Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanunun ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılması hakkında (s.s.486)
Konya Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 77. Birleşim · 4. yasama yılı · 24 Mart 2010 · 1.858 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Sami Güçlü (AK Parti), 24 Mart 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 77. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUN İLE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.486)); konuşma 1.858 kelime.
Sami Güçlü (AK Parti, Konya). “Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanunun ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılması hakkında (s.s.486)”. TBMM Genel Kurulu, 77. Birleşim tutanağı, 24 Mart 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/sami-guclu-23-2010-03-24-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanunun-ile-bazi-kanun-ve-kanun-hukm (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA SAMİ GÜÇLÜ (Konya)Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; yükseköğretimle ilgili gündeme gelen Türk-Alman Üniversitesinin kurulmasıyla ilgili kanun tasarısıyla ilgili olarak AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.
Bu konuyla ilgili olarak daha baştan, yükseköğretimle ilgili genel bir değerlendirme yaparak girmek, normal olarak hepimizin yaptığı bir yaklaşım tarzı. Dolayısıyla ben de yükseköğretimle ilgili düşüncelerimi ifade edeceğim ve gelişmeleri ortaya koymaya çalışacağım.
Üniversiteler, tarih boyunca bilginin üretildiği, yorumlandığı, zenginleştirildiği, eleştirildiği ve aktarıldığı kurumlardır. Üniversiteler için çok yaygın olarak söylenen bir kavram, bilgi için inşa edilen kurumlardır, uygulama ve yarara yönelik amacın da ötesinde, doğru bilgi peşindedirler. Bu üniversite kavramının ne kadar evrensel, ne kadar önemli olduğunu da ortaya koyar uygulama ve yarara yönelik amacın da ötesinde, doğru bilgi.
Üniversite, bu büyük amaç doğrultusunda bilgiyi üretir, sunar, yayar. Dört fonksiyon üniversitenin misyonudur âdeta. Hepimizin bildiği, özellikle akademisyenlerin araştırma faaliyeti, eğitim-öğretim, topluma danışmanlık ve yayın yapmak suretiyle bunlar gerçekleşir. Bu fonksiyonlarıyla üniversiteler, toplumun geleceğini derinden etkileme potansiyeline de sahiptirler. Üniversitelerin fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için en başta, evvela, akademik özgürlük ve üniversite özerkliğine sahip olması gerekmektedir.
Dünyada üniversiteler konusunda çok önemli çalışmalar ortaya koyan UNESCO, üniversitenin taşıması gereken üç temel özelliğe vurgu yapar. Bunlardan birincisi bilgiyi bilgi için elde etmek, ikincisi farklı görüşlere hoşgörülü olmak ve siyasi, ideolojik müdahalelerden özgür olmak. Üniversite eğer gerçek anlamda üniversite olma amacındaysa bilgiyi bilgi için ve onun da ötesinde, ideolojik ve siyasi müdahalelerden uzak olarak bu fonksiyonunu yerine getirmeli. Özgürlük ve adalet ilkelerini, insan onurunu ve dayanışmayı eğitim ve araştırma yoluyla ilerletme yükümlülüğüne sahip olmak ve uluslararası düzeyde yardımlaşmayı geliştirmek de üniversitenin taşıması gereken bir başka özelliktir.
Değerli arkadaşlarım, bu açıdan baktığımızda -gerçekten de üniversitelerin niçin önemli olduğunu- eğer bu fonksiyonlarını yerine getirebilir, bu temel özellikleri üzerinde taşıyabilirse bir toplum için oynayabileceği rol hepimizin gözünü kamaştıracak kadar parlak olur.
Dünyadaki gelişmelere de kısaca değinmek istiyorum bu vesileyle. Evvela, dünyanın gelişmiş ülkeleri başta olmak üzere bütün ülkeleri 21’inci yüzyılda üniversitelerle ilgili yoğun bir arayış içindedirler ve geçmişe göre çok farklı öncelikler belirlenmiş ve ortaya çıkmıştır.
Âdeta 21’inci yüzyılın yükseköğretimde ortaya çıkan yeni trendleri şu başlıklar altında sıralanabilir: Evvela, bilgi yoğun bir toplumla karşı karşıyayız, dolayısıyla yükseköğretimdeki gelişmeler bu amaca yönelik olmalıdır.
Artan bir talep söz konusudur. Sürekli bir eğitim ihtiyacı doğmuştur. Öğrencilerde geçişler dolayısıyla bir hareketlilik mevzubahistir. Artan bir talep vardır ve yükseköğretim büyük ölçüde çeşitlenmiştir.
Klasik disiplinler yanında çok kültürlü eğitim, yönetimdeki klasik meslektaşlık yerine girişimci üniversite, topluma duyarlılık, akreditasyon ve kalite süreçleri, küresel ölçekte diplomaların denkliği, devlet-üniversite ilişkilerinde değişen paradigmalar. Bunlar gerçekten de dünyada yeni üniversiteler oluşturulması konusunda büyük arayışların en önemli mihenk taşları olarak karşımıza çıkmakta.
Dünyada, 20’nci yüzyılın sonunda karşılaştığımız teknoloji, küreselleşme ve rekabetin zorladığı dünyada, bütün alanlarda olduğu gibi, yükseköğretim alanlarında işte bu yeni arayışlar bütün toplumların gündemini işgal etmiştir ve Avrupa Birliği, elli yıl süreyle dünyada öncülüğünü yaptığı üniversite konusundaki avantajını kaybetmiş, bunu başta Amerika Birleşik Devletleri’ne kaptırmış ve ekonomik alanda da bunun etkisini görmüş ve yeni üniversite anlayışını oluşturmak üzere Avrupa Birliği Yükseköğretim Alanı ve Bologna Süreci’ni başlatmıştır ve bunu öyle bir kavramla ifade etmiştir ki yükseköğretimle ilgili bu çalışmalarının sonunda hedeflediği önemli nokta, rekabet edebilir dünyanın en rekabetçi ekonomisini elde etmek ve o hedefe ulaşmayı bu vesileyle sağlamak istemektedir ve bunun için tarihler belirlemiş, Avrupa Birliğine dâhil ülkeler ve etkisi altında olan ülkeler de bu Bologna Süreci’ni giderek, sürekli olarak güçlendirmiş ve ekonomik yönden de arzu ettiği gelişmeyi bu yükseköğretimde sağlayacağı gelişmelerden hız alarak gerçekleştirmeyi umut etmektedir.
Ülkemize gelince. Tarihî süreç itibarıyla Avrupa’nın en eski üniversiteleri Bologna ve Sorbonne üniversiteleridir. Bizim tarihî sürecimizde ise bu bin yıllık üniversitelerden az da olsa daha önceki dönemde yani 1067’de Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ün kurmuş olduğu Nizamiye medreseleri bir bakıma dünyada üniversitelerin, kendi tarihimiz bakımından ise Türk üniversitelerinin başlangıcıdır. Ama cumhuriyet dönemine gelecek olursak, cumhuriyet döneminde evvela bununla ilgili olarak devraldığımız bir üniversitemiz vardır. 1923-24 döneminde, bu bir üniversitemizdeki fakülteler ve birimleri, yüksekokulları o günkü isimleriyle ifade etmeye, teker teker saymaya gerek duymayarak dokuz yükseköğretim biriminin bulunduğu bu zaman diliminde bizim 2.914 öğrencimiz ve 307 öğretim elemanımız vardır 1924 yılı itibarıyla.
Cumhuriyet döneminde yükseköğretimle ilgili beş önemli düzenleme yapılmıştır. Hepsi de bir reform ve üniversite hamlesi amaçlıdır. Bunların dönemleri 1923-46 dönemi, 1933 üniversite reformunu kastediyorum; 1946-60 dönemi, 1946’da yeni Üniversiteler Kanunu ve Ankara Üniversitesinin kurulmasını; 1960-73 dönemi, 1960 sonrası Anayasa ve üniversitelerle ilgili düzenlemeler; 1973-81 dönemi, 73’teki 1750 sayılı Kanun; 1981-2010 dönemi ve bu dönem içerisinde de 1981 yılındaki Yükseköğretim Kanunu.
Çok değerli arkadaşlarım, bu dönemlere baktığımızda yükseköğretimle ilgili düzenlemelerin 1933, 1946, 1960, 1973 ve 1981 yıllarında Türk yükseköğretimindeki sorunları çözmek için kapsamlı düzenlemelerin yapıldığına şahit oluyoruz ve bu dönemler 1933 ve 1946 tek parti dönemi, çok partili döneme geçişle birlikte bir farklılaşma, iyileşme dönemi, 1960 askerî darbe dönemi, 1973 müdahalenin akabinde meydana gelen gelişme, yine askerî müdahale, 1981 yine askerî müdahaleden sonra.
Türk yükseköğretiminin çok önemli olduğunu benden önceki konuşmacı arkadaşlarım dile getirdiler, ben de bir akademisyen olarak aynı düşünceye sahip bir insanım ama yükseköğretimle ilgili düzenlemeler, görüldüğü gibi, buradaki tarihî akışı içerisinde de söylediğim gibi, hep kritik zamanlarda ve askerî dönemlerden sonra ancak yapılabilmiştir. En çok eleştiri 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na yapılmıştır. Yüzden fazla değişiklik yapılmış ama bununla ilgili konuda henüz yükseköğretimle ilgili arzu ettiğimiz anlamda bir yapı oluşturulamamıştır. Bununla ilgili değerlendirmeme ilerleyen zaman içinde değineceğim.
Sorun nereden kaynaklanmaktadır? Çok soyut olarak bu konuyu biraz tartışmak istiyorum sizlerle, ifade etmek istiyorum düşüncelerimi. En temel sebep Türk yükseköğretimi ve sadece Türk yükseköğretimi değil, Türkiye’nin temel problemlerinin çözümünde bence en temel sebep güven duygusu eksikliğidir. Bu güven duygusunun eksikliğini üniversiteyi ilgilendiren yönü itibarıyla söylüyorum: Bir, üniversitede yetmezlik; ikincisi, aydın toplum veya üniversite-toplum arasındaki değerler çatışması ve üçüncüsü, sorunun mahiyetinin doğru algılanmamasından kaynaklanan bir yönü. Dolayısıyla bizim bugüne kadar yükseköğretim konusunda bir çözüm üretemememizin, özellikle 1980 sonrasında bütün siyasi partiler, düşünce ekolleri bu konuda eleştiriler getirmesine ve farklı tasarılar öne sürmesine rağmen bir çözüm üretemememizin sebebini, ben en başta bu güven duygusunun eksikliğine bağlıyorum. Sadece bu konu değil, diğer temel konularda da bunun eksikliğini genel olarak yaşıyoruz.
Üniversitelerimizin bu taşıdığı bir kısım rahatsızlıklar ve onu bir reform süreci içerisinde iyileştirme konusundaki müdahalelere rağmen üniversitelerimiz bu süre içerisinde çok önemli de başarılar elde etmişlerdir. Bu başarılarla ilgili birkaç ana noktaya özellikle temas etmek istiyorum. Evvela, Türkiye'nin, Türk ekonomisinin, Türk toplumunun, Türk eğitim sisteminin ve diğer bütün sektörlerin yetişmiş insan gücü ihtiyacını yine Türkiye’deki üniversiteler karşılamıştır. Bu kendi başına çok takdire değer bir hâldir, gelişmedir.
İkincisi, çok daha önemli bir konu olduğunu düşünüyorum: Kendi diliyle eğitim yapan gelişmekte olan ülkeler kategorisindeki tek ülke Türkiye’dir ve bu hem sosyal bilimler hem teknik alanlar hem sağlık alanları dâhil olmak üzere modern zamanların yeni bilim alanları ve öne çıkan eğitim-öğretim faaliyetleri içerisinde de hiçbir gecikmeye mahal bırakmadan bu alanlarda yükseköğretim faaliyetimizi sürdürme imkânına kavuşmuşuz.
Bunun sağlamış olduğu en önemli avantaj şudur: Bizim, özellikle cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ve daha zor olan zaman dilimlerinde -ekonomik olarak- insan gücünü yetiştirme konusundaki gösterdiğimiz gayret ve hassasiyet bugün bu başarıyı sağlamıştır ve belki, 2003’ten itibaren kurduğumuz çok sayıda üniversitenin en temel gerekçesi, kendi diliyle yükseköğretimi gerçekleştirme imkânına sahip bir öğretim kadrosuna ulaşmış olmak ve bunu yetiştirme konusunda bir tecrübe kazanmış olmaktır.
Bir başka husus: Yükseköğretimin her alanında “Biz bu alanda bir eğitim yapıyoruz ama acaba bu eğitimin niteliği nedir, kalitesi nedir?” dediğimizde, çok eleştirdiğimiz bu yükseköğretimde ulaştığımız nokta -uluslararası bir mukayese yapacak olursak- kabul edilebilir bir seviyededir. Bunun çok somut bir ölçüsü yoktur ama bize göre -şahsıma yönelik olarak söylüyorum- kendi şahsi gözlemime göre ve bu konuda akademisyen arkadaşlarla yaptığımız değerlendirmeye göre bunun en açık belirtisi, Türkiye’de lisans eğitimini tamamlamış öğrencilerimizin yüksek lisans için, lisansüstü çalışmalar için Avrupa’ya, Amerika’ya veya başka ülkelere gittiklerinde göstermiş oldukları başarıdır. Eğer Türkiye’deki eğitimin bu temel altyapısı arzu edilen seviyede olmasaydı ve bu ülkelerde okuyan öğrencilerle kısa sürede telafi edilebilir bir eksikliği taşımasaydı bu arkadaşlarımızın gitmiş oldukları ülkelerde çok başarılı olması ve master ve doktoralarını yaparak dönmeleri mümkün değildi ama çok yüksek oranda bir başarı olduğunu biliyoruz. Bu, bize, Türkiye’deki mevcut eğitimin bir bakıma kabul edilebilir bir noktada olduğunu, sorunlara rağmen belli bir seviyede olduğunu gösteriyor. Bu, aynı zamanda…Türkiye’de yeni kurulan üniversitelerin de geçmişteki o hamle dönemlerini dikkate alırsak 1982’lerde, 92’lerde yeni açılmış sayıları on sekiz-yirmi iki civarındaki üniversitelerin kuruluş döneminde de benzer kaygıları dile getirmiştik. Şimdi, 2003-2010 yılları arasında kurulan üniversitelerimizde düşündüğümüz endişeler ve kaygıların, bir bakıma, bu misalle bir nebze olsun bir çözüm yoluna girdiğini gösteriyor. Bununla ilgili, tabii ki tartışmayı çok daha farklı bir açıdan, farklı bir zamanda, değişik bir zaman aralığında yapmak mümkündür.
Bir başka gelişme: Anadolu’da yükseköğretimde bilimsel faaliyeti Türkçeyle yapmış olmanın sonucu olarak ortaya çıkan bir husus var ki o da Türk dilinin, belki tarihinin en önemli ve en gelişmiş zaman şeridini yaşıyor olmasıdır. Bunun birçok sonuçları var, yansımaları var, en önemlisi ise Türkçeyle yazan bir düşünürümüzün, bir yazarımızın Nobel Edebiyat Ödülü almasıdır, birçok akademisyenimizin uluslararası alanda ödüller almasıdır, başarılar sağlamasıdır. Bunların düşünce mantığı Türkçe üzerine oturmaktadır ve birçoğu Türkçe yazmaktadır.
Bu konuyla ilgili olarak söyleyeceğimiz beşinci başarı, mevcut üniversitelerimizdeki öğrenci, öğretim üyesi, öğretim elemanı sayısındaki gelişmeler, okullaşma oranındaki gelişme ve dünya yayın endeksindeki gelişmedir.
Bütün bu hususla ilgili olarak bir mukayese yapacak olursak şöyle söyleyebiliriz: 1923’te bizim 1 üniversitemiz vardı, 81’de 19, 2010 yılında 139 üniversitemiz var şu an. Bu süre içerisinde öğretim elemanı sayımızdaki gelişme ise şöyledir: 1923’te 307 öğretim elemanı, 1981’de 21 bin, 2010’da yaklaşık 100 bindir. Öğrenci sayılarımız ise bu yıllar itibarıyla 2.900, 237 bin ve 2 milyon 750 bin civarındadır. Son 81 ile 2010’u mukayese ettiğimizde üniversite sayımız 7 kat, öğretim elemanı sayısı 5 kat, öğrenci sayısı 10 kat bir artış göstermiştir. Öğrenci sayımızın büyük talebe rağmen, 10 kat artışa rağmen hâlâ yükseköğretimde okullaşma oranımızın arzu edilen seviyeye gelmediğini ama büyük bir artış sağladığımızı da ortaya koymaktadır bu gelişme. Dolayısıyla hem Millî Eğitim Bakanımıza hem Yükseköğretim Kurulumuz yetkilileri üzerine düşen görev, özellikle bu son dönemde açtığımız üniversitelerimizin öğretim elemanı ihtiyacı konusunda bu gelişme tablosunun biraz daha dikkatle, özenle iyileştirilerek artırılması, özellikle yurt dışına gönderilen 5 bin öğrenci projesi, lisansüstü çalışmaları için gösterilen öğrenci projesinin bu konuya önemli bir katkı sağlayacağını ama bunun desteklenmesinin gerektiğini ifade ediyorum.
Üniversitelerimizle ilgili bir önemli gelişmeyi de bugün gündeme gelecek olan Alman Üniversitesi vesilesiyle dile getirmek istiyorum. O da öğretim elemanı ihtiyacı konusunda sadece yurt dışına öğrenci göndererek, doktoralarını oralarda yaptırarak temin etmenin yanında, Türk üniversitelerinin içerisinde lisansüstü çalışma yapma kapasitesine gelmiş olan, başta Orta Doğu olmak üzere bazı üniversitelerimizin geçmişte de düşünülen ama hayata geçmeyen veya kısmen geçen lisansüstü ağırlıklı eğitim verme konusunun daha ciddi olarak ele alınması ve belki ondan da daha etkili bir çözüm olarak ifade etmek gerekirse yeni kurulacak olan devlet üniversitelerinin, YÖK’ün kabul ettiği, Bakanlar Kurulunda imzaya açılan yedi devlet üniversitesinin –ki bunlar üniversite ve kültür şehirlerinde açılması planlanmıştır- bu üniversitelerimizin daha baştan kurulurken lisanstan ziyade, lisansüstü eğitimi…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
SAMİ GÜÇLÜ (Devamla)…hedefleyen ve daha doğrusu, daha açık bir ifadeyle, yeni kurulan üniversitelerimizin, altmış üç üniversitenin ihtiyaç duyduğu öğretim elemanı ihtiyacına daha hızlı bir katkı yapmak amacıyla, daha özel bir şekilde yapılandırılması ve o amaçla oluşturulması konusunun gündeme getirilmesini ve bu konuda bir çalışma yapılmasını temenni ediyorum.
Bu yasa tasarısıyla ilgili görüşmelerimize yarın da devam edeceğiz. Düşüncelerimi ifade etmeyi, orada fırsat bulursam arzu ediyorum, iletmeyi, sizlerle paylaşmayı. Dolayısıyla yeni üniversiteler konusunda Türkiye’nin bu hamlesini 21’inci yüzyılın başında âdeta bir büyük meydan okuyuş olarak algılıyorum. Bunu niçin algıladığımı da ifade etmeye çalışacağım.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
51 konuşma daha · 24 Mart 2010