İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 97. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

Türkiye cumhuriyeti anayasasının bazı maddelerinin değişiklik yapılması hakkında (s.s.497)

Bekir Bozdağ

Yozgat Milletvekili · AK Parti

Genel Kurul, 97. Birleşim · 4. yasama yılı · 28 Nisan 2010 · 1.524 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma

Kaynak göster

Bekir Bozdağ (AK Parti), 28 Nisan 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 97. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASININ BAZI MADDELERİNİN DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.497)); konuşma 1.524 kelime.

Bekir Bozdağ (AK Parti, Yozgat). “Türkiye cumhuriyeti anayasasının bazı maddelerinin değişiklik yapılması hakkında (s.s.497)”. TBMM Genel Kurulu, 97. Birleşim tutanağı, 28 Nisan 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/bekir-bozdag-23-2010-04-28-turkiye-cumhuriyeti-anayasasinin-bazi-maddelerinin-degisiklik-yapilmas (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

AK PARTİ GRUBU ADINA BEKİR BOZDAĞ (Yozgat)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçici 18’inci madde üzerinde AK PARTİ Grubunun ve şahsi görüşlerimi açıklamak üzere söz aldım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Geçici 18’inci madde, esasında çerçeve 8’in 69’uncu maddede yaptığı değişiklikle ilgili bir geçici düzenlemeyi içermektedir. Ben bu vesileyle siyasi parti kapatmalarıyla ilgili bir değerlendirmede bulunmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bizim demokrasi tarihimize baktığımızda Anayasa’mızın ilgili maddelerinin de pratiğine baktığımızda, bir yandan Anayasa’mız “Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru.” temel ilkesini koyarken ortaya, öte yandan benimsediği ilkelerle ve Anayasa Mahkememizde ortaya koyduğu kararlarla maalesef demokratik siyasi hayatın en kolay vazgeçilebilen unsurları hâline gelmiştir.

Yine Anayasa’da yer alan hükümler ve Siyasi Partiler Kanunu’nda yer alan hükümler dikkatle değerlendirildiği takdirde, Türkiye’deki siyasi partilerin tüzük ve programları da yan yana konulup incelendiği takdirde, neredeyse birbirinin tıpkısının aynısı tüzük ve programlarla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Yani, partilere, özgürce bir tüzük yazma imkânı, özgürce bir program yapma imkânı bile vermiyor. Ben merak ettim, inceledim. Baktığınız zaman, pek çok konuda, işte bir parti “şart” demiş, bir parti “koşul” demiş, baktığınızda, öz itibarıyla, ana eksenlerde büyük benzerlikler olduğunu görüyoruz yani bir defa, bizim siyasal partilerle ilgili alanda, partilerimizin tüzüklerini, programlarını özgürce düzenleyebileceği bir ortam yok. Buna rağmen, Anayasa Mahkemesinin ortaya koyduğu bir pratik var ve Türk demokrasi tarihi, dünyanın en büyük siyasi partiler mezarlığına sahip bir tarihî özellik taşıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu konudaki içtihatlarını oluşturmasına da yine Türkiye öncülük etmiş. Bu noktada bir birinciliğimiz var, bir kültür oluşturmuşuz; orada da bu kültür bundan sonra yayılır mı, yayılmaz mı, bilmem.

Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu, Türkiye’den giden davalar nedeniyle birtakım değerlendirmeler yapıyor ve Türkiye’ye dönük de raporlar hazırlıyor. En son hazırlanan, 13-14 Mart 2009 tarihinde Türkiye’ye dönük raporunda üç tane ana eleştiride bulunuyor:

Bir tanesinde diyor ki: “Parti yasaklama ve kapatma davalarını başlatma süreci Avrupa ülkelerine nazaran daha keyfî ve daha az demokratik kontrole tabi.”

Bir başkasında diyor ki: “Parti kapatma nedenleri çok fazla.”

Bir başkasında da diyor ki: “Parti kapatma neredeyse alışkanlık hâline gelecek kadar kolay oluyor.” Bunlarla ilgili Türkiye'nin tedbir almasını istiyor. Şimdi, bizim, tabii, Anayasa Mahkemesinin kapatma konusunda iradesini nasıl koyacağına karışma imkânımız yok. O, mahkemenin takdirinde olan bir konudur. Kapatma nedenleri yani 68/4’teki, fıkradaki hususlarla ilgili bir değişiklik de getirilmiyor. O da yerinde muhafaza ediliyor. Peki, getirilen ana düzenleme ne? Dava açma sürecinin, Venedik Komisyonunun tavsiyelerine de uygun bir biçimde demokratik kontrole, demokratik bir süzgece tabi tutulmasıdır. Dava açarken Cumhuriyet Başsavcısı iddianameyi düzenleyip doğrudan dava açamayacak, Parlamentodan, oluşan komisyondan izin alabildiği takdirde açacak. Burada bir demokratik kontrol sistemi söz konusudur. Peki, bu, bizim pratiğimize uygun mu, aykırı mı? Uygun. Kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı mı? Kesinlikle aykırı değil.

Şimdi, bakıyoruz, Anayasa’mızın 83’üncü maddesi, milletvekillerinin dokunulmazlıklarıyla ilgili madde ve burada izin sistemi var. Bizim demokrasi pratiğimizde var. Yine bakıyoruz, Anayasa’mızın 100’üncü maddesi, Meclis soruşturmasıyla ilgili Yüce Divana sevk noktasında yine bir izin sistemi ortaya koymuş. Bizim Meclis pratiğimizde bir başka izin olduğunu görüyoruz. Yine bakıyoruz Anayasa’mızın 129’uncu maddesinin son fıkrasına, memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan dolayı ceza kovuşturması açılmasını, kanunla gösterilecek istisnalar dışında, izne bağlayan bir pratiği bizim bizzat Anayasa’mız ortaya koyuyor. Dolayısıyla Anayasa’nın kabul ettiği bir pratik bu, Anayasa’yı ilk yapanların ortaya koyduğu bir anlayış; şu anda da var.

Peki, Ceza Kanunu’nda ne var? Oraya da bakıyorsunuz, Türk Ceza Kanunu’nun, bakıyorum, 299’uncu maddesi: “Cumhurbaşkanına hakaret.” Davanın açılması Adalet Bakanının iznine bağlı. Bakıyorsunuz, 301’inci maddesi: “Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılama.” Burada da dava açma Adalet Bakanının iznine bağlı. 305’inci maddesine bakıyorsunuz: “Temel millî yararlara aykırı hareket.” Temel millî yararlar nedir diye madde izah ediyor, 4’üncü fıkrasında “…bağımsızlık, toprak bütünlüğü, millî güvenlik ve Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri anlaşılır.” diyor. Böyle bir durumda dahi suç savaş hâli dışında işlenmişse davanın açılması Adalet Bakanının iznine bağlıdır. Hiç kimse kalkıp da bu düzenlemeler varken “Siz Adalet Bakanının iznine bağlıyorsunuz, o zaman bu ülkenin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve bu ülkenin değerleri tehlikeye girer.” demedi. Bu yeni bir düzenleme de değil, eski Ceza Kanunu’nda da olan bir düzenlemedir.

Dolayısıyla, bütün bunları birlikte değerlendirdiğinizde, izin sistemi hem Venedik Komisyonunun tavsiyesine uygundur hem de Anayasa’mızın ortaya koyduğu pratiğe uygundur hem de Türk Ceza Kanunu’nda kabul edilen esasa uygundur. Avrupa’ya baktığınızda, İspanya’da ve Almanya’da da benzer bir izin sistemi mekanizmasının işlediğini çok rahatlıkla görebiliyoruz. O nedenle “İzin sistemi yargı birliğine müdahaledir.” demek, Anayasa’nın bu ilgili hükümlerini, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerini ya görmemektir ya da yok saymaktır. Eğer bunlar yargı birliğine müdahale olsaydı… 301’inci madde Anayasa Mahkemesine gitti ve Anayasa Mahkemesi davayı reddetti, bir karar da oluşturmadı. Bu nedenle, yargı birliğine, yargıya yürütmenin veya yasamanın müdahalesine açık kapı bırakan bir şey değil, birbirinden tamamen ayrı şeylerdir, bunları birbirinden ayırmak lazım.

Peki, başka ne getiriliyor; odaklaşmayla ilgili konuda iki tane husus getiriliyor, delil yasağı ortaya konuyor ayrıca. Nedir? Anayasa’nın 83’üncü maddesi dokunulmazlıkları düzenliyor, diyor ki: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamaz.” Nedir bu? Mutlak sorumsuzluktur. Anayasa diyor: Bu kürsüde milletvekili ne konuşursa konuşsun, onun mutlak sorumsuzluğu vardır, hiçbir biçimde ben sorumlu tutmam. Benim kurduğum -kurucu iktidar diyor- Anayasa Mahkemesi veya başkaca kurulmuş organlar, onlar da sorumlu tutamazlar diyor. Ne koyuyor ortaya? Bir sorumsuzluk ilkesi ortaya koyuyor. Ama buna rağmen Anayasa Mahkememizin verdiği kararlara baktığınız zaman, bu kürsüde söylenmiş masuniyet kapsamında olduğu tartışmasız olan nice ifadelerden dolayı siyasi yasaklar koyduğunu ve bu ilkeyi görmezden geldiğini, uygulamadığını, ihlal ettiğini hepimiz biliyoruz. Çok net, çok açık ama buna rağmen uygulamada böyle. Bu düzenlemede bir delil yasağı ortaya koymak suretiyle, odaklaşmanın belirlenmesinde Anayasa Mahkemesinin uyması gerekli olan 83’üncü madde bir kez daha hatırlatılmakta ve altı çizilmektedir ve delil yasağı ortaya konmaktadır.

Bir diğer konu da şu: İdarenin, yürütmenin eylem ve işlemlerinin de odaklaşmanın tespitinde dikkate alınmayacağı. Bir başka delil yasağı da burada ortaya konmaktadır. Bu da çok tartışılıyor: İdarenin eylem ve işlemi nasıl olur da bir partiyle ilgili kapatma davasında dikkate alınmaz?

Şimdi baktığımız zaman, hakkında kapatma davası açılan partiler hangi konumda olabilir? İktidarda olabilirler, olmayabilirler. İktidarda olmayan bir partinin yürütmeye ilişkin bir eylemi söz konusu olabilir mi? Yürütmede değil, dolayısıyla iktidarda olmayan partiler açısından zaten bunun fiilen uygulanma imkânı yok. Peki, iktidardaki partilerin durumuna gelince, o da nedir? Oraya da iyi bakmak lazım. Anayasa, madde 125, çok açık bir şekilde diyor ki: “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” İdare ne? Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu, yürütme ve aşağı doğru baktığınızda, diğer görevliler. Şimdi, neye göre yapıyorlar bunu? Kanuna ve Anayasa’ya göre yapıyorlar.

Değerli milletvekilleri, idarenin eylem ve işlemleriyle bir partinin odak olması hem fiilen mümkün değildir hem de hukuken mümkün değildir. Fiilen mümkün değildir çünkü idare, bütün eylem ve işlemlerini Anayasa ve yasalara uygun yapmakla mükelleftir, yapmak zorundadır, uyarak yapmak mecburiyetindedir. Fiilen uygulamalarını da böyle yapmak durumundadır.

Hukuken nasıl mümkün değildir? Eğer idare, Anayasa ve yasaların ortaya koyduğu bu temel kurallara uymazsa, Anayasa ve yasa sınırları dışına çıkarsa, o zaman, idarenin eylem ve işlemleri yargı denetimine, idari yargının ve Danıştayın denetimine açıktır. Danıştay bunu iptal eder veya idari mahkemeler bunu iptal eder, yürürlüğünü durdurur.

Hukuk, bizzat Anayasa ve yasalar, iktidarda olan bir partinin 68/4’teki konular nedeniyle odak olmasına -bizim Anayasamız ve hukukumuz- hem hukuken hem de fiilen imkân vermez. Böylesi bir mekanizma, böylesi bir kontrol sistemi var. Düşünebiliyor musunuz, idarenin ortaya koyduğu bütün işlemler gidiyor, iptal ediliyor, durduruluyor; ondan sonra diyorsunuz ki, yürürlüğe girmiş bir şey yok veya girmişse bir zaman sonra iptal edilmiş bir durum var; bundan dolayı siz odak oluyorsunuz diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Eğer bir denetim mekanizması olmasaydı, eğer bir yargı merciine başvurma yolu açık olmasaydı, o zaman belki burada bu tartışılabilirdi.

Öte yandan, biz, parlamenter sisteme sahibiz. Parlamenter sistemde yürütme ile yasamanın ilişkileri biraz farklıdır. Şimdi, oradan baktığınızda: Parlamento yasalar çıkarıyor. Bu yasaların içerisinde sıkıntı olabilir mi? Olabilir. O zaman, Anayasa ne diyor? “Anayasa Mahkemesi var.” diyor. Anayasa Mahkemesine konu gider mi? Gider. Burada yapılan her türlü yasa, kanun hükmünde kararname ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzük değişiklikleri Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi. Oradan da iptal edilebilir veya yürürlüğü durdurulabilir. Bir şekilde kontrol mekanizmasına tabi. Yasama faaliyetlerinde bulunmak suretiyle de 68/4’e aykırı eylemlerin odağı olması iktidardaki partinin fiilen, hukuken mümkün değildir. Bu mümkün olmadığı için burada bunun yazılma gereği, bir delil yasağı ortaya koyma gereği vardır.

Bir başka konu: Hukukun evrensel ilkelerinden bir tanesi, o da nedir? Suçun şahsiliğidir, cezanın şahsiliğidir. Suç şahsidir, ceza da şahsidir. Siz, bir şahsın işlemediği bir suçtan dolayı başka birini sorumlu tutabilir misiniz? Ahmet’in işlediği suçtan Mehmet’i, oğlun işlediği suçtan babayı, halanın işlediği suçtan yeğeni siz sorumlu tutabilir misiniz? Tutamazsınız. Siyasi partinin tüzel kişiliği ayrıdır, yürütme ayrı bir tüzel kişiliktir. Ayrı bir tüzel kişiliğin işlediği bir fiilî, onunla irtibatlı olmayan başka bir tüzel kişiliğe izafe etmek ilkel çağların anlayışıdır. Dünya bunu aşalı asırlar oldu, yüzyıllar oldu ama bizim hukukumuzda, maalesef, bu ilkellik, hem de hukuk devleti adına, bugüne kadar muhafaza edilmiştir. Yapılmak istenen şey, esas hukuk devletiyle bağdaşmayan bu ilkel anlayışı, bu ilkel kuralı ortadan kaldırmak, işi hukukun sınırları içerisine çekmektir. Burada bir yanlışlık yok, burada doğru bir düzenleme var, doğru bir yapı var. Hiç kimse, bir başkasının işlediği suçtan dolayı bir başkasının cezalandırılmasını talep edemez. Talep ederse, bunu hukukun evrensel ilkeleriyle, çağımızın demokratik hak ve özgürlükleriyle özdeşleştirip ifade edemez.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

91 konuşma daha · 28 Nisan 2010

91 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook