İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 87. BİRLEŞİM · PERŞEMBE

Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun (s.s.:487)

Oğuz Oyan

İzmir Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 87. Birleşim · 4. yasama yılı · 15 Nisan 2010 · 1.154 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma

Kaynak göster

Oğuz Oyan (CHP), 15 Nisan 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 87. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN (S.S.:487)); konuşma 1.154 kelime.

Oğuz Oyan (CHP, İzmir). “Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun (s.s.:487)”. TBMM Genel Kurulu, 87. Birleşim tutanağı, 15 Nisan 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/oguz-oyan-23-2010-04-15-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanununda-degisiklik-yapilmasina-dai (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA OĞUZ OYAN (İzmir)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dört vakıf üniversitesi kurulması üzerine karşımıza gelen bir tasarı, nur topu gibi iki tane ilave vakıf üniversitesi yavrulayarak altıya çıkmış bulunuyor. Böylece nurlu üniversitemizin sayısında en azından altı tane artışımız oluyor.

Değerli arkadaşlarım, bu üniversite kurma meselesi, özellikle de bugün burada kurduğumuz bazı üniversitelerin niteliği, bunları vakfedenlerin amacı açısından bakıldığında galiba bu vakıfları kuranların kemiklerini sızlatacak nitelikte. Yani özellikle Fatih Üniversitesi ile Bezm-i Âlem Üniversitesi için bu söylediklerimi daha fazla vurgulamak istiyorum. Yani düşünün ki Fatih Sultan Mehmet kendi sağlığında vakıf ve mülk arazilere karşı bir mücadele içine girmiş, ömrünün son yıllarında mirî araziden koparılıp… Biliyorsunuz, mirî arazi devlet mülkü sayıldığı için vakfedilemiyor, vakfedebilmek için şahsi mülkiyet olması gerekir. Ne yapılıyordu, o zamanki bu işin arkadan dolanma yöntemi neydi? Önce bir temliknameyle, bir izinle mirî arazi mülk araziye geçiriliyor, arkasından da mülk arazi vakfediliyor ve böylece evlatlık vakıflar türüyordu. Fatih’in ölümünden birkaç yıl önce bu konuyla mücadelesi söz konusudur. Ne yaptı? Sayıları çok artmış olan bu mülk ve vakıf arazileri mirî sisteme katmak için düğmeye bastı ve İstanbul’u fetheden yani Bizans’ı ya da Doğu Roma’yı sona erdiren hükümdarın gücü, o içerideki büyük mülklere vakıf ya da başka sıfatlar altında el koymuş olanların gazabından kurtulmaya yetmedi. Büyük olasılıkla bir suikasta kurban giderek 1481 yılında vefat etti.

Şimdi Fatih Sultan Mehmet’in kemiklerini sızlatırcasına burada ne yapıyoruz? Bu vakıf üniversitesi ticari amaçla kurulan, ticari amacı içinde olan, paralı eğitim yapacak olan bir üniversiteye, vakıf üniversitesine dönüştürüyoruz. Yani burada, herhâlde, ölümünden sonra bile kemiklerini sızlatacak bir durum yaratıyoruz.

Gelelim Bezm-i Âlem Vakfına. Bezm-i Âlem Vakfı, işte, yüz elli yıl önce, yüz altmış yıl önce, hatta yüz altmış yedi yıl önce kurulmuş bir vakıf. Vakfedenler burada garip gurebâya yönelik bir şey yapmak istemişler. Garip gurebâya yönelik yani, işte, yoksullara aş veya sağlık hizmeti sunsun diye bunu yapmışlar, bunu kurmuşlar. Peki şimdi ne yapıyoruz? Dün burada Sacid Bey çok güzel anlattı bunu ama tabii kimse dinlemiyor, yani kimsenin umurunda değil! Umurunda değil çünkü burada din, iman, para bir araya gelmiş durumda, bu bir araya gelince patlayıcı bir şeyler oluşuyor! 330 dönümlük arazinin 230 dönümünü alışveriş merkezine çevirin, yani bugünkü şeyin yoksullara, gariplere, gurebâya yönelik olması gereken bir kurumu böylece orada asli amacından uzaklaştırın. Yani bu mudur acaba sosyal adalet dediğimiz şey, bu mudur sosyal devlet ve bu mudur hukuk? Bu mudur hukuk çünkü bu vakfedenlerin bir kere vakfetme amacı içinde bir yüksek eğitim kurumu kurmak yok, bir. Yani ikincisi, bu arazinin kendi kullanım amaçları dışında kullanılabilecek olması daha önce de gündeme gelmiş, örneğin 1989’da YÖK bu konuda kararını geri çekmiş, hâlen Danıştayda süren üç tane dava var ve burada bir el koyma yöntemi. Üstelik bu Vakıf Gureba Hastanesini de zaten amacının dışında on yıldır kullanıyoruz -yedi yıl SSK ve Sağlık Bakanlığı, üç yıl da Vakıflar Genel Müdürlüğü- yeşil kartlıların giremediği bir gurebâ hastanesi hâline getirmişiz burayı. Yani mevcutları içinde bile çok farklı bir noktaya getirmiş ve aslında, bu hastanenin kendisini de yoksullaştırmışız, kendisini yeterli sağlık hizmeti veremez duruma da getirmişiz. Şimdi, buradan, acaba bir rant amaçlı neler yapılabilir, bunun derdindeyiz. Bu, gerçekten yakışmayan bir şeydir. Mecliste bu konunun geçecek görünmesi de yakışmayan bir durumdur. Biz buradan gene de -can çıkmadan umut çıkmaz. Biz umudumuzu kaybetmedik- en azından vicdanlarınıza seslenmeye çalışıyoruz. Yanlış yapıyorsunuz. Bu yanlıştan dönmek için hâlâ önünüzde birkaç dakika var!

Değerli arkadaşlarım, bakın, size bu vakıf üniversitesi konusunda YÖK Başkanının bir açıklamasını okuyayım. Kendisinin 23 Şubat 2010’da bir açıklaması var. Akademisyenler Birliğinin düzenlediği Üniversite Bilim Sempozyumunda konuşması var. Diyor ki Sayın Özcan, vakıf üniversiteleri arasında rekabetin çok artacağına dikkat çekiyor ve şunu söylüyor: “Maalesef çok isteyerek ve sevinç ile açmamıza rağmen üç beş yıl sonra kapanma gibi bir durum ile karşı karşıya gelebilecekler. Bir şekilde bu yıldan sonra vakıf üniversiteleri açımında da frene basmamız gerekiyor. Bu projeksiyonlarla daha fazlasını yapmak bile bile hata işlemek olur. O yüzden bu konuda da ülkece dikkatli olmamız gerektiğine inanıyorum.” Millî Eğitim Bakanı orada. Herhâlde YÖK Başkanı yoksa da temsilcileri orada.

Şimdi, tabii, YÖK Başkanı aslında çizgiyi aşmış. O bir icra memuru. İcra memuru olduğu için orada. Onun ötesinde bir söz söylemeye hakkı var mı? Yok ama arada işte kendi vicdanını kurtarmaya çalışıyor herhâlde! Yani orada bir emir kulu o. Bunu bilmeyecek olan herhâlde kimse yok aramızda. Frene basma kararını o veremez ama bu frene ne zaman basılır? Bu sene mi basılır, başka zaman mı basılır? Vakıf üniversitesi sayısı şu an 51’e çıkıyor, devlet üniversitesi sayısı 95. Bu 95’e eşitlenince mi frene basılır yoksa onu ikiye katlayınca mı frene basılır, onu bilemeyiz. Ama bunu herhâlde YÖK Başkanı da bilemez çünkü ne yazık ki o bir icra memurundan ibarettir.

Değerli arkadaşlarım, burada üniversitelerin sorunlarını esas itibarıyla bu vesileyle tartışmamız gerekiyor. Tartışıyoruz da, belki bir sonraki maddede de tekrar ben geleceğim ve tartışacağız. Ama galiba birkaç konuya, bu sorunların, en azından şimdiki konuşmamda değinerek devam edeyim.

Türkiye’de ülke gereksinimleriyle, ekonominin ihtiyaçlarıyla, ekonominin gelişmişlik düzeyi ile bu kurulan üniversiteler ve Türkiye’deki yükseköğretim politikası arasında bir uyumsuzluk var. Yani gerek YÖK Başkanı gerek burada konuşan iktidar partisi milletvekilleri, sadece bir sayısal artıştan söz ediyorlar. Gerek devlet üniversitesi gerekse vakıf üniversiteleri, bu sayısal artışla hiçbir şeyi çözemezsiniz. Dolayısıyla bir kere, öncelikle bir hedef yoksunluğu vardır. Bu hedef yoksunluğunu aşmak lazım. Hedef ve amaç sığlığından Türkiye’nin kurtarılması lazım. Türkiye’nin bir eğitim politikasına ihtiyacı var ve olmayan şey de bu.

İkincisi: Sorun alanı olarak yükseköğretimle ilgili, hem öğrenci hem öğretim üyesi kalitesi sorunu var. Öğrenci sorunu var. Öğrenci sorunu sadece sayısal bir sorun değil, sadece yığılma değil; öğrencinin eğitim niteliği, hem üniversiteye girerken niteliği düşük hem üniversiteden mezun olurken düşük, genel olarak tabii. Bazı üniversiteler daha iyi diğerlerine kıyasla, ayrı mesela ama genele baktığınız zaman hem girişte, yani ortaöğretimden gelen öğrencinin niteliği düşük hem de mezun ettiğimiz öğrencinin niteliği düşük. Bunu çözemezseniz, öğrenci kalitesini çözemezseniz üniversite neye yarar?

Tabii, öğrenci kalitesini çözmek için öğretim üyesi kalitesini çözmek lazım. Öğrencilere, şimdiye kadar olduğundan çok daha iyi barınma koşullarını sağlamak lazım, çok daha iyi burs koşullarını sağlamak lazım. Öğrencilere, özgür bir ortam içinde teneffüs etmeyi, özgür bir ortam içinde solumayı, özgür ortam içinde üniversitede tartışmayı, onların orada sadece edilgen bir alıcı değil, aynı zamanda aktif bir katılımcı olduklarını ders süreçlerine, araştırma süreçlerine, hissettirmek lazım. Ancak ve ancak böyle yapabildiğiniz zaman gelişmiş ülke üniversiteleriyle rekabet edebilir -en azından, kısmen- bir duruma gelirsiniz.

Tabii, bu ortamı, üniversiter ortamı özgürleştirmek, tabii bunu her ilde, her Anadolu ilinde yapabilir misiniz? Bu da ayrı bir meseledir tabii. Yani üniversitenin, oradaki eşrafın, oradaki cemaatin, oradaki birtakım cemaatlerin etkisi altına girdiği bir alanda siz üniversiteyi özgürleştirememişken öğrenci özgürleşebilir mi? Öğretim üyesi özgürleşememişken, öğretim üyeleri kendi aralarında tartışma yapamazken, öğretim üyeleri arasındaki hiyerarşi aşılamazken, üniversite yönetimi bir hiyerarşik yapının dışına çıkamazken…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKANBuyurun Sayın Oyan, konuşmanızı tamamlayınız.

OĞUZ OYAN (Devamla)…ne öğrencisi ne öğretim elemanı -yardımcı- üniversite yönetimine katılamazken, böyle bir dokudan özgür bir bilimsel gelişmeyi bekleyebilir misiniz? Buradan olsa olsa az gelişmiş ülkeye uygun, az gelişmiş kafalar üretirsiniz ve böylece de olduğunuz yerde patinaj yaparsınız.

İlginiz için teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

55 konuşma daha · 15 Nisan 2010

55 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook