İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 32. BİRLEŞİM · PERŞEMBE

2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.(tbmm,rtük,cumhurbaşkanlığı,sayıştay,anayasa mahkemesi)birinci tur

Süleyman Sarıbaş

Malatya Milletvekili ·

Genel Kurul, 32. Birleşim · 4. yasama yılı · 15 Aralık 2005 · 2.731 kelime · yaklaşık 14 dakikalık okuma

Kaynak göster

Süleyman Sarıbaş, 15 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KAN.TAS.(TBMM,RTÜK,CUMHURBAŞKANLIĞI,SAYIŞTAY,ANAYASA MAHKEMESİ)BİRİNCİ TUR); konuşma 2.731 kelime.

Süleyman Sarıbaş (Malatya). “2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.(tbmm,rtük,cumhurbaşkanlığı,sayıştay,anayasa mahkemesi)birinci tur”. TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim tutanağı, 15 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/suleyman-saribas-22-2005-12-15-2006-merkezi-yonetim-butce-kan-tas-tbmm-rtuk-cumhurbaskanligi-sayista (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA SÜLEYMAN SARIBAŞ (Malatya)Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Anavatan Partisi Grubumuzun, Cumhurbaşkanlığımız, Sayıştay ve Anayasa Mahkememizin bütçeleri üzerindeki görüşmelerinde sözcüsü olarak huzurlarınızdayım; hepinize saygılar sunuyorum.

Turan Beyden artakalan süreyi RTÜK için değerlendirmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz bundan bir süre önce, RTÜK kurulumuzun TRT Genel Müdürlüğü için teklif ettiği ismi, Sayın Cumhurbaşkanımız RTÜK kurulundaki bir üyenin memur olma şartını taşımadığı için, dolayısıyla kurulun bu almış olduğu kararın mutlak butlan olacağı savıyla tekrar iade etti.

Şimdi ortada bir hukuksal muvazaa konusu var. Konu şu: Anayasamızın son değişiklikle, bildiğiniz gibi, 132 nci maddesinde dedik ki: "Üst Kurulun kuruluşu, üyelerinin nitelikleri kanunla belirlenir."

Şimdi, üye niteliklerine baktığımız zaman, yine, RTÜK Kanunumuzda devlet memuru olma şartını arıyor. Devlet memuru olma şartından bir tanesi de 65 yaşını geçmemiş olmak. Bir seçim yapılmıştır, Meclis bir karar almıştır. Meclis kararları, biliyorsunuz, Anayasa Mahkemesine gitmeyen kararlar; ancak, ortada hukukî bir ayıplı durum var. Ben Cumhuriyet Halk Partisinin bu durumu düzeltmesini, Sayın Cumhurbaşkanımızı zorda bırakmamasını, hukuka büyük itina gösteren Sayın Cumhurbaşkanımızın bu gerekçesinin havada kalmamasını, TRT Genel Müdürlüğümüzün de bu vesileyle boş kalmasının, vekâleten yürütülmesinin kamunun haber alma özgürlüğünü zedeleyeceği anlayışıyla bir an önce çekmesini... Eğer bu Anavatan Partisi Grubuna düşüyorsa dahi, biz hükümetin bu lütuflarını istemediğimizi, yine kendilerinin gösterebileceği bir adayı seçeceğimize buradan söz veriyorum; ama, bu garabet durum ortadan kalksın, hukuk bir an önce işlesin diyorum.

Bu üyenin devlet memuru olmama şartını taşıması, o kurulun almış olduğu bütün kararları da mutlak butlan kılar. Efendim, 8 üye daha var, 1 üye nitelik taşımasa bile karar karardır diyemezsiniz. Üyelerden biri orada bulunuyorsa ve niteliksiz olarak bulunuyorsa -diğer üyeleri etkileme gibi de bir görevi vardır- diğer üyeleri etkileyebileceği düşünülmelidir; hukukun özü bu.

Dolayısıyla, ben Cumhuriyet Halk Partimizin, Anamuhalefet Partimizin, bu, Cumhurbaşkanımızın ileri sürdüğü gerekçelere riayet ederek, bu arkadaşımızı çekmesini, eğer bu üyelik tekrar bize düşüyorsa, Anavatan Partisine düşüyorsa -biz zaten bu hükümetin bu tür şeyleri başa kaktığını biliyoruz- biz istemiyoruz, yine siz aday gösterin; çünkü, Uzakdoğu'ya giden 3 muhalefet milletvekili için “sizin milletvekilleriniz de geldi” diye başa kaktıktan sonra, sizin de üyeniz RTÜK'e seçildi diye bir anlayışı kabul etmeyiz. Onun için, siz yine adayı bildirin,yine bu Meclis seçsin, en azından o kurul çalışsın diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlar, ben, Cumhurbaşkanlığı bütçemiz üzerinde konuşacağım. Cumhurbaşkanlığımız, biliyorsunuz, devletimizin başı. Türkiye, 10 uncu Cumhurbaşkanlığıyla, cumhuriyet kurulduğundan beri devam ediyor ve övünerek söylüyorum ki, bu 10 Cumhurbaşkanından 2 tanesi de benim seçim bölgem Malatyalı. Rahmetli İsmet İnönü; birkaç gün sonra ölümünün 30 uncu yıldönümünü kutlayacağız; Allah rahmet eylesin diyorum.

CAVİT TORUN (Diyarbakır)Anacağız!.

SÜLEYMAN SARIBAŞ (Devamla)Bir tanesi de Partimizin kurucusu, rahmetli Turgut Özal'dır.

HALUK KOÇ (Samsun)32 nci…

SÜLEYMAN SARIBAŞ (Devamla)Evet, 32 nci yıldönümü, doğru söylüyor Sayın Koç.

Hakkın rahmetine kavuşmuş bütün Cumhurbaşkanlarımıza, başta Gazi Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, rahmet diliyorum; hayatta olanlara, yaşayanlara da uzun ömürler diliyorum.

Değerli arkadaşlar, Cumhurbaşkanımız, tabiî, devletin başı olması münasebetiyle, 1961 Anayasamızda Cumhurbaşkanlığı kurumu bir temsil kurumu olarak düzenlenmiş idi. 1970'li yıllarda yaşadığımız olaylar, siyasî olaylar, 1982 Anayasasını hazırlayan o günkü idare tarafından, o günkü ihtilal kuvvetleri tarafından 1970'in olaylarına tepki olarak hazırlandığı için, Cumhurbaşkanına da, gerek yürütme görevlerinde gerek yasamanın görevlerinde ve gerekse yargının görev alanlarında bazı yetkiler verdi. Zaten, Anayasamızın 104 üncü maddesi de, Cumhurbaşkanının yasamayla ilgili görevleri, yürütmeyle ilgili görevleri ve yargıyla ilgili görevlerini tek tek saymış bulunuyor.

Şimdi, sorumsuz derken, yani, hukuken sorumsuz bir cumhurbaşkanı, bu kadar çok yetkiyi, hatta birçoğu kendi tek imzasıyla olan yetkiyi kullanmalı mıdır, kullanmamalı mıdır; yani, siyasî sorumluluğu olmayan, hukuksal sorumluluğu olmayan bir cumhurbaşkanının, bu kadar yetkiyi kullanır iken, devletin kurumları arasında diyaloğu ve koordinasyonu da sağlama görevi var iken, bu yetkileri kullanması cumhurbaşkanının tartışma konusu olmasını sağlar mı sağlamaz mı?! 1982 Anayasasından, cumhurbaşkanlığı düzenlemesinden bugüne kadar tartışma konusu olan şeyin özü budur. Bu, yirmibeş senedir tartışılıyor. Cumhurbaşkanı seçim sistemi tartışılıyor, cumhurbaşkanının yetkileri tartışılıyor ve cumhurbaşkanının görev süresi tartışılan bir konu. Dolayısıyla da, geçmişteki siyasî partiler -yani bu Mecliste bulunan siyasî partiler- anayasa değişiklikleri yaparken bu konuda mutabakat sağlayamadılar. Bugünkü Mecliste bulunan siyasî partilerimiz de, maalesef, bu konuda tam bir mutabakat sağlamış değiller. Biz istiyoruz ki, cumhurun başını, yani cumhurbaşkanını, cumhurun başını, bırakın, yetkilerini değiştirmeyelim, mevcut yetkileriyle bu halk seçsin, cumhur seçsin. Yani, "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diye hep söylüyoruz; doğru, cumhurbaşkanı da bu milletin temsilcisi, bu milletin devletinin başı. O halde, diyoruz ki, bu cumhurbaşkanını şu cumhura seçtirsek, yani şu cumhur dediğimiz halk, bu cumhur dediğimiz ahali, kendisini temsil eden, kendisini dışarıda temsil eden, içeride temsil eden, kendisinin gururunun, haysiyetinin temsilcisi olan cumhurbaşkanını bu halk kendi seçse ne olur?

CAVİT TORUN (Diyarbakır)İyi olur…

MEHMET YILMAZCAN (Kahramanmaraş)Çok iyi olur…

SÜLEYMAN SARIBAŞ (Devamla)İyi olur. O halde, bu Meclis ve AK Parti Grubu çoğunluğu, bunu yapmaya muktedir, biz de bu konuda açık olarak destek verelim. Yetkilerini değiştirmeyelim, aynı yetkiler olsun; ama, bu cumhurbaşkanını halka seçtirdiğimiz zaman, tartışma konusu olacak, önümüzdeki birbuçuk yılda da tartışma konusu olacak şu cumhurbaşkanlığı seçimi mevzuunu halletmiş oluruz ve gereksiz, sebepsiz tartışmaların da konusu yapmamış oluruz. Bir defa mı seçsin, iki defa mı seçsin üst üste, bunu da, yine, bu Yüce Meclis, tartışarak -hocam beni onaylıyor, sağ olsun- karara bağlar. "Efendim, bu başkanlık sistemi olur, parlamenter demokrasiye aykırıdır" gibi mutlaka eleştiriler olacaktır. Başkanlık sistemi olursa, olur. Olursa, olur yani… Bu yetkiler başkanlık sistemi yetkileriyse, zaten o zaman başkanlık sistemi var demektir. Hem de siyasal sorumluluğu olmayan, hukuksal sorumluluğu olmayan cumhurbaşkanının zaten başkanlık yetkileri var demektir. O halde, zaten bugün uygulanan sistem başkanlık sisteminden farklı bir sistem mi arkadaşlar?! Yani, yürütme bu Parlamentoya gönderdiği kanun tasarılarının kılına dahi dokunmayacaksınız dediği takdirde, bu Parlamentonun değişiklik yapamadığını uygulamalardan biliyoruz. Haa, bu Parlamento olarak da söylemiyorum, geçmiş parlamentolar da böyle yapmıştır. Zaten bir başkanlık sistemi var ve bu başkanlık sistemi yürütmenin yasamaya tahakkümü olarak devam ediyor. Zaten Parlamento ikinci görevi olan denetim görevini maalesef yapamıyor. Kendi döneminde gensoru geçiren, araştırma önergesini kabul eden kaç tane parlamento kararı var?! O halde, bu tartışmaları artık geride bırakmak için, biz diyoruz ki Anavatan Partisi Grubu olarak, cumhurbaşkanını bundan böyle halk seçmelidir. Mademki halkın başkanıdır, mademki cumhurun başkanıdır, o halde, bu cumhura bu hakkı, bu tevazuu göstermek lazım diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlar, Cumhurbaşkanlığımızın bütçesi üzerine, rakamlar üzerine fazla girmeyeceğim. Dün, Sayın Genel Başkanım, burada, “bütçe demek, rakamlar demek değildir” deyince, eleştiri aldı, iktidar tarafından eleştiri aldı. Evet, sadece rakamlar değildir; elbette bütçe kanunlarında rakamlar olacaktır, devletin geliri gideri olacaktır ama, bütçe kanunları, bir siyasî iktidarın ideolojisini ortaya koyan kanunlardır. Ya bütçe kanunuyla sosyal sınıflara verdiğiniz haklara bakarak bu iktidarın sosyal sınıfların temsilcisi olduğunu görürsünüz veyahut da halka koyduğu vergilere bakarak bu iktidarın veya başka iktidarın halkın elindekini, kursağındakini aldığını görürsünüz. Bu bir ideoloji meselesidir, tercih meselesidir, tartışılması gereken budur. Yani, şimdi, Cumhurbaşkanımızın çok mütevazı bütçesini, 32 589 000 liralık bütçesinin neyini tartışacağız?! Büyük bölümü zaten personel giderlerine giden ve Cumhurbaşkanlığı Köşkümüzün onarımına giden para. Yani, çok mütevazı bir bütçe. Dolayısıyla, esas tartışmamız gereken, cumhurbaşkanının önümüzdeki yıl yapılacak seçimindeki tartışmaları şimdiden sona bağlayacak bir anayasal değişikliğin yapılmasıdır. Eğer bunları yapamıyorsak, Cumhurbaşkanımızın yetkilerini de tartışmasın iktidar. İktidar, yetkilerini tartışıyorsa, çoğunluğu vardır, o yetkileri kısma iradesine sahiptir. Hangi yetkileri; mesela, ben, başta karşı olduğum, yargının bütün üst kurum atamalarını Sayın Cumhurbaşkanı tek imzayla yapıyor; Sayın Cumhurbaşkanı, bugün, yükseköğretimimizin bütün alanlarını tek imzayla düzenliyor ve yükseköğrenimimiz, Türkiye'de, nereden bakarsanız bakın, direkt 30-40 milyon vatandaşımızı ilgilendiriyor. Niye ilgilendiriyor; bu vatandaşlarımızın her birinin çocuğu var üniversitelerde veya aday olarak üniversite kapılarına giden 17 000 000 ortaöğretimde çocuğumuz var. Bunların annelerini, babalarını, kendilerini düşünürseniz, 40 000 000 insanın çocuklarının geleceğini ilgilendiren bir alanı, yükseköğretim alanını Sayın Cumhurbaşkanı tek başına düzenliyor. Yani, bu kadar geniş bir alanda tek bir kişinin iradesine teslim olmak, parlamenter demokrasinin ruhuna uygun m?! Ben, Sayın Cumhurbaşkanımız için söylemiyorum; o, çok iyi düzenlemeler yapabilir, çok iyi atamalar yapabilir; ama, bunlar hep tartışma konusu olacaktır, gelecekte de olacaktır. Yarın, AK Parti Grubu bir cumhurbaşkanı seçtiğinde, bugünkü muhalefetimiz, o cumhurbaşkanımızın yapacağı bu tür şeylere tepki göstermeyecek mi; gösterecek. O halde, göstermemesi için, şimdiden bu yetkileri ya kısıtlayalım veyahut da cumhurbaşkanını bu halka seçtirelim, kimsenin diyeceği hiçbir şey kalmasın diye düşünüyorum.

Mesela, Yargıtay, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna 3 tane üye seçiyor; kendi içinden, her üye boşaldığında, 3 tane zat belirliyor, üye belirliyor. Sayın Cumhurbaşkanımız, bunlardan 1 tane atıyor. Niye; yani, Yargıtayın 250 tane yüksek hâkimi bir ismi belirlerken doğru belirleyemiyor da, Sayın Cumhurbaşkanımız veya cumhurbaşkanlarımız, tek bir imzayla bunu belirlerken hakkaniyetli mi davranmış oluyor?! İşte, Gazi Üniversitesi Rektörümüz 1 250 oy aldı arkadaşlarından, 300 küsur oy alan bir şahsı, bir beyefendiyi, Sayın Cumhurbaşkanımız -kararına saygı duyuyorum, ben, sadece bu Cumhurbaşkanımız için demiyorum, sistemi eleştiriyorum- Gazi Üniversitemize rektör yaptı. Haa, niteliklidir, değildir, görevini yapıyordur, yapmıyordur, onu tartışmıyorum; tartıştığım şey sistemin adı. Dolayısıyla, iktidarın, bu konuda "efendim, ne yapalım Cumhurbaşkanı yapmıyor, Cumhurbaşkanı müsaade etmiyor, biz de icra kuvveti olarak yeterli düzenlemeleri yapamıyoruz, atamaları yapamıyoruz" mantığı da hiç doğru değil. Bütçe tasarısını, komisyonumuzdan gelen raporu incelediğiniz zaman, Cumhurbaşkanımızın önüne 5 199 müşterek kararname gitmiş, bunlardan 4 503 adedi onaylanmış, 621 adedi iade edilmiş, geri gönderilmiş, 69 adedini de hükümet geri çekmiş. Demek ki, gönderilen müşterek kararnamelerin yüzde 90'ı onay görmüş. Yani, yürütme, mahallinde, merkezde, idarenin başına getireceği bütün bürokratlarının yüzde 90'ını atamış, bir o kadar da atanmayıp, vekâleten yürütülenler var. Yani, hiçbir hükümet -geçmiş hükümetlere de baktım- Sayın Cumhurbaşkanının önüne bu kadar müşterek kararname göndermemiş. Şimdi, Cumhurbaşkanı nasıl davranırsa davransın, iktidarın "bizim gönderdiğimiz kararnameler geri dönüyor, onun için de, kendi kadrolarımızı kuramıyoruz, çalışamadık, icraat yapamıyoruz" gibi bir anlayışının, millet tarafından, bu rakamlar karşısında, kabul görmesi asla mümkün değil.

Değerli arkadaşlar, konuşmamın ikinci bölümünde Sayıştay bütçesine değinmek istiyorum. Sayıştayımızın da bir yargı kurumu olduğunu ve dolayısıyla, Meclisin adına, devletin gelirini, giderini, devletin mallarını denetlediğini, son yaptığımız anayasa değişikliğiyle merkezî bütçeye tabi bütün idarelerin, özel kuruluşların, yani, sermayesi devlete ait özel kuruluşların bütün gelir giderlerini, mallarını denetlediğini düşünürsek ve tarafsız ve bağımsız bir anayasal kurum olduğunu düşünürsek, fevkalade önemli bir görev yaptığını, fevkalade ciddî bir görev yaptığını, bu ülkede yolsuzlukların, hırsızlıkların, adam kayırmaların, devletin gelirini çarçur etmenin ancak böyle bir kurum tarafından, yargısal görev icra eden bağımsız bir kurum tarafından denetlenmesinin dünya standartlarında çağdaş bir uygulama olduğunu göreceğiz. Şimdiye kadar da, Sayıştayımız, bu görevi bihakkın yerine getirmiş bir kuruluşumuz; ancak, daha da genişleyen sınırlarıyla…

Bence, burada kanun tartışılırken, 5018 sayılı Kanun tartışılırken iki kurumu, üç kurumu dışarıda bıraktık, doğru da yapmadık. Bunlardan bir tanesi Toplu Konut İdaresiydi, bir tanesi de TMSF idi. Bakın, ondan sonra, Başbakanlık Teftiş Kurulunun, Denetleme Kurulunun raporu yayımlandı, Toplu Konutta 1 katrilyona yakın usulsüzlük olduğu ortaya çıktı.

Basın haberleri, soru sorduk, cevap gelir inşallah; ama, basından öğrendiğimiz bunlar. İnşallah yalandır, yanlıştır; yani, 1 katrilyon lira, bu milletin alınterinin usulsüz kullanılması, harcanması makul karşılanacak bir durum değil. Keşke, bu kurumu da, işte, Sayıştayımızın denetimi altına verseydik. Zira, Sayıştay, zaten, bu Meclis adına, yani parlamenter demokrasinin meclisi, yani milletin meclisi adına bunu yapıyor ve milletin meclisine de rapor sunuyor. Nedir görevi, bakın; devletin gelir ve giderleri ile mallarını, TBMM adına, bağımsız ve tarafsız olarak denetleyen, bu hususta sorumluların hesap ve işlemlerini yargılama yoluyla kesin hükme bağlayan, devletin denetim sonuçlarını Parlamentoya raporlamak suretiyle devlet malî yapısının sağlıklı, düzenli, hukukî ve verimli işlemesine katkıda bulunan yüksek bir denetim kurulu. Anayasal da bir kurum.

Şimdi, bunun alanını çok daha fazla genişletmemiz lazım. Sayıştayımızın, bu ülkenin her kuruşunun nasıl harcandığını, nereye harcandığını, verimli harcanıp harcanmadığını raporlayıp, bu Meclisin iradesine sunması lazım. Sadece KİT Komisyonunda değil, ben istiyorum ki, Sayıştayımızın bütün raporları bütün milletvekillerine dağıtılsın. Sadece tartışma konusu olarak da kalmasın, gerekirse Sayıştay raporlarını denetleyen, yani, onları tartışan bir komisyon kuralım, gerek gördüğümüzü de, genel görüşme açılmak suretiyle, Meclis gündeminde de tartışmaya açalım. Yani, mademki, Meclis adına denetim yapıyorsa, bir denetim raporu hazırlamışsa, bu denetim raporunu bir komisyon değerlendirsin; değerlendirmeyle de kalmasın, komisyon, eğer gerek görürse, bunu, Meclis Genel Kurulunun tartışma mevzuu yapabilsin. Şimdi, Cumhurbaşkanlığı Yüksek Denetleme Kurulumuzun, Başbakanlık Denetleme Kurulumuzun yolsuzluklara dair birçok raporu yayınlanıyor; ama, üzülerek ifade ediyorum, Sayıştayımızın, bu konuda, şimdiye kadar, çok önemli bir raporunu ben müşahede etmiş değilim. Varsa da bizlere gelmedi, görmedik. Ben istiyorum ki, Sayıştayımızın bu raporları, bu Meclisin genel oturumlarında tartışılabilir duruma gelsin.

Değerli arkadaşlar, bir üçüncü konu, Anayasa Mahkememiz. Bildiğiniz gibi, Anayasa Mahkememizin yapısı da, hakikaten, bu ülkede, geçmişten beri tartışıldı. Şimdi, bir hezeyanımı ifade edeceğim. Hezeyanım şu: 1980 İhtilali yapıldı; 12 Eylül; Anayasayı ilga etti; o günkü 1961 Anayasasını. O gün görev yapan sayın üyelerin hiçbiri, efendim, bu Anayasa ortadan kalktığına göre, bizim varlık sebebimiz sona erdi; biz, artık, bu görevi yapmıyoruz, gidelim demediler; orada kuzu kuzu iki sene oturdular 1982 Anayasasının hazırlanmasına kadar. Üstelik, o gün, bir kişinin veya konseyin ağzından çıkan hukukken, Anayasa Mahkememiz, böyle bir hukuk sistemi olmaz, demokrasiyle yönetilen bir ülkede böyle bir şeyi hukuk kabul edemem, benim görev alanım bitmiştir, sorumluluğum bitmiştir, tepki koyuyorum, ben bu işte yokum demedi. Ne yaptı; iki sene oturdu, maaşını aldı, 1982 Anayasası oylandıktan sonra, önüne geldikten sonra, o Anayasaya göre kanunları denetler oldu. Denetlediği gibi, o da yetmedi; iki yıllık süredeki çıkan kanunlarda denetleme yetkisi zaten elinden alındı; çünkü, onların Anayasaya aykırılığı ileri sürülemedi.

Şimdi, geçmişinde böyle bir arıza var; ama, bugün bu arıza devam ediyor anlamında söylemiyorum, bunları, bundan sonra böyle şeyler olmasın diye, hatırlatma anlamında söylüyorum.

Şimdi, Anayasa Mahkememizin 9 aslî üyesi var, 3 tane yedek üyesi var. Yedek üyelerden bir tanesi onüç, onbeş yıllık, onyedi yıllık. Geçmiş, giden başkan bana anlatmıştı; ondokuz yıllık yedek üye, anayasa yargısını artık öğrenmiş, yargılamayı öğrenmiş, pişmiş üye kürsüde, aslî üye, bir günlük, geliyor, seçiliyor, aslî üye olarak kürsüye oturuyor, ondokuz yıllık yargıcı biz kenara bırakıyoruz; deneyimli yargıç… Böyle bir şey olur mu! Dolayısıyla, Anayasa Mahkememizde yedek üyelik diye bir kurum olmamalı. Olmamalı; yani, sen yedek üye seçildin, ömürbillah yedek üye kalacaksın... Niye?.. Adam ondokuz yılda her şeyi öğrenmiş; yargılamayı öğrenmiş, anayasal yargılamayı öğrenmiş; bu deneyimli insanı kürsüden indiriyoruz, hemen, seçilmiş aslî üyeye "buyur, anayasa yargılaması yap" diyoruz. Bu doğru değil arkadaşlar; bu, Anayasa Mahkemesinin kuruluş maddesini düzenleyen Anayasa metninde değişmeli.

Bugün Anayasa Mahkememizde 250'nin üzerinde dava var; mahkemelerden gelen, siyasî partilerimizin açtığı, Cumhurbaşkanımızın açtığı, 250'ye yakın, kanunların Anayasaya uygunluğunu denetleyecek dava var. Şimdi, haftada bir davayı sonuçlandırsa -ki, anayasa yargısında bu mümkün değil- 250 hafta eder. Yani, Anayasaya aykırı bir kanunun denetlemesini yapan Anayasa Mahkememiz, bugün bir dava açsanız, altı yıl sonra, beş yıl sonra size bir karar gönderecek. Gerekçesini de karardan altı ay sonra mı yazıyor, bir sene sonra mı yazıyor… Böyle bir hukuk sistemi olur mu!

Başka bir şey daha yapıyor, bir görevi daha var, siyasî partilerin gelir ve giderlerini denetleme yetkisi de Anayasa Mahkememizde. 50 küsur siyasî partimiz var, 40 000 000 lira alacak AK Parti, 22 000 000 küsur lira alacak Cumhuriyet Halk Partisi yeni bütçe kanunuyla. Bu paraları nereye harcarlar? Anayasa Mahkemesi bunu nasıl denetliyor? Hiç, denetlediği filan görülmüş bir şey değil; ancak savcılıktan bir ihbar gider, bir şey giderse, o konuda bir karar veriyor.

Peki, siyasî partilerin denetlenmediği bir ülkede şeffaf demokrasiden, çağdaş demokrasiden bahsetmek mümkün mü?! Vermişiz Anayasa Mahkememize, en üst kuruma; haydi denetle… 250 tane dava var, 7 tane de Yüce Divan sıfatıyla gitmiş; görüyorsunuz işte ortada, bir seneyi geçmiş, hâlâ tanık dinleme safhası devam ediyor, ne zaman sonuçlandırılacağı belli değil. Bir de ceza yargılaması vermişiz. Bu kadar yoğun görevi, 9 üyelik bir yargı merciinden, hele hele önemli bir yargılama merciinden beklemek mümkün mü arkadaşlar?! Bunun yapısını değiştirelim. Bu hepimizin elinde. 2 daireli mi yaparız, 25 üyeli yapar, 2-3 daire halinde çalışır hale mi getiririz veya ceza yetkisini, cezalandırma yetkisini ondan alır, Yargıtayın ceza dairelerine mi veririz; bunların hepsi tartışılabilir, bunların hepsi oturulur konuşulabilir. Ama, ortada bir sorun var ve bu sorun çözülmeli. Bu sorun çözülmeli; yani, Anayasa Mahkememizin -her bir üyesi kabul ediyor ki- bugün, bu yük bu yoğunluğuyla bunların altından kalkması mümkün değil.

O halde, siyasete düşen görev, yasama görevini yapan siyasete düşen görev, kurumlarımızı bu kadar yükün altında boğmadan, bunlara birer çıkar yol aramaktır.

Şimdi, bu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu konusunda da birkaç şey söylemek istiyorum, onların da üyelerini Sayın Cumhurbaşkanımız seçiyor. Değerli arkadaşlar, orada da bir sakatlık var. Sakatlığın özü şu: Yargıtayımız oraya 3 tane üye seçiyor, 3 değerli üyeyi seçiyor, Cumhurbaşkanının önüne gönderiyor ve bunlardan 1 tanesini Cumhurbaşkanımız atıyor. Diğer 2 arkadaşımızın, yüksek yargı üyesi 2 arkadaşımızın onuru revize oluyor, onuru kırılıyor, seçilmeme nedenini dahi anlayamıyor. Cumhurbaşkanımızı da bu sıkıntıdan kurtaralım. Yargıtayımız 250 kişiyle seçiyorsa, 1 üye seçsin, o üye de gitsin, direkt görevine başlasın.

Orada bir şey daha var. Bakın, arkadaşlar, adalet hepimize lazım. Adalet Bakanımız hükümet sözcüsü; yani, bağımsız yargının başındaki bakanımız, hükümet sözcüsü. Bakanlar Kurulu toplantısından çıkıyor, hükümetin icraatlarını, görüş açısını, önerilerini topluma anlatıyor. Aynı zamanda yargımızın bütün idarî işlemlerini, özlük işlemlerini bu Sayın Bakan yürütüyor ve aynı zamanda bu Sayın Bakan -ben Cemil Bey için söylemiyorum, sistemin özünü söylüyorum- Yüksek Hâkimler…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

45 konuşma daha · 15 Aralık 2005

45 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook