstanbul)Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Bankalar Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı üzerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
Bu, Meclisi ikinci selamlayışım oluyor. Birinci konuşmam yarıda kaldı, bendeniz de böylece İmar Bankası İmarzedelerinden biri haline gelmiş oldum. (AK Parti sıralarından gülüşmeler, alkışlar)
Konumuz bankalar olduğuna göre, biraz, bankalar ve bankaların ekonomideki yeri ve önemi üzerinde durmak istiyorum. Bankalar, modern ekonomilerin vazgeçilmez kurumları, ekonomiyi düzene sokan, ekonomiye işlerlik kazandıran kurumlardır. Bankaların en önemli fonksiyonu; birincisi, küçük halk tasarruflarını toplayıp, yatırılabilir büyük fonlara dönüştürmek; ikincisi, bu fonları krediler veya iştirak yoluyla yatırımlara dönüştürmektir. Bir emmebasma tulumba gibi tasarrufları mevsimden mevsime, coğrafî bölgeler ve sektörler itibariyle sektörler arasında tevzi etmek, tasarruf fonlarına mobilite sağlamak, sermayeye mobilite sağlamak, bankaların en önemli görevleri arasındadır.
Ayrıca, bankalar, diğer bankacılık hizmetleri yoluyla ve özellikle akreditifler ve teminat mektuplarıyla, itibara ve güvene dayalı işler ve işlemler yaparlar. Mevduat toplamak, zaten, bizatihi bankaların güvene dayalı fonksiyonlarından biridir.
Bankalar, bu kadar önemli kurumlar olarak, ekonomiyi yöneten ve yönelten kurumlar olarak, bu güven ve itibarı titizlikle korumak zorundadırlar. Oysa, ülkemizde, bazı bankalar, bunun tam tersini yapmışlardır. Bu güven ve itibarın korunması için Bankalar Kanununun getirdiği sınırlamalara uyulmamıştır. Bankalar, bunu, bazen iyi niyetle yapmışlar ve sadece grup şirketlerine sınırsız malî destek sağlamak amacıyla hesapsız ve plansız krediler vermişlerdir; daha sonra, bu krediler geri dönmeyince, bankalar batmıştır. Bazen de bilinçli olarak kurulan tabela şirketlerine büyük krediler verilerek, büyük paralar batırılmış, daha doğrusu, batmış gösterilerek zimmete geçirilmiştir.
Bütün bunlar klasik banka hortumlama yöntemleri olarak yakın geçmişimizde sıkça görülmüştür. Ülkemizde, tasarruf mevduatlarına tanınmış olan sınırsız mevduat garantisi nedeniyle, bellibaşlı özel sektör gruplarından bazıları tarafından, sırf kendi grup şirketlerine para aktarmak ve sınırsız ve teminatsız kredi vermek için özel bankalar kurulmuştur. Bu bankaların hâkim ortakları ile yöneticileri, yaptıkları gerçeğe uymayan reklamlarla, mevduat sahiplerinin ilgi odağı haline gelmiş ve kapı arkalarında yapılan yüksek faiz anlaşmalarıyla, halkın paralarının mevduat olarak toplanması sağlanmıştır. Bu paraların tümü, banka kaynakları olarak, kendilerine, eş ve çocuklarına ve yakın akrabalarına, kendi off-shore bankalarına, çoğunluğu, sadece kâğıt üzerinde varlığı bulunan tabela şirketi veya posta kutusu adresli grup şirketlerine kredi olarak, her türlü taşınır ve taşınmaz mal edinmeleri için aktarılmıştır.
Son birkaç aydır üzerinde konuşup durduğumuz İmar Bankası olayı ise, çok farklı bir postmodern hortumlama olayıdır. Burada, klasik hortumlama yöntemleri, grup şirketlerini kayırma gibi eylemlere ilaveten, şeytanın aklına gelmeyecek işler yapılmıştır. Devlet Hazinesi adına halka satılan hazine bonoları uzun süredir kâğıda basılmadığından, halka, sadece, kasa makbuzu ile hayalî hazine bonosu satışları yapılarak katrilyonlar zimmete geçirilmiştir.
Bilindiği gibi, bundan beş altı yıl öncesine kadar, belki, on yıl öncesine kadar hazine bonoları kâğıda basılıyordu, basılmış olarak satılıyordu, bankalara tevzi ediliyordu. Bankalar satış karşılığında, fiilen, fizikî olarak satış karşılığında bunların paralarını tahsil ediyordu; ama, baskı masraflarından kurtulalım derken, bugün, katrilyonlarca zararın altına girilmiş bulunuluyor.
Dünyanın en büyük bilgisayar uzmanlarına banka için özel programlar yaptırılarak, mevduatın azı kayıtiçi, çoğu kayıtdışı olarak toplanmıştır. Bundan bankanın ne kârı oluyor; iki kârı oluyor. Bir defa, bunu, düzgün bir şekilde yaptığı zaman, bankaya 100 lira yatırmaya gelen bir vatandaştan alınan paranın 10 lirası kayıtiçi olarak bilgisayara giriliyor; 90 lirası kayıtdışı olarak bilgisayardaki şifreli, gizli hesaba naklediliyor; böylece, sadece 10 lira alınmış gösteriliyor. Bu 10 lirayla ilgili vergiler devlete ödeniyor, vatandaştan tahsil edildiği halde diğer 90 liraya ait vergiler, bankanın ve banka yöneticilerinin cebinde kalıyor. Ya böyle yapılıyor ya da devlete ödenmeyen vergiler, faizin üzerine bindirilerek, bu banka tarafından mevduat sahiplerine yüksek faiz ödenmesi imkânı sağlanmış oluyor. Böylece, bu banka, diğer bankalara nazaran vergi avantajı elde ederek bir haksız kazanç ve haksız rekabet yolu açmış oluyor.
İmar Bankasının başını çektiği bu işlemlerde, ayrıca, bir de off-shore mevduat meselesi var. Off-shore mevduat nedir, önce bunun üzerinde biraz duralım. Bir bankaya gittiğiniz zaman, sahip olduğunuz mevduatı, parayı bankaya mevduat olarak yatırırsınız. Banka, bunu, normalde, dahildeki firmalara ikraz eder, aldığı faizin bir miktarını, masrafları, kârı ve vergiler için keser, geri kalanını size mevduat faizi olarak öder. Off-shore bankacılıktaysa, bankaya götürüp yatırdığınız para o banka tarafından kullanılmaz, ikraz edilmez, çoğunluğu körfez ülkelerinde bulunan, özellikle, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi yerlerde bulunan off-shore bankalarına mükerrer mevduat olarak devredilir, o bankalar bu paraları değerlendirir, verdikleri krediden faiz alırlar ve off-shore bankalara mevduat devreden bankaya bir faiz devrederler. Şimdi, o bankalar, ne ikraz ederken aldıkları faizden vergi ödüyorlar ne de İmar Bankasına verdikleri mevduat faizinden vergi ödüyorlar; çünkü, bu paranın ikraz edildiği, kullanıldığı, yatırıldığı ülkelerde vergi diye bir şey yok; buralar bir vergi cennetidir. Vergi devreden çıktığı zaman, tabiî ki, mevduat sahiplerine çok daha yüksek faiz ödeme imkânı oluyor; bu, işin yasal şekli.
Fakat, İmar Bankası örneğinde gördüğümüz gibi, off-shore mevduat diye bir şey yok; belki, kısmen var, kısmen yok. Mevduat off-shore bankalarına yatırılmış gibi gösterilerek, böyle bir vergi avantajı sağlanmak suretiyle, yine bankacılıkta haksız bir rekabet imkânı kazanılmış olunmaktadır ki, bu, işin biraz daha iyi niyetli tarafı. Aslında, belki de, off-shore mevduatı diye bir şey hiç yok. Off-shore mevduat yatıran vatandaşların paraları, şirketin sahiplerine veya bankanın grubundaki şirketlere ucuz, bedava bir finansman olarak verilmektedir.
Böylece, bugüne kadar rastlamadığımız, bugüne kadarki banka hortumlama işlerinde -ki, son üç dört yıl içinde 20 tane banka, hortumlanarak batırılmıştır- görmediğimiz çok yeni, çok değişik bir hortumlama usulü önümüze çıkmış bulunuyor. Böylece, bu banka, kendisine yatırılan; ama, kayıt dışında sakladığı paralar için müşterilerine mevduat cüzdanları veriyor; müşteriler, mevduat cüzdanlarıyla devletten paralarını geri istiyorlar. Belki, olmayan mevduat; çünkü, ellerinde hesap cüzdanları vardır, o tarihte imza yetkileri sirkülerde bellidir; eski tarihle istedikleri kadar mevduat hesap cüzdanlarını tanzim edip, müşterilerinin ya da tanıdıklarının, yakınlarının, fabrikalarındaki işçilerin ellerine verip, bunu alın, gidin devletten paranızı isteyin diyerek, kendi ceplerine attıkları parayı devlete ödettirme hesapları içindedirler. Böylece, devletin mevduat karşılığı olarak, garanti karşılığı olarak ödediği paraların ne kadarı mevduat sahiplerine gidecek, ne kadarı patronların cebine gidecek; bu, bilinmiyor, bilinmesi de mümkün değil.
Peki, devlet bu tuzaklara düşmeli mi?! Anlattığım sebeplerle, bütün bu bankaların Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devrine veya bankacılık faaliyetini yapma ve mevduat kabul etme izinlerinin kaldırılmasına ve iflas yoluyla tasfiyelerine karar verilmiştir.
Ülkemizde bankacılık faaliyetlerini yürüten bankaların kabul ettikleri mevduat tutarları üzerinden alınan primlerin toplanmasından oluşan Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kaynaklarının, Fona devredilen veya iflas yoluyla tasfiyesine karar verilen bankalardan alacaklı olan mevduat sahiplerinin, bu alacaklarını karşılamaktan çok uzak olduğunun belirlenmesi üzerine, Fon, kendisine yönetim ve denetimi devredilen bankaların, bu alacak ve borçlarını kanunî halef olarak üstlenmiştir; ancak, Fon kaynaklarının mevduat sahiplerinin alacak taleplerini karşılamakta çok yetersiz olduğu anlaşılınca, Fona, devlet hazinesinden borçlanma senetleri verilerek, Merkez Bankası kaynaklarından borçlanması sağlanmış; böylece Fon, çok yüksek tutarlarda borçlanmak zorunda kalmıştır.
Fonun batık banka alacaklarını tahsilde hukukî açıdan yetersiz kalması karşısında, batık bankanın hâkim ortaklarının, yönetici ve yakınlarının geçersiz, muvazaalı işlemlerle üçüncü kişilerin mülkiyetine ve kullanımına geçirilen tüm malları ile hak ve alacaklarının daha emin, hızlı ve istikrarlı takibini sağlamak amacıyla, Fonun bu alacaklarının tamamının devlet hazinesine kanunla intikalinin sağlanması gerektiği, bu yönde yasal düzenleme yapılmasının kaçınılmaz bir zaruret haline geldiği anlaşılmıştır ve bu kanun tasarısıyla yapılacak olan bütün düzenlemelerin ana gerekçesi de budur.
Bütün bu sebeplerle, kanunen Hazineye intikal eden, Fona devredilen batık banka alacaklarının dava, takip ve tahsili için, sorumlu banka sahip ve ortakları, yöneticileri ve yakınları, bunlarla muvazaalı ve işbirliği içinde faaliyette bulunduğu açıkça belli olan üçüncü şahıslar hakkında, kendilerine haksız ve hukukî dayanaktan yoksun olarak aktarılan banka alacaklarıyla ilgili olarak Fon tarafından açılmış ve açılacak davalar ile yapılacak cezaî ve hukukî takiplerde Maliye Bakanlığı Baş Hukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğünü temsilen hazine avukatlarının görevlendirilmesi bu tasarı hükümleriyle gerçekleştirilmek istenmiş ve tasarıda bu yönde hüküm ve gerekli düzenlemeler getirilmiştir.
Elbette, bütün bu olup bitenlerin soruşturma ve kovuşturma konusu yapılarak her şeyin günışığına çıkarılması gerekiyor. Zira, Türk Halkı, kendisini krizlere ve fakirliğe mahkûm eden bu yolsuzluklardan ve hortumculardan hesap sorulmasını hassasiyetle bekliyor.
Bu Meclisin gelip toplanması ve halktan aldığı oylarla burada bulunması, aslında bu ve buna benzer sebeplere dayanmaktadır.
Hortumlanan özel bankaların devlete ve dolayısıyla millete maliyeti 30 - 40 milyar dolar civarındadır. Bir de kamu bankalarının zararları var, onları saymıyorum.
Şimdi, devlet bütçesinde yıllık yatırım ödeneğinin 7 - 8 milyar dolar civarında olduğu düşünülürse, halkın hayat seviyesini yükseltecek dört-beş yıllık yatırım tutarı, böylece, birkaç aile tarafından hortumlanmış veya çarçur edilmiş bulunmaktadır. Bu parayla kim bilir kaç köyün yolu, suyu, okulu yapılır, sağlık, eğitim ve bayındırlık hizmetlerinde ne mesafeler alınırdı. Devlet garantisi yüzünden devletin ödemek zorunda kaldığı mevduat nasıl ve hangi yöntemle ödenirse ödensin, neticede bu ödemeler, hükümetin enflasyonla mücadelesinde ve krizden çıkma çabasında büyük bir handikap teşkil edecektir. Bir millete böyle bir kötülük yapılabilir mi?! Bunun vatana ihanetten ne farkı vardır?! Halktan çalınan paraların halka iadesi de hukuk usulleri kadar önemlidir; bunun için ne gerekirse yapılmalıdır. Hortumcuların elinde büyük parasal güçler vardır. Sırasında para gücüyle, sırasında medya şantaj ve tehdidiyle, gerek bürokrasiyi gerekse yargıyı işlemez hale getirmek, bunlar için zor değildir. Çok değil, 1 trilyon liraya direnebilecek kaç bürokrasi ve yargı mensubu, kaç bilirkişi vardır?! Yargıda bilirkişilik kurumu da böyle dejenere edilmiştir. Bu yüzdendir ki, bu yasa tasarısıyla, bilirkişilik kurumuyla ilgili yeni düzenlemeler yapılmıştır. Bu hastalık, yalnız ülkemizde değil, bütün dünyada yaygındır ve bütün dünyada, yolsuzlukları önlemek için, bunlara benzer yeni düzenlemeler yapılmıştır ve yapılmaktadır. Uluslararası anlaşmalarda sözü geçen bağımsız kurum ve kurulların, devlet tüzelkişiliği şemsiyesi altında, devlet adına etkin gözetim, denetim ve düzenleme görevlerini yapacakları için, idarî ve malî özerkliğe sahip olmalarının gerekmediği, sadece her türlü etkiden uzak karar alabilmeleri bakımından, kurul üyelerinin görev süreleri boyunca hâkimlik teminat ve bağımsızlığından yararlanmaları açısından "hâkim" unvanıyla görev yapmalarının gerekli olduğu öngörülmüştür.
Özellikle 1994 Uluslararası Genel Hizmet Sözleşmeleri (GATS) hakkındaki çerçeve anlaşmanın 1 Ocak 1995 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Birliği Bankacılık Komisyonu ile Avrupa Birliği üyesi Avrupa ülkeleri, malî piyasalarda hizmet veren baş aktör niteliğinde olan bankacılık sektörünün faaliyetlerini, bir yandan bankalara para yatıran tasarruf mevduatı sahiplerini korumak, diğer yandan birer itibar kurumu olan bankaların istikrarlı ve güvenli şekilde malî piyasalardaki varlıklarını devam ettirmelerini teminat altına almak için, yeni düzenlemelere tabi tutmaya başlamışlardır.
Bu cümleden olarak, Avrupa Birliği Bankalar Komisyonu, 28 Haziran 1973 tarihinden 1 Kasım 2002 tarihine kadar, bankacılık faaliyetleriyle ilgili olarak 27 adet yönergenin yürürlüğe konulmasını sağlamış, bu çalışmalara paralel olarak ve yönerge hükümleriyle uyum sağlamak için 15 üye ülkenin bankacılık mevzuatında, bankaların özsermayesinin oluşumu, bankaların konsolide gözetim ve denetimi, tasarruf mevduatlarının korunması, büyük krediler ile banka iştiraklerinin tabi olacağı esaslara ve sınırlamalara dair yeni düzenlemeler yapılmıştır.
Avrupa Birliği üyesi olmayan İsviçre'de, Avrupa Birliği üyelerinin bankacılık sektöründeki bu düzenlemelere paralel olarak ve bunlarla uyum sağlamak için, İsviçre Bankalar Kanununda 1 Şubat 1995 tarihinde çok kapsamlı değişiklikler yapılmıştır. Avrupa Birliği ülkeleriyle İsviçre'de, bankalar mevzuatında yapılan bu köklü değişiklikler yanında, haksız mal edinme, malî piyasa aracıları tarafından yapılan yolsuzluklarla mücadele için rüşvet ve yolsuzluk hukukunda, karapara aklama mevzuatlarında ve ceza kanunları ile icra ve iflas kanunlarında çok ayrıntılı düzenlemeler yapılmış, tespit olunan yolsuzluklarla edinilen her türlü mal, para, hak ve alacakların tümüne, önce...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
31 konuşma daha · 11 Aralık 2003