Yükseköğretim kanununda değişiklik yapılması hakkında (s.s.238)
Muğla Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 117. Birleşim · 2. yasama yılı · 12 Haziran 2008 · 1.365 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma
Kaynak göster
Yüksel Özden (AK Parti), 12 Haziran 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 117. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.238)); konuşma 1.365 kelime.
Yüksel Özden (AK Parti, Muğla). “Yükseköğretim kanununda değişiklik yapılması hakkında (s.s.238)”. TBMM Genel Kurulu, 117. Birleşim tutanağı, 12 Haziran 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/yuksel-ozden-23-2008-06-12-yuksekogretim-kanununda-degisiklik-yapilmasi-hakkinda-s-s-238 (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA YÜKSEL ÖZDEN (Muğla)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yükseköğretim Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı hakkında Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.
Üniversite konusunu bu kadar tartıştığımız bir günde, ben, üniversiteyi içlerinde en çok hisseden, bugünlerde üniversiteye girme aşkı, azmi, gayretiyle çalışan, son günlerine gelen ve bu hafta sonu bir yıllık, iki yıllık çalışmalarının, anne-babalarının emeklerinin, hayallerinin, kendi vizyonlarının gerçekleşmesi için ter dökecek olan yaklaşık 1 milyon 700 bin gencimize başarılar dileyerek başlamak istiyorum.
1 milyon 700 bin genç neden üniversiteli olmak istiyor? Neden kendini feda edercesine bir üniversite programına yerleşmek istiyor? Çünkü bugünkü dünyada prestij kazanmanın, itibar kazanmanın, güç elde etmenin, toplumda mevki sahibi olmanın yegâne yolu, en önemli yolu –özür dilerim- ve bunun en büyük aracı üniversite eğitimidir ve bundan dolayı bu kadar gencimiz üniversite için uğraşıyor ve biz de burada üniversitelerimizin sayısını artırmak, üniversitelerimizin daha iyi işlemesini sağlamak ve yurdumuzun her yerinde üniversite hayali içinde olan öğrencilerimize, lise mezunu, lise öğrencisi gençlerimize bu imkânı sunma çabasındayız.
Her ile üniversite açılması, şu veya bu şekilde eleştirilebilir, eksik bulunabilir; önce şunları tamamlayın, sonra bunları tamamlayın denebilir. Ama ben bir eğitimci olarak, okuduğu şehirde her gün üniversitenin önünden geçerken, okuluna giderken bir üniversite binasını gören, tabelasını gören, üniversite öğrencisi gören lise öğrencisinin, daha büyük bir azimle, gayretle ve şevkle üniversiteye hazırlanacağını düşünüyorum ve bu doğrultuda, biz, seksen bir ilimizde üniversite açılması işini tamamladık. Ama bunu yaparken -çok iyi hatırlayın- burada şunu konuştuk dendi ki haklı olarak: “Bu kadar yere üniversite açılıyor, kiminde bina var-yok, kiminde az-çok ama öğretim üyesi eksiği had safhada. Yeterli öğretim üyesi sayısı olmadığında buralarda üniversite açmanın anlamı ne?” Biz de bunu görmüyor, bilmiyor değildik ve şu ana kadar ÖSYM bütçesinde birikmiş olan yaklaşık 300 trilyonluk parayı da öncelikle ve özellikle, öğretim üyesi yetişmesi için, öğretim elemanlarının yurt içi ve yurt dışı değişimi için kullanalım diyoruz. Geçen hafta, daha önceki haftalarda bize “Üniversite açıyorsunuz, öğretim üyesini nerede bulacaksınız?” diyenler, bu sefer öğretim üyesi yetiştirmek için ayırdığımız kaynağı, öncelikle ve özellikle orası için kullanalım dediğimiz parayı “Niye bir daha yapmıyorsunuz?” diyorlar. Burada ben şunu çıkarıyorum: Hangisini yapsak bir şeyler söylenecek ama ben, özellikle neyi, niçin yaptığımızın bir kez daha anlaşılmasını, bilinmesini istiyorum.
“Üniversite” derken biz, gençlerimizin düzleşen bir dünyada rekabet edebilmesini düşünüyoruz. Düzleşen diyorum çünkü rekabet anlamında mesafeler engel olmaktan çıktı bugün. Bilişim teknolojilerinde ve İnternet’te elde edilen gelişmelerle, bugün dünyanın neresinde olursanız olun dünyanın herhangi başka bir yerinde bir şirkette çalışabilirsiniz ve bunun yolu da üniversite eğitimidir. Biz üniversite eğitimimizin niteliğini artırmazsak, yaygınlaştırmazsak bırakın kendi gençlerimizin dünyanın başka yerlerinde büyük şirketlerde çalışmasını, gençlerimiz kendi ülkemizde bile çalışamayacak, iş bulamayacak hâle geleceklerdir. Bu vizyonla, bu düşünceyle hareket ediyoruz.
Ayrıca, Türkiye, üniversite deneyimiyle, öğretim üyesi potansiyeli ve öğretim üyesi yetiştirme imkânıyla bölgenin bir eğitim merkezi olabilecek kapasiteye sahip bir ülkedir. Biz, yaklaşan dönem içerisinde Türkiye’deki öğrencilerimizin eğitim ihtiyacını karşıladığımız gibi, Türkiye’de her ilde bir üniversitenin olmasıyla, vakıf üniversitelerinin sayısının artmasıyla üniversiteler arasındaki rekabetin de artacağından dolayı dünya çapında yeni üniversitelerimizin oluşacağına ve… bölgedeki eğitim merkezi pozisyonuna da hızla ilerlemesini arzuluyoruz ve ilerleyeceğine de inanıyoruz.
Bunu yaparken, ben, bugünkü kanun tasarısının ayrıntılarına geçmeden önce bir hususu da paylaşmak istiyorum. Vakıf üniversitelerimizin sayısı otuzu geçti. Vakıf üniversiteleriyle ilgili bir değişikliği daha yakın bir zamanda konuştuk ama bunlar tartışılırken Türkiye’de biz eğer yirmi beş- otuz iki yaş grubu içindeki üniversite mezunu oranını şu an sahip olduğumuz yüzde 12’lerden yüzde 32’ye çekeceksek bunlar yetmiyor daha. Biz, bir yandan hızla devlet üniversiteleri açarken, niteliklerini artırırken vakıf üniversitelerin açılmasını kolaylaştırır ama aynı zamanda akreditasyonu etkin bir şekilde kullanırken, ben inanıyorum ki, yakın bir zaman içerisinde özel üniversitelerin kurulması da gündeme gelecektir.
Üniversite konusu konuşulurken sık sık gündeme gelen bir başka konu da üniversite mezunlarının iş bulup bulmadığı. Değerli milletvekilleri, üniversite bir meslek okulu değildir. Üniversitelerde meslek yüksekokulları vardır ve bir meslek okuluna insan hazırlaması önemlidir, gençlerimizi oraya yetiştirmesi önemlidir ama daha da önemli olan: Biz, üniversitelerimizde evrensel değerler kazanmış, girişken, üretken, dünyanın sorunları hakkında bilgi sahibi, öneri sahibi, onlar üzerine kafa yoran, geleceğin dünyasının şekillenmesinde rol alacak gençlerin yetişmesini arzuluyoruz ve bundan dolayı da üniversite dediğimizde de illa bir meslek mezunu olmaya bakmamak gerekiyor.
Şimdi, bugünkü kanun tasarısıyla yaptığımız birinci değişiklik, biraz önce bahsettiğimiz gibi, ÖSYM bütçesinde biriken kaynağın öncelikle ve özellikle üniversitelerin öğretim üyesi ihtiyacını karşılamak için kullanılmasıdır. Diğer yanda, yeni kurulan üniversitelerin ve kurulacak olan üniversitelerin rektörlerinin atanması konusunda bir düzenleme var, onu konuştuk. Ama üzerinde çok fazla değinilmeyen bir başka konu daha var: Üniversite içerisinde rekabetin artması. Biraz önce de konuştuğumuz dünya ile rekabet edebilen üniversitelerin ortaya çıkması için üniversitenin kendi içerisinde kriterlerini belirlemesi ve öğretim üyelerinin yarışması gerekiyor. Ama bunu yaparken seksen yıllık cumhuriyetin başından itibaren görevde olan veya 1982’ye geldiğimizde bizim on dokuz üniversitemiz vardı. O on dokuz üniversiteyle geçen yıl kurduğumuz on yedi üniversitedeki, ondan önceki on beş üniversitedeki ve şimdi, geçen hafta kurduğumuz yine dokuz üniversitedeki yarışma kriterlerinin aynı olmaması lazım. İmkânları farklı, yetenekleri farklı, bir tarafta öğretim üyeleri tamamen ders yüküyle uğraşırken, vakitlerinin çoğunu derse girerek geçirirken diğer tarafta, üniversite öğretim üyeleri araştırmaya, geliştirmeye, makale üzerinde çalışmaya biraz daha zaman ayırabiliyor.
Bununla ilgili her üniversitenin kendisinin, kriterlerini belirleyebilmesi lazım. Ancak böyle bir düzenleme daha önceki yıllarda oldu, kanunla düzenlenmediği için iptal edildi. Şimdi yaptığımız değişiklikle farklı üniversitelerin kendi özgün koşullarına göre yardımcı doçentliğe atanmada, doçentliğe atanmada, profesörlüğe atanmadaki kriterlerini geliştirebilmesinin yolunu açıyoruz. İşte, bölgenin eğitim merkezi olmamızı sağlayacak; işte, dünyayla rekabet edebilmemizi, dünyayla yarışabilmemizi sağlayacak olan üniversitenin önünü açmanın oradaki rekabeti artırmanın, oradaki yarışmanın önünü açmanın, geliştirmenin bir başka yolu.
Gene, bu tasarıda doçentlik sınavının yılda iki kez açılması teklif ediliyor. Şimdi, öğretim üyesi olarak daha öncekinde yılda bir defa bu şans vardı. Şimdi, siz makalelerinizi hazırlıyorsunuz, onları işte, çeşitli yayın organlarına gönderiyorsunuz ve uluslararası yüksek nitelikteki birçok bilimsel yayındaki kabul süresi, inceleme süresi aylar, yıllar sürüyor. İki yıl sonra, üç yıl sonra makalenizin kabul edilip edilmediği, daha yayınlanması değil, makalenizin kabul edilip edilmediğine dair yazı geliyor ve bunu yaparken de siz şunu söyleyemiyorsunuz: Bizim ülkemizde doçentlik sınavına girmenin bir tane tarihi var, o tarihe kadar bana verin. İşte, o tarih, o yazının bizde, öğretim üyelerinde olması lazım. O zamana kadar yetişmezse benim doçentliğim bir yıl daha ertelenecek diyemiyorsunuz, demek de ağrınıza gidiyor zaten. Nerede yaşıyorsunuz siz, bunlar ne biçim kriterler, gibi sözlerle karşılaşıyoruz. Şimdi yaptığımız ve Komisyonumuzda da büyük mutabakatla, büyük bir uzlaşıyla, anlaşarak geçirdiğimiz bu teklifte de yılda 2 kez doçentliğe yükselme, başvuru almanın yolunu açmış oluyoruz.
Bir başka değişiklik teklifi: Şimdiye kadar bir yerde bir meslek yüksekokulu açabilmek için… Ki hepimiz çok iyi biliyoruz, bu ülkede şu an en çok ihtiyaç duyduğumuz insan gücü, “ara insan gücü” dediğimiz -daha çok meslek yüksekokullarında iki yıllık veya dört yıllık programlarda yetişen- belirli, özgün bir mesleğe hazırlamaya yönelik programlardır. Mevcut Kanunda bu yüksekokulların açılabilmesi, bir üniversiteye veya yüksek teknoloji, ileri teknoloji enstitüsüne bağlı olmayı gerektiriyor. Oysa siz bir vakıf olarak, eğitime gönül vermiş bir kuruluş olarak ülkenin bu ihtiyacına cevap vermek istiyorsunuz, bu ihtiyacı karşılamak istiyorsunuz; bölgeniz için, ülke için bu ihtiyacı karşılamak istiyorsunuz. Şimdi yaptığımız değişiklik teklifiyle bir vakıf bir yüksekokul açabilecek. İlla bir fakültenin olması, o vakfın yüksekokul açması için önce bir üniversite kurması gerekmiyor ve bunu yaparken de kanundaki düzenleme, bölgenin ihtiyaçları doğrultusunda. Tabii ki bölgenin ve ülkenin ihtiyaçları değişir, gelişir. Yani buradaki kriterleri, belki… Biraz önce konuşan milletvekili arkadaşım “Bunları kim belirleyecek, nasıl belirleyecek, bunlar değiştiğinde ne olacak?” gibi hususları dile getirdi. Şimdi, bu programları açtığımızda, tabii ki ihtiyaçlar değişir, ihtiyaçlar değişirse biz de o okullardaki programları değiştiririz. Yani ilgili vakıf, ilgili kuruluş (A) programını kapatır (B) programını açar. (A) programından mezun olanlar bölgede, ülkede iş bulamıyorsa oraya gelen olmaz zaten. Yani burada şu derdi taşımamız belki doğru ama o kadar dert etmemize gerek yok. Çünkü bu programlar mezunları iş bulabildiği müddetçe açık kalır, iş bulamadığında zaten kimse o programlara başvurmaz ve onun için böyle bir endişeyi taşımaya gerek olmadığını düşünüyorum.
Son olarak, Kanun tasarımızda teklif ettiğimiz bir husus daha var, o da: Son, yeni kurduğumuz üniversitelerde ve bu sefer, kabul edilirse bu tasarıyla kurulacak olan üniversitelerde görev alacak olan üniversite öğretim üyelerinin emeklilik yaşını yetmiş ikiye yükseltmektir.
Ben, bu tasarının hazırlanmasında emeği geçen tüm ilgilileri, yetkilileri, ilgili birimleri canıgönülden kutluyorum ve çıkacak olan bu kanunun, hazırlanan bu kanun tasarısının, Türk üniversitelerinin bir adım daha ileriye gitmesine katkıda bulunmasını ümit ediyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
42 konuşma daha · 12 Haziran 2008