İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 38. BİRLEŞİM · SALI

2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında

Özdal Üçer

Van Milletvekili ·

Genel Kurul, 38. Birleşim · 5. yasama yılı · 21 Aralık 2010 · 1.714 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Özdal Üçer, 21 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 38. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 1.714 kelime.

Özdal Üçer (Van). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 38. Birleşim tutanağı, 21 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/ozdal-ucer-23-2010-12-21-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 28 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

BDP GRUBU ADINA ÖZDAL ÜÇER (Van)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlayarak, partim ve şahsım adına hazırlamış olduğum konuşmayı, aslında millî eğitim bütçesine vurgu yapmadan önce bütçeyi genel değerlendirerek temelde biçimlendirmek istediğimi vurgulamak isterim.

Bir ülkede hazırlanan bütçenin en önemli özelliği onun sayısal verilerinden ziyade adaletli dağılım biçimidir. Ülkenin gelişmişlik koşulları ve zaman içerisindeki sayısal verilerin değişkenliği de göz önünde bulundurulduğunda sayıların büyümüş olmasından ziyade hazırlanmış olan bütçeyle ekonomik sorunların giderilmiş olması ana önem arz eden konudur. Maalesef sayılar ne kadar abartılı bir şekilde büyütülmüş olsa da ya da abartılı bir şekilde büyümüş olsa da, geçen yıla, bir önceki yıla kendini katlamış olsa da ya da abartılı istatistiki değerlendirmelerle böyle şaşaalı bir sunumla sunulsa da, nasıl ki 2010 ve daha önceki yılların bütçeleri ülkenin ekonomik sorunlarını çözemediyse, 2011 bütçesi de aynı niteliktedir, ülkenin hiçbir ekonomik sorununu çözemeyecek düzeydedir.

Millî Eğitim Bakanlığının bütçesine de bakıldığında, yine sayısal verilerin bir önceki yıla ya da daha önceki yıllara göre artırıldığı vurgulansa bile, aslında millî eğitim kurumsal yapısı içerisinde yapılması gereken zorunlu harcamaların dışında yeterliliğe sahip bir bütçe olmadığı gözlemlenecektir. Zorunlu harcamalarının dışına çıkamayan bir bütçe, eğitim gibi bir toplumun yaşamının en önemli olgularından biri olan bir alanda gelişimi sağlamak noktasında başarıyı sağlayamaz.

Eğitimin önemine vurgu yapmak için herkes çok şey söylüyor. Eğitim, bir toplumun medeni toplumlar içindeki yerinin en önemli göstergelerinden biridir. Eğitimle ilgili istatistiklerimizin tümüne bakalım ve bu inceleme sonucunda ülkemizdeki eğitim istatistiklerinin tümünün OECD ülkelerinin ortalamalarının dışında olduğu açıkça görülecektir. Yani öğrenciye verilen eğitim kalitesinden tutun öğrencinin eğitim ortamı, okulların koşulları, eğitim emekçilerinin çalışma koşulları, eğitim emekçilerinin ücretleri, eğitim emekçilerinin yaşam koşulları, öğrenci velilerinin eğitime katkısı ve benzeri durumlarla değerlendirildiğinde, ülkemiz, kendisini yarış içinde hissettiği diğer ülkelerin çoğuna göre en geri sıralardadır.

Eğitim kurumlarının sorunlarını dile getirmeye kalkarsak, bizim, sadece bir yıl Genel Kurulda bu konuları tartışmamız gerekir. Okul öncesi eğitim kurumlarından tutun yüksek öğretime kadar o kadar müthiş sorunlar yaşanmaktadır ki, öğrencilerimizin, çocuklarımızın, gençlerimizin yaşadıkları sorunları görmezden gelen bir hükûmet bugün de mevcuttur. Nasıl ki daha önceki hükûmetler eğitim sorununu çözememiş ve eğitim sorununu bir keşmekeşe dönüştürmüşse 2002’den bugüne kadar iktidar olan AKP Hükûmeti de hiçbir eğitim sorununu çözmemiştir.

Okul öncesi eğitim ortamında yapılan yatırımlardan bahsedilir. Allah aşkına, nerede görülmüştür, hangi ülkede görülmüştür, dört ve altı yaş arası okul öncesi eğitim çağındaki çocuklar “sabahçı, öğlenci” diye okula gitsinler, sabahın köründe kalkıp okula gitsinler? Çoğu o psikolojiyle artık okuldan soğuyor, ilköğretimde hakeza. Sınıf başına düşen, derslik başına düşen öğrenci sayısı, öğretmen başına düşen öğrenci sayısı eğitim öğretim kalitesinin en önemli göstergesidir. Bugün Türkiye’nin her yerinde sadece nüfusu az olan çevrelerin okullarının dışında öğrenci sayısı 40’ın üstündedir, sınıftaki öğrenci sayısı. Ama gelin görün ki Avrupa Birliği uyum süresi içinde öğrencilere bu şekilde koşullar sağlanmışken, bazı köylü, çiftçi vatandaşlarımız köylerinde hayvancılık yapmak üzere ahırlarını gösterip kredi başvurusunda bulunduklarında, onların hayvanlarının alacakları oksijen miktarı hesaplanarak kredi miktarları belirleniyor. Şimdi bu ülkede hayvanların yaşam koşullarına yönelik tedbirli yaklaşımlar maalesef çocuklarımıza ve gençlerimize yönelik gösterilmiyor.

Özel eğitim kurumlarında, yaygın eğitim kurumlarında, yükseköğretim kurumlarında, ortaöğretim kurumlarında öğrencilerin yaşamış oldukları sorunları, eğitimle ilgili, sosyal manada yaşamış oldukları sorunları dile getirmeye kalksak bize, değil Meclis oturumu, yasama yılı bile yetmeyecektir.

Okulların genel olarak yaşamış olduğu sorunların dışında bir de bölgesel farklılıklar söz konusudur. Bölgesel istatistikler karşılaştırıldığında, eğitim istatistikleri açısından en geri düzeyde bulunan illerin, son yirmi ile bakıldığında, bölge illeri olduğu görülecektir. Eğitim yatırımlarıyla övünüldüğü bir süreçte Van’dan örnek vermek isterim: Van’daki derslik başına düşen öğrenci sayısı 40’ın altında değildir, 45’in üstündedir ki, bazı sınıflarda, daracık sınıflarda 70 kişilik öğrenciler aynı sınıfta ders görmektedir. Bu durum hem o öğrencilere büyük bir haksızlık hem de o öğrencilere ders vermeye çalışan öğretmenlere büyük bir haksızlıktır.

Eğitim kurumlarının ticarileştiğinden bahsediyoruz, evet. Eğitim kurumlarında öğrenciler mağdur olmakta, eğitim kurumlarında eğitim emekçileri mağdur olmakta ama eğitim kurumlarıyla ticari ilişkiler içerisinde bulunan, örneğin taşımalı eğitim sistemi içerisindeki servislerden tutun, yemek firmalarına kadar, mal alım satım işlerindeki ihalelere giren firmaların yandaş olmasının gözetilmesine kadar birçok sorun yaşatılmaktadır. Örneğin, okullarda öğrencilerin kullanacağı tebeşir yokken, okullarda kullanılacak tebeşirlerin maliyeti bile öğrenci velilerine yüklenirken, milletvekillerine veyahut da siyasilere yakın firmalar tarafından millî eğitim kurumlarına lüks model arabalar satılmaktadır. Bunlar ülke ekonomisinin, herkesin ortak kazanımı olan ülke gelirinin ve herkesin ortak düzeyde vergileriyle oluşturduğu bu gelirin adaletsiz dağılımı, haksız dağılımı ve birilerine peşkeş çekilişi anlamındadır.

Tabii, biz bunları söylediğimizde birçok kişi alınıyor, darılıyor. Özellikle de bu işi yapanlar daha farklı bir şekilde kendini ifade etmeye çalışıyor ama bunun böyle olmadığı, bu haksızlığın var olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bir bütçenin en önemli özelliklerinden bir tanesi, en önemli niteliği onun denetlenebilir oluşu ve haksızlığa, usulsüzlüğe, yolsuzluğa mahal vermeyişiyle ilgilidir ama ülke ekonomisine en büyük zararı veren yolsuzluklar bu Hükûmet döneminde üst düzeye gelmiştir ve maalesef çocuklarımızın eğitimine harcanması gereken millî gelir de yolsuzluklara malzeme olmuştur.

Eğitim emekçilerinin sorunlarına baktığımız zaman; hizmetli, memur, YURTKUR, ÖSYM, YÖK personelleri, öğretmen ve öğretim görevlilerinin hepsinin ortak bir özelliği var, hepsinin de almış olduğu maaşlar yoksulluk sınırının altında hemen hemen, hatta birçoğu açlık sınırının altında. Böyle bir gelirle yaşamaya mahkûm ettiğimiz bu emekçiler, yaşamaya mahkûm edilen bu emekçiler yarın bu Hükûmetten hesap sormazlar mı? Ki sormalıdırlar. Eğitim konusunda hizmet veren eğitim emekçileri özlük haklarının iyileştirilmesini beklemektedir. Örneğin hizmetliler ne yolluk alıyorlar ne yevmiye alıyorlar hatta idari işlemlerinin çoğunu keyfî bir şekilde, yöneticilerin keyfiyetiyle yürütmeye çalışıyorlar. Özlük haklarının hiçbirini tam olarak kullanamıyorlar. Öğretmenler, maaşlarından tutun ek ders ücretlerine kadar, hiçbiri bu konudan memnun değil. Memurlar, aldıkları maaşlar ve kendilerine uygulanan mesai ücretleri açısından çok büyük haksızlıklara uğramaktadırlar. Bu bütçe bu sorunlara çözüm getirdi mi? Öğretim görevlilerinin özlük sorunlarını çözebiliyor mu, ekonomik sorunlarını çözebiliyor mu? Hayır. Hükûmet ekonomik sorunları çözmezden önce özlük sorunlarını çözebilmelidir ki ekonomik sorunların da çözümü ardılında gelsin ama bunların, ne özlük haklarının sorunları çözüldü ne de ekonomik sorunları çözülüyor.

Evet, Hükûmetin çok klişe sloganları oluyor: “Efendim, biz Hükûmete geldiğimizde 400 lira maaş alan öğretmenler şu an 1.300 lira maaş alıyorlar. Yüzde 300 oranında bir artış var.” Bu matematik kandırmacasını dile getirmek artık size puan kaybettirir çünkü siz iktidara geldiğiniz zaman 400 lira maaş alan bir öğretmen 100 lira kira ödüyordu, maaşı yüzde 300 arttı ama siz iktidara geldiğiniz günden bugüne, bugün itibarıyla, bir öğretmen en az 500 lira kira ödüyor, kirası yüzde 500 arttı.

Benzin ve benzeri tüketim mamullerinin uğramış olduğu zamlardan da bahsetmeyeceğim. Yani 2002’den 2011’e kadar AKP Hükûmeti bütün ekonomik vaatlerinde sınıfta kaldı. Bunu eğitim emekçilerinin raporlarına dayanarak söylüyoruz ama eğitim emekçileri özlük haklarıyla ilgili basın açıklaması yapıldığında üzerlerine gaz bombaları yağıyor ve onlara Başbakan, bakanlar diyor ki: “Onlar öğretmen değillerdi, onlar memur değillerdi.” Öğrenciler de parasız eğitim hakkı talebinde bulununca onlara da gaz bombaları, coplar yağıyor, onlar da öğrenci olarak kabul edilmiyor.

Peki, bu ülkenin emekçisi, öğrencisi, eğitimcisi kimler? AKP’li olmayanların dışında kimsenin yurttaşlık hakkı yok mu? Ama gelinen süreçte ekonomik sorunlar kıskacında boğulan bir halk yoksullaştıkça yoksullaşıyor. Oysa, bu Hükûmetin yola çıktığı günden itibaren “3Y” teorisinden bir “Y”si de yoksullukla mücadeleydi. 2002’den bu yana, yoksul gittikçe yoksullaştı, Hükûmet yandaşları bir grup da gittikçe zenginleşti.

MEHMET NİL HIDIR (Muğla)Gelir 10 bin dolar...

ÖZDAL ÜÇER (Devamla)Bu 10 bin doları gören kaç kişi var, bunu saymak lazım. Kişi başına düşen millî gelirin 10 bin olduğuyla övünüyor arkadaşımız da... Kaç kişide 10 bin dolar var, halka sormak lazım.

Ayrı bir konu İLKSAN. Kurulduğu günden bugüne yolsuzluklara malzeme olan, yolsuzluklara mahal veren ve birçok durumda çok kabul edilemez gündemlerle kamuoyunun gündemine giren İLKSAN’ın bir an önce lağvedilmesi ve eğitim emekçilerinin haklarının yasal faiziyle ödenmesi gerekiyor.

Öğrenci sorunlarına geldiğimizde: Öğrenciler hem okudukları eğitim kurumları itibarıyla hem ailelerinin ekonomik sorunları itibarıyla yaşam mücadelesi veriyorlar sosyal anlamda. Yoksulluğun pençesinde okumaya çalışan öğrenciler parasız eğitim hakkı talep ederken, coplanırken, birileri de çocuklarını Amerikalarda okutabiliyor ya da özel vakıf üniversitelerinde okutabiliyor. Bu çelişki aslında Hükûmetinizin sonunu getirecek bir çelişkidir çünkü koca bir halk bu konuda Hükûmetinizi artık sorguluyor. Belki yedi sekiz yıldır bu konuda birtakım umutları besliyordu ama o umutlarının son eşiğine gelmiş durumdalar.

Burslar konusunda... Üniversite öğrencilerinin bütününe karşılıksız burs verebilmek varken, onları kredi borçlusu hâline getiren bir hükûmet programı karşımızda. Bu ülkenin ekonomisi, bütün öğrencilere, ilköğretim, okul öncesi, ortaöğretim ve yükseköğretimde bütün öğrencilere karşılıksız burs verebilecek bir ekonomiye sahipken, hiçbir zaman böyle bir sosyal adım atılmadı.

Birçok öğrenci ekonomik nedenlerden dolayı okula gitmeme kararı aldı. Ben bir öğretmen olarak buna çok yakından tanık oldum. Birçok, ilköğretimde çok başarılı öğrenci ortaöğretime devam edemedi. İlköğretimden sonra ortaöğretime devam edememesinin gerekçesini de şöyle izah ediyorlardı: O çocuklara “Sen niye okula gitmiyorsun?” dediğimde, “Benim ailemin maddi durumu kötü. Ben okursam onlara yük oluyorum. Ben ayrıyeten çalışıp ailemin ekonomisine katkıda bulunmak zorundayım.” deyip okuldan uzaklaştı. Bu ülkenin gerçekliğidir bu. Bu, politik anlamda bir kaygıyla söylenmiş bir şey değil, öğrencilerin hepsinin yaşamış olduğu sorunlardır. Bu sorun, Ardahan’da da yaşanıyor Tekirdağ’da da yaşanıyor, İzmir’de de yaşanıyor Van’da da yaşanıyor, Sinop’ta da yaşanıyor Hatay’da da yaşanıyor ama bu bir gerçektir ki en çok da bölgemizde yaşanıyor.

Asimilasyon merkezi olan YİBO’lar kapatılmalı. Ki YİBO’ların ekonomik gerekçelerle kurulmuş olduğu ifade ediliyor ama YİBO’ların maliyeti, normal okulların maliyetinin 4-5 katıdır. Yani burada bu ekonomik kıyaslamayla da anlaşılır ki YİBO’lar asimilasyon sağlamak için, YİBO’lar çocukları anne baba şefkatinden uzaklaştırmak için, aile değerlerinden uzaklaştırmak için yapılmış. YİBO’ların tamamını taşımalı eğitim sistemine dönüştürdüğümüzde ülke ekonomisi kâr edeceği hâlde, bugüne kadar böyle bir adımın atılmamış olması, asimilasyon konusunda Hükûmetin ne kadar ısrarcı olduğunun göstergesidir. Ki YİBO’ların ne kadar çirkef olaylarla anıldığını geçtiğimiz günlerde hepimiz yakından takip ettik.

Demokratik bir ülkede eğitimin olmazsa olmaz koşulları, bilimsel olmasıdır, ekonomik anlamda fırsat eşitliğine ve imkân eşitliğine mahal verebilir olmasıdır, ana dilde eğitimin yapılabiliyor olmasıdır. Ama ülkemizdeki eğitim panoramasına baktığımızda, devlet, kamu giderleriyle eğitim ihtiyaçlarını karşılamıyor, aksine bütün yükü öğrenci velilerine yüklemeye çalışıyor ve ülkemizde, özlük hakları, bilimsel eğitim ve ekonomik hakları konusunda protestolarını dile getiren eğitim emekçileri coplanıyor; parasız eğitim hakkı talebinde bulunan gençlerimiz coplanıyor. Onlar için de “Onlar öğrenci değildi, polisi dövdüler.” deniyor. Ana dilde eğitim hakkı talebinde bulunan bütün herkes dışlanıyor ama bu ülkede eğitim ticaretçileri, eğitim sektöründe ticaret yapanlar gittikçe kalkınıyor. Böyle bir bütçe adil değildir, bu bütçeyi kabul etmek de mümkün değildir. Ülkemizde, umuyorum ki adil, demokratik bütçeler hazırlanır, bilimsel, demokratik eğitim ortamları hazırlanır ve en önemlisi de, ülkemizin en önemli gündem konularından biri olan ana dilde eğitim ve ana dilde kendini ifade etme sorunu çözüme kavuşur. Çünkü, ana dil bütünleştirir, bölmez. Ana dilde “Ne mutlu Türk’üm.” diyen çocuklar değil “…”(x) diyen çocuklar eğitimde verimli olur. Biz bu demokratik talepleri dile getirirken…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

(x) Bu bölümde, Hatip tarafından Türkçe olmayan bir dille birtakım kelimeler ifade edildi.

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

36 konuşma daha · 21 Aralık 2010

36 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook