Radyo ve televizyonların kuruluş ve yayın hizmetleri hakkında kanun tasarısı ile bayındırlık, imar, ulaştırma ve turizm, avrupa birliği uyum komisyonu raporu hk. (568)
Manisa Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 47. Birleşim · 5. yasama yılı · 5 Ocak 2011 · 2.145 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma
Kaynak göster
Şahin Mengü (CHP), 5 Ocak 2011 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 47. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: RADYO VE TELEVİZYONLARIN KURULUŞ VE YAYIN HİZMETLERİ HAKKINDA KANUN TASARISI İLE BAYINDIRLIK, İMAR, ULAŞTIRMA VE TURİZM, AVRUPA BİRLİĞİ UYUM KOMİSYONU RAPORU HK. (568)); konuşma 2.145 kelime.
Şahin Mengü (CHP, Manisa). “Radyo ve televizyonların kuruluş ve yayın hizmetleri hakkında kanun tasarısı ile bayındırlık, imar, ulaştırma ve turizm, avrupa birliği uyum komisyonu raporu hk. (568)”. TBMM Genel Kurulu, 47. Birleşim tutanağı, 5 Ocak 2011. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/sahin-mengu-23-2011-01-05-radyo-ve-televizyonlarin-kurulus-ve-yayin-hizmetleri-hakkinda-kanun-ta (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA ŞAHİN MENGÜ (Manisa)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Kanun Tasarısı üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyeti saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, iletişim özgürlüğü, ülkemizde insanca yaşamanın, saydam bir yönetime kavuşmanın ve demokratik sistemin temel koşullarındandır. Halkın doğru haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkının bir aracı olan yazılı, görsel ve dijital medyanın temel işlevi ise iletişim özgürlüğünün sağladığı özgürlük ve sorumluluk alanının en iyi şekilde değerlendirilerek gerçekleri tarafsız bir biçimde kamuoyuna yansıtmaktır. Doğru haber alma, doğruları ve gerçekleri bilme, doğru bilgilenme hakkı demokrasinin gereğidir. Ancak maalesef sekiz yıllık iktidarınız döneminde yandaş ve baskı altına alınmış medya sayesinde demokrasinin bu gereği yok edilmiştir. Devri iktidarınızda eli kalem tutanlar zindanlarda çürütülürken eli kanlı katiller maalesef dünden itibaren başlayarak sokağa salınmaya başlanmıştır. Yüce Meclis çatısı altında küçük hesaplarınızın sonucu, bu eli kanlı katiller kimleri, nerelerde katledeceklerinin de planını yapmaya başlamışlardır. Bu eli kanlı katilleri sokağa salıverdikten sonra yandaş ve baskı altına alınmış medyanın susturulması yetmezmiş gibi, bir de RTÜK iyice iktidarın sopası hâline getirilmek istenmektedir. Tasarı ile RTÜK, bir sansür kurumu hâline getirilmek istenmektedir. Oysa burada ön plana çıkması gereken, sektördeki geniş alanın düzenlenmesidir. Ancak düzenleyici vasıf tasarıda son derece zayıftır. Sansürcü denetleme baskısı açıkça kendini göstermektedir.
Tasarının gerekçesine baktığınız zaman, 19 Aralık 2007’de yürürlüğe giren Avrupa Birliği Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri Yönergesi’ne uyum sağlanmasının amaçlandığı ileri sürülmektedir. Söz konusu yönerge incelendiğinde, üye devletler görsel-işitsel medya hizmetlerinin yeni ruhsat ve idari izin mekanizmalarına bağlanmaması konusunda uyarılmasına rağmen, tasarı bu yayın türünü denetim ve izleme altına alarak görsel ve işitsel medyayı baskı altına almaktadır.
Bu yüce Meclisin huzurlarında bundan evvel Ulusal TV’nin başına gelenleri burada anlatmıştım. İşte bu işi ruhsata, belli izinlere bağladığınız zaman yani Avrupa Birliği yönergelerinin dışına çıkarak izne bağladığınız zaman Ulusal TV’nin başına gelenler gelir yani siyasi iktidarın hoşlanmadığı yapılar bir türlü yayın hayatına istediği şekilde geçemezler. O nedenle bu yönerge sırf siyasi iktidarların, otoriteyi elinde bulunduranların bunu yapmasını engellemek için getirilmiştir.
Bu tasarının en büyük eksiklerinden biri de Kurulun tek gelir kaynağı televizyon reklamlarından alınan pay olmasına rağmen, çok enteresandır ki hiçbir televizyon kuruluşu bu Kurul içinde temsil edilmemektedir yani velinimet olan televizyon-medya kuruluşları bu Kurul içinde temsil edilmemektedirler. Aslında RTÜK’te toplumdaki tüm kesimlerin temsil edilmesi gerekmektedir. İletişim fakülteleri vardır, medya kuruluşları vardır, gazeteciler cemiyetleri vardır, teknik konularda özelliği olan, örneğin iletişim-bilişim sektörünün ünlü sivil toplum kuruluşları vardır. Bunların hiçbirisi yoktur. Sadece siyasi ve parlamentonun içinden gösterdiği, parlamentonun grubu olan partilerin gösterdiği adaylardan kurulan bir örgüt söz konusudur. Bu nasıl bir mantıktır ki hemen şunu da söyleyeyim: Bu yanlış yapılırken maalesef benim partim de bu yanlışın içinde olmuştur. Bu bir yanlıştır. Bunun evvela şiddetle ve süratle değiştirilmesi gerekmektedir. Yanlıştan dönmek bir erdemdir.
Değerli milletvekilleri, tasarı genel havası itibarıyla RTÜK’ün yetkilerini gerek yönetim gerekse yayın denetimi açısından daha güçlendiren bir durumdadır. Yayınları durdurma yetkisinin RTÜK’e verilmesi ifade özgürlüğünü sınırlandırıcı bir tutumdur. Yayınlarda sansür veya ön denetime kesinlikle müsaade edilmemesi gerekir. Bu konuda sadece uluslararası normlarda yargı denetimine bağlı kalınmaktadır. İleride de anlatacağım, biz Bakanlar Kuruluna, Başbakana ve ilgili bakana doğrudan yayın durdurma hakkını veriyoruz. Dünyanın başka bir uygar ülkesinde böyle bir şey söz konusu olmaz.
Değerli milletvekilleri, tasarıda özel radyo ve televizyon kuruluşlarında, bir medya hizmet sağlayıcı kuruluşta toplam yabancı sermaye payı ödenmiş sermayenin yüzde 50’sini geçemeyeceği hüküm altına alınmıştır yani yüzde 50’ye kadar yabancı sermayeye açıyorsunuz. Bakın, cebine 2-3 milyar dolar koyan bir yabancı sermaye, Türkiye’deki bütün ağırlıklı yayın kuruluşlarını ele geçirir. Yüzde 50’ye ortak olmak demek… Çünkü bu hükmü getirdiğiniz zaman bunların tamamı İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında işlem gören şirketlerin hisseleridir. Orada 3 kişiye daha hisse aldırdığı zaman siz bir yabancı sermayeyi dilediği şekilde bir televizyon kuruluşunu yönetme hakkını sağlarsınız. Ne koyarsanız koyun, isterseniz bunlara bir altın hisse verilmeyeceğini de hükme koyun, anonim şirketler hukukunda değişiklik yapın, medya şirketlerine bazı sınırlamalar getirin ama yüzde 50 sınırını getirdiğiniz andan itibaren Menkul Kıymetler Borsasına kota edilmiş şirketlerin hisselerinin kimin eline geçtiğini takip etmeniz mümkün değildir. Böyle olduğu zaman da o şirketin yabancılar tarafından tamamına hâkim olunmasını engelleyemezsiniz. Yine tekrar ediyorum: 2-3 milyar dolardır bütün bunun maliyeti. Yani bir Amerikalı sermayedar, bir İngiliz sermayedar gelirse buraya, cebinde de 3 milyar dolar parası varsa Türk medya hayatının iflahını keser.
Bakın, başka bir şey var. Avrupa Birliği ülkelerine bakıyorsunuz. Avrupa Birliği üyesi olmadan evvel hiçbir Avrupa Birliği ülkesi yabancı sermayenin yüzde 50’yle sınırlandırılacağına dair bir şey getirmemiş, izin vermemiş buna. Ne zaman vermiş? Avrupa Birliği üyesi olduktan sonra diğer Avrupa Birliği ülkelerinin sermayeleri için bunu getirmiş. Biz daha Avrupa Birliği üyesi değiliz ama biz yüzde 50 sermaye sınırını getiriyoruz. Ama bu yüzde 50 sermaye sözü sade aldatmaya yönelik. Biraz evvel de belirttiğim gibi, Menkul Kıymetler Borsasındaki harekete mâni olamadığınız sürece yüzde 50’yle bütün piyasaya hâkim olurlar. Değerli milletvekilleri, bu düzenlemeyle –demin, biraz evvel de söyledim- 2-3 milyar doları koyan bütün medyaya hâkim olacaktır.
Tasarıda -maddelerde tabii ileride daha çok tartışacağız, daha çok anlatacağız- böyle belli başlı, çok çarpıcı yanlışlar var. Örneğin tasarıda bölge müdürlükleri kapatılıyor, temsilcilikler hâline getiriliyor. Çok değil, 2003 yılında aynı uygulama yapıldı, 2003 yılında bölge müdürlükleri kapatıldı. İrticai ve bölücü faaliyetlerin yayınlarının artması sonrasında altı ay sonra tekrar geri getirdik. Şimdi, bugün bu değişikliği yaparak yani bölge müdürlüklerini kaldırarak -gene temsilciliklere dönüyorsunuz- irticai ve bölücü faaliyetlerin azalacağına mı inanıyorsunuz veya bu yayınların yapılmayacağına mı inanıyorsunuz? Bu yayınlar yapılacak, gene bundan bu sıkıntılar doğacak ve tekrar geri döneceğiz. Ama aslında tabii bununla yapılmak istenen, bütününe baktığınız zaman tasarının, tasarıda bir yeniden kadrolaşma, yeni bir kadro yaratma mantığının yattığını görüyorsunuz. Bu bir kadrolaşma hareketinin yöntemidir. Oraları kapatırsınız, buraları kapatırsınız, oradaki teknik arkadaşlara çok düşük sıfatlar verirsiniz, yeni kadrolar yaratırsınız, bambaşka insanları getirirsiniz. Olabilir ama bunun bedeli sonra çok ağır oluyor. Bir devletin altı ay sonra yaptığı bir kanundan dönmesi… O anca faşist düzenlerde olur, Kenan Evren mantığıyla olur, “Yaparız, kötüyse sonra değiştiririz.” mantığıyla olur. Bu, parlamenter sistemin doğru çalıştığı ülkelerde olmaz, olmaması gerekir çünkü o zaman yasayı ciddi tartışarak, konuşarak düzenlersiniz, yapmadığınız zaman bu sonuçlar çıkar.
Bu analog yayıncılıktan gene sistemde bir sayısal yayıncılık ilkesine geçiliyor. Temel mantığa bakarsanız, şu andaki siyasi iktidarın temel mantığı buna tamamıyla bir ihale konusu olarak bakıyor. Yani nasıl bir ihale yaparız, nasıl para alırız, işte ona nasıl yaparız? Ama burada hiçbir şekilde bir olayı bütünüyle görüp bir teknolojik patlamanın sonuçlarına doğru bir hareket yok. Bütün Avrupa 2014’ten itibaren sayısal yayıncılığa geçecek. O nedenle, şimdiden bunu bir ihale mantığı içinde görmeden, ciddi bir şekilde tekrar ele almak mecburiyetindeyiz.
Biz bunları burada söylüyoruz, elbette biliyoruz ki bunların hiçbir tanesi değerli arkadaşlarımız tarafından nazarıitibara alınmayacak. İleride önergeler de vereceğiz değişiklikler için, nasıl olsa Komisyon “Katılmıyorum.” diyecek, Hükûmet “Katılmıyorum.” diyecek, hiçbir tanesi yerine gelmeyecek ama biz bunları burada tarihe not düşmek için söylüyoruz.
Şimdi, bakın, bu tasarıda ne de eksik? Sadece bizimle alakalı değil, bizim söylediklerimiz değil, 2006, 2007, 2008 Devlet Denetleme Kurulu raporlarında tek tek sayılmış, yapılması gereken değişiklikler belirtilmiş. Bunların da hiçbir tanesi burada yerini almamış. Hiçbiri yok veya çok azı yerine getirilmiş. Devlet Denetleme Kurulu o tarihlerde, yani özellikle 2007’den itibaren Sayın Cumhurbaşkanının, yani Sayın Abdullah Gül’ün yönetiminde ve denetiminde. O bakımdan, yani o raporlarda bir kötü niyet aramaya da hakkımız yok ama o raporlarda da getirilen hiçbir şeyi yerine getirmemişiz.
Şimdi, başka bir şey daha var, bu tasarıya baktığınız zaman hem televizyon hem radyo düzenlemesini aynı yasa tasarısı içinde yapmışız. Bu sadece bu İktidarın veya bu kanun tasarısının günahı değil, eskiden beri gelen bir günah ama Avrupa Birliğine baktığınız zaman, Avrupa Birliği uyum yasalarında radyo ve televizyon ayrı ayrı hüküm altına alınır, ayrı ayrı yasaları vardır. Aslında bunun en doğrusu, bir genel çerçeve yasanın içinde bu her kurumu ilgilendiren, her iletişim kurumunu ilgilendiren, yani radyoyu, televizyonu, yazılı basını ilgilendiren, konuları ayrı ayrı yasalarla düzenlemekte fayda vardır çünkü “radyo ve televizyon” dediğiniz zaman aynı kurumlar, aynı müesseseler değildir. Burada bir karmaşaya yol açıyoruz. Asıl tehlikeli ve önemli olan budur.
Şimdi, Başbakanın ve görevlendirdiği bakanın yayın durdurma hakkı var. Önceki hâlde de bu vardı. Yani ilk defa bu kanun tasarısıyla geliyor demiyorum ama Başbakana ve bakana hiçbir mahkeme kararına başvurmadan doğrudan doğruya bir yayını yasaklamak hakkını tanımak sansüre yol açmaktadır.
Şu hakkı tanıyabilirsiniz: Sayın Başbakan veya Başbakanın görevlendireceği bir sayın bakan doğrudan mahkemeye böyle bir konuda yayın durdurmak için, karar için başvurabilir. Bu çok doğaldır çünkü o bir mahkeme denetimi demektir ama burada yapılmak istenen... Yani “Kanunun eski hâlinde de var olması bu ayıbı ortadan kaldırmaz.” diye bunun için söylüyorum. Yani siz diyorsunuz ki bir masum insana “Ben seni suçlu ilan ettim. Sen bir kere suçsuz olduğunu git mahkemede ispat et.” Vallahi her şey ispat edilir de bir insanın kendinin suçsuz olduğunu ispat etmesi kadar zor bir şey yoktur. Onun için, temel mantık yargıda neyin üstüne kurulur? Suçlamanın üstüne kurulur. Yani suçlayacaksınız, sen şunu yaptın, bunu yaptın diyeceksiniz. Yoksa “Sen bunu yapmadığını ispat et.” diye bir şey dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir hukuk mantığında yoktur.
Artı, arkadaşlar, çok enteresan, bence bu ileride sadece bir kelime olarak baktığınız zaman “Ne farkı var Ceza Kanunu’nda da böyle deniyor.” gibi bir mantık akla gelebilir. Bu müstehcenlik ve pornografi. Bu ikisinin arasında çok önemli bir ayrım vardır. Müstehcenlik başka bir şeydir, pornografi çok farklı bir şeydir. Pornografi hakikaten çocuklarımızı korumamız gereken şiddet kadar önemli ve çocukların korunması gereken iki kavramdır. Şiddetten çocukları uzak tutmak için televizyon yayınlarında nasıl hassas davranmamız gerekiyorsa, hatta bazı televizyon kuruluşları zamanında, çok daha evvel, hiç bu konular konuşulmadığı zamanda dahi kendi kendilerine kararlar almışlardı “Kanlı görüntüleri vermeyeceğiz.” diye. Bu nedir? Bu şiddete karşı bir kendi doğal mekanizmasıdır. Ama pornografi dediğiniz şey, bir müstehcenlikle çok farklı şeylerdir. Müstehcenlik çağdan çağa, toplumdan topluma değişen bir kavramdır. Sanat içinde de müstehcenlik olabilir, sinema sanatında da müstehcenlik olabilir. Burada felsefe hocalarım var, onların önünde bunları söylemeyi… Tabii beni bağışlasınlar. Ama pornografi bazı dürtüleri harekete geçiren, çocukların seyretmemesi gereken, bazı sapkın görüntüleri ortaya koyan şeydir. Şimdi, müstehcenlik dediğiniz zaman kimin, nasıl, nerede bu engele mâni olacağını tarif etmeniz mümkün değildir. İşte bu sansüre yol açar. Herhangi bir sinema sanatında, herhangi bir görsel sanatta bir olaya müstehcen dersiniz, doğrudur, müstehcendir ama pornografik değildir. Yani o sahne ister görsel basında olsun, ister radyoda olsun, nasıl olursa olsun, anlatımda veya görüntüde eğer cinsel dürtüleri, sapkın dürtüleri tahrik etmiyorsa o sanatın konusu olabilir ama pornografi hiçbir şekilde bir sanatın konusu olmaz. Onun da belki kendi içinde sanat olan tarafı vardır ama o toplumu ilgilendiren bir konu değildir. Toplumu ilgilendiren sadece iki olayın birbirinden çok farklı olmasıdır.
Şu söylenebilir: “Efendim, Türk Ceza Kanunu ‘müstehcenlik’ diyor.” Ama Türk Ceza Kanunu müstehcenlik dediği zaman Yargıtayın olayları yorumlama şansı vardır, olaya yorum getirir, tarif eder çünkü doğrudur, kavramı geniş koyarsınız, yaşayan bir şey olduğu için hukuk, yargı bunu kendi tanımı içinde çözer ama bir kamu kurumuna, bir kurula siz “pornografi ile müstehcenliği” dediğiniz zaman bunun hesabı yoktur.
Şimdi, bir başka çok önemli konu: Reçetesiz ilaçların ticari amaçla piyasaya sürülmesi. Değerli arkadaşlar, bu çok tehlikeli bir olay. Hatırlayacaksınız 1996’da, 2003’te, 2009’da yine bunlar Türkiye'nin gündemine geldi. O zaman Eczacılar Odası Başkanlığı bu iş için mücadele etti. Mahkeme kararlarıyla bu durduruldu. Çünkü siz bir insan sağlığını, ilaç satışını ruhsatsız dahi satılsa bir ticari meta olarak ve bu reklamlardan elde edilecek paydan RTÜK’ün daha çok para kazanması mantığıyla bakarsanız çok yanlış yaparsınız. Mahkeme kararları yasayla geçilmeye çalışılıyor. Mahkemeler bu yasama organının düşmanı değildir. Mahkemeler karar verirken toplumun gereklerine uyumlu kararlar verirler. Yani bir ilacın ruhsatsız satılıyor olması bunun televizyonlarda reklamının yapılmasını icap ettirmez. Bir aspirinin dahi nasıl kullanılacağının içindeki prospektüste doktoruna sor diye söylüyorsa sizin bir ilacın reklamına izin vermemeniz gerekir bu ilaç reçetesiz satılsa dahi.
Değerli arkadaşlarım, yasanın tümüne baktığınız zaman hakikaten hepimizi çok sıkıntıya sokacak, çok ciddi sorunların olduğu, tek tek maddelere geçildiği zaman daha net görüşlerimizi ortaya koyabileceğimiz bir yasal düzenlemeyle karşı karşıyayız. Muhalefetin söylediği şeyler her zaman bir düşman söylemi değildir. Muhalefet en azından burada siyasal iktidarı oluşturan, çoğunluğu oluşturan partiler kadar yasama faaliyetine katkıda bulunmak ister ama üç buçuk yıllık Parlamento hayatımda şunu gördüm: Hiçbir şeyi uzlaşarak çözmedik, hiçbir şeyi tartışarak çözmedik. Dışarıda kapının önünde oturup konuştuğumuz zaman birbirimize bazı şeylerin ne kadar doğru olduğunu söyleyip içeri girdiğimiz zaman maalesef hepimiz emir komuta zinciri içinde parmakları indirdik ve kaldırdık. Burada sayın komisyon üyeleri, sayın iktidar “katılmıyoruz” dediği zaman, ben milletvekili arkadaşlarımın neye katılıp katılmadıklarını bildiklerine inanmıyorum, neye parmak kaldırdığımızı da bilmiyoruz. RTÜK gibi çok önemli bir yasayı tartışıyoruz, salondaki sayımız 50 kişiyi geçmiyor.
Bu RTÜK’ün düzenlediği ekonomik alan, çimento üretimi değil, makine üretimi de değil, bir ülkenin kültüründen, sanatından, güvenliğinden, her şeyin yer aldığı, çok önemle üstünde durulması gereken bir konu, ama söylüyorum, işte, 50 kişiyle konuşuyoruz.
Hemen şu söyleniyor: “Türkiye'de yasama komisyonlarda yapılır.” Kimse kimseyi kandırmasın, orada buradan farklı bir şey mi oluyor? Belki sayıca buradan daha çok oluyoruz, eksiklerimiz de olsa -bazen bazı arkadaşlarımız katılamıyor, bugün benim katılamadığım gibi- ama sonunda çoğunluğun söylediği oluyor. Yani biz bir şeyi tartışmıyoruz, muhalefet de bir şey söylüyor, doğrudur mantığıyla hareket etmiyoruz. Bu yasada da aynen öyle, içeride söylediğimiz hiçbir şey düzeltilemedi. Yani şu yasa yapılırken, şu Parlamentoda, bazı kurumların da aday gösterip seçtirilmesini getirseydik, bu kurulu daha demokratik bir hâle getirseydik çok mu zarar verirdik? Yani iletişim fakültelerinin yayınını bile engelledik.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
66 konuşma daha · 5 Ocak 2011