Tümü (tbmm, cumhurbaşkanlığı,sayıştay, anayasa mahkemesi
Antalya Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 30. Birleşim · 2. yasama yılı · 18 Aralık 2003 · 5.879 kelime · yaklaşık 29 dakikalık okuma
Kaynak göster
Deniz Baykal (CHP), 18 Aralık 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 30. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜMÜ (TBMM, CUMHURBAŞKANLIĞI,SAYIŞTAY, ANAYASA MAHKEMESİ); konuşma 5.879 kelime.
Deniz Baykal (CHP, Antalya). “Tümü (tbmm, cumhurbaşkanlığı,sayıştay, anayasa mahkemesi”. TBMM Genel Kurulu, 30. Birleşim tutanağı, 18 Aralık 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/deniz-baykal-22-2003-12-18-tumu-tbmm-cumhurbaskanligi-sayistay-anayasa-mahkemesi (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA DENİZ BAYKAL (Antalya)Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; 2004 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve 2002 Malî Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarısıyla ilgili görüşmelerin bu aşamasında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Sayın Başkan, size ve Türkiye Büyük Millet Meclisine içten saygılarımı sunuyorum. Bu bütçe görüşmelerinin ülkemize, ülkemizin içinde bulunduğu durumun doğru değerlendirilmesine, sorunlarının çözümüne katkılar getirmesini diliyorum.
Değerli arkadaşlarım, uzun bir dönem boyunca, Türkiye Büyük Millet Meclisinde bütçe görüşmelerini izlemek ve katılmak fırsatını buldum; ama, bana öyle geliyor ki, bu yıl gerçekleştirmeye başladığımız bütçe görüşmeleri bir ilki temsil etmektedir. Parlamentonun ve İktidar Partisi Grubunun ve hükümetin, Sayın Başbakanın Türkiye'nin bütçe görüşmelerine bu kadar ilgisiz kaldığı bir dönemi ben hatırlamıyorum. Bir başbakanın katılımı olmadan Türkiye'nin bütçe görüşmeleri yapma durumunda olduğu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, bütçesini, başbakanın katılmadığı bir Genel Kurul toplantısıyla ele aldığının bir başka örneğini hatırlamıyorum.
Sayın Başkan, size, bu oturumun önemini çok doğru bir şekilde değerlendirerek bizzat bu oturuma başkanlık yapma kararını almış olduğunuz için saygılarımı sunuyorum. Bütçe görüşmelerinin önemi konusundaki genel duyarsızlığın Meclis Başkanı düzeyine çıkamamış olması, bizim için bir teselli kaynağıdır. Türkiye'nin bunca sorunu var. Türkiye'nin etrafında bir ateş çemberi oluştu. Büyük dışpolitika sorunlarıyla karşı karşıyayız. Ekonomimiz, bıçak sırtında, bir krizi aşmaya gayret ediyor. Bunun gerektirdiği ciddî kararların alınması ihtiyacı önümüzde duruyor. Böyle bir tablo karşısında, Türkiye'nin, Türkiye'yi yöneten siyasî kadronun bütçe görüşmelerine, Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türkiye Büyük Millet Meclisinin millî bütçeyle ilgili bu müzakeresine bu kadar ilgisiz kalabilmesinin altında ne yattığını anlamakta, gerçekten, güçlükle karşı karşıya kalıyorum. Belki, bu bütçelerin konuşulacak nesi var; bütçeler, zaten, dışarıda kararlaştırılmış olan bir programın uygulanması doğrultusunda otomatiğe bağlanmış, müzakeresi, değerlendirmesi anlamlı olmayan bir olupbittiyi temsil ediyor; bütçe, öyle olmuş, böyle bitmiş; bunun kararı Türkiye Büyük Millet Meclisinde alınmıyor ki, Mecliste neyi konuşacağız; imzayı atmışız, IMF ile bir programı kararlaştırmışız, bu programı uygulamaya çalışıyoruz; eh, bunun bir formalitesi olarak da, önümüze bir bütçe geliyor; bunu bu kadar önemsemenin anlamı yoktur gibi bir duygu, bir teslimiyet anlayışı, galiba, Türkiye'yi yöneten kadroların zihnine yerleşmeye başladı ve belki de, bütçe görüşmelerine yönelik bu ilgisizliğin altında böyle bir duygunun yatıyor olduğunu, daha da büyük üzüntüyle görmek durumundayım.
Değerli arkadaşlarım, biz, işimizi yapmaya gayret edelim. Türkiye'nin önünde ciddî konular var, ciddî sorunlar var. Bu bütçe de, o sorunların ele alınması için bir fırsat oluşturuyor. Türkiye -hep, çok iyi yaşadık, biliyoruz- iki büyük krizin içinden geçti ve 2001 Şubatından sonra, bir iddialı, kapsamlı bir istikrar programı oluşturup, o programı kararlılıkla uygulama zorunluluğuyla karşı karşıya kaldı ve Türkiye, 2002 yılından itibaren, bir programı, bir istikrar programını sürdürmeye ve Türkiye'yi krize sürükleyen yanlışlıkları aşmaya, kontrol altına almaya çalışıyor. Bu yanlışlıklar, bir boyutuyla, elbette, enflasyon şeklinde kendisini gösteriyordu. Enflasyonu bertaraf etmeye ve malî istikrarı sağlamaya yönelik bir program 2002 yılı başından beri Türkiye'de uygulanıyor. Şimdi, biz, 2004 yılı bütçesini yapıyoruz. İktidar, bir yıldan beri işbaşındadır, 2003 yılı bütçesini yapmıştır ve uygulamasını gerçekleştirmiştir; şimdi 2004 yılına yönelinmiştir. Burada bir durum değerlendirmesi yapmakta yarar vardır.
Böyle bir kriz sonrasında, kapsamlı, iddialı bir istikrar programını Türkiye uygulamak mecburiyeti içine düşmüştür ve bu mecburiyet etrafında bir çalışma yapılmıştır, bir hazırlık yapılmıştır, bir program oluşturulmuştur; o program uygulanıyor. Müzakeresini yapmakta olduğumuz 2004 yılı ve geride bırakmakta olduğumuz 2003 yılı, bu program uygulamasının ikinci dilimini teşkil etmektedir. Program uygulamasının birinci dilimi 2002 yılıdır. 2003 yılında ikinci dilim uygulanmıştır. Şimdi, 2004 yılının bütçesini burada kabul etmemiz bizden bekleniyor.
Değerli arkadaşlarım, böyle programlar, iddialı programlar toplumda büyük sarsıntılar, büyük çalkantılar yaratırlar; Türkiyemizde de öyle olmuştur. Böyle bir programı uygulamak zorunda kalmış olmamız, büyük bir siyasî çalkantıyı da beraberinde doğurmuştur. Bildiğiniz gibi, geçen hükümeti oluşturan siyasî partiler, seçimde çok ağır bir yenilgiyle karşı karşıya kalmışlardır. Tabiî, bunun çok nedenleri vardır; ama, o nedenlerin arasında, Türkiye'nin bir istikrar programını uygulama kararını almış olması ve onun gerektirdiği ciddî malî disipline yönelmiş olması da bir önemli faktör olmuştur; yani, o programın bedeli daha önceki hükümet tarafından ödenmiştir ve kabul etmeliyiz ki, 2002 yılındaki ekonomik uygulama, Türkiye'nin, uygulanan programın bazı noktalarda sonuç almaya elverişli olduğunu bize göstermesiyle sonuçlanmıştır. 2002 yılı ekonomik göstergeleri bize gösteriyor ki, bu program enflasyonu indirme konusunda başarılı olma umudunu vermiştir. Nitekim, enflasyon 2002 yılında yüzde 70 düzeyinde iken, yüzde 30 düzeyine indirilmiştir. Bu, çok önemli, iddialı bir enflasyon indirme çabasıdır. Enflasyonun inişine paralel olarak faizlerin inmeye başlaması, yine, 2002 yılında kendisini göstermeye başlamıştır; faizlerde bir inme süreci 2002 yılında başlamıştır, enflasyonda inme süreci başlamıştır ve 2002 yılında, Türkiye'de, bir yıl öncesiyle mukayese edildiği zaman, çok şaşırtıcı bir ekonomik büyüme ortaya çıkmıştır, yüzde 7,8'lik bir büyümeyi de o program güvence altına almıştır.
Tabiî, bu, Türkiye'nin sorunlardan kurtulduğu anlamına gelmez, enflasyonu kontrol altına alma bakımından mesafe aldığımızı, bu konuda bir şansı yakaladığımızı bize göstermektedir ve değerlidir; ama, başka alanların da dikkatle gözlenmesi ve başka sorunlar birikiyor mu, başka krizler hazırlanıyor mu, bunun sürekli bir dikkat, teyakkuz içinde irdelenmesi ihtiyacı da elbette ortadadır. 2002 yılından sonra 2003 yılı performansı şimdi arkamızdadır, ona da bakıp bir değerlendirme yapmak durumundayız. Sonra, önümüzdeki döneme yönelik, 2004 ve sonrasına yönelik ekonomi programımızı şekillendirme ve tartışma, irdeleme durumundayız.
2003 yılında ortaya çıkan tablo bize, enflasyondaki inme sürecinin devam ettiğini gösteriyor. Bu, memnuniyet verici bir gelişmedir. Yüzde 30'a inmiş olan enflasyonun, şimdi, yüzde 20'ye -bu yıl- ineceğini görüyoruz. Bu da önemlidir; çünkü, daha az bir inme var gibi gözüküyor; ama, inme aşağıya doğru yöneldikçe, indirme daha da güçleşmeye başlar. O bakımdan, yüzde 30'dan yüzde 20'ye enflasyonun iniyor olması da memnuniyetle karşılanması gereken bir tablodur.
Yine, büyüme bakımından geçen yılki düzeyde olmasa da, yüzde 7,8 düzeyinde olmasa da, bu yıl da, büyüme trendinin devam ettiğini görüyoruz; yüzde 5,4'lük bir büyümeyle karşı karşıyayız. Yılın üçüncü çeyreği rakamlarına dayanarak bunu söylüyorum. Bu da, Türkiye'de bir büyüme tablosunun bulunduğunu ortaya koymaktadır. Buna bakarak "bizim program başarıya ulaştı, Türkiye, krizden artık çıkıyor" rahatlığına ulaşmamız, maalesef, söz konusu değildir. Yani, böylesine iddialı programlar başka ülkelerde de kararlılıkla uygulanır, hatta, enflasyon sıfıra iner, bir süre öyle de kalır; ama, bir süre sonra, tekrar, bunun kalıcı, güvenilir olmadığı gerçeği acı bir biçimde ortaya çıkar. Latin Amerika bunun örnekleriyle doludur.
Şimdi, biz Türkiye olarak kendimizi güvence altına almaya çalışıyoruz, enflasyonu denetlemeye gayret ediyoruz, bu konuda memnuniyet verici işaretler var; ama, başka alanlarda durum nedir; onu, bir ilkel siyasal savunma duygusuna girmeden, siyasal suçlama arayışına da yönelmeden, açık kafayla irdelememizde yarar vardır.
Değerli arkadaşlarım, buraya baktığımız zaman gördüğümüz bazı şaşırtıcı işaretler var. Demin söylediğim olumlu işaretlerin yanında, bizi kaygılandıran başka bazı işaretler var. Nedir bunlar?.. Türkiye'nin krize sürüklenmesinin en temel nedeni, hepimizin çok iyi bildiği gibi, ülkenin, çok büyük bir borç batağına saplanmış olmasıdır ve bir istikrar programının başarıya ulaşması, ülkenin borç yükünün azalmaya başlamasıyla mümkün olur. Türkiye, borç üretmeyen bir ekonomiye dönüştürülebilmelidir. Bunu başarabilirsek rahatlarız. Acaba bu konuda tablo nedir; Türkiye ekonomisinin borç karşısındaki manzarası nedir? Biz, borç batağından çıkmaya yönelmiş bir ülke haline geldiğimizi söyleyebilir miyiz; borç yükünü azaltmaya başladığımızı söyleyebilir miyiz?
Değerli arkadaşlarım, buraya baktığımız zaman durumun pek parlak olmadığı gözüküyor. Türkiye, bu iki yıllık çaba sonunda -2002 ve 2003 sonunda- maalesef, borç ödeyen bir ekonomi haline, borç azaltan bir ekonomi haline gelememiştir. Yapılan incelemeler, rakamlar, bize açıkça gösteriyor ki, Türkiye'nin borç stoku bu yıl, 2003 yılında artmıştır. Yani, çeşitli hesaplama yöntemleri kullanılabilir; fakat, daha dikkatli bir şekilde baktığımız zaman, bunu hep birlikte görüyoruz. Oradaki manzara şöyle gözüküyor: Türkiye, borçlarını 2003 yılında -iç borçlarını- yüzde 25 oranında artırmıştır. Yani, net borç stokunu konuşuyorum. Borçlanma miktarı... O ayrı; çok büyük borçlanma yapılmıştır. Mesela, AKP iktidara geldiği zaman, 2002 Ekiminde Türkiye'nin borç stoku 144,2 katrilyondu; 144,2 katrilyon borçla bu iktidar devreye girdi ve yıl sonunda, daha doğrusu ekim sonunda, geldiğimiz noktada yapılan yeni borç miktarı 142,5 katrilyondur; yani, devralınan borç stoku kadar ek bir borçlanma yapılmıştır. Tabiî, bu net borç artışı anlamına gelmez; çünkü, o borçlanma yapılıyor, bir kısmı da ödeniyor. Neti ne olmuştur derseniz; neti yüzde 25 artmıştır; yani, Türkiye, borç stokuna 2003 yılında dörtte 1 ekleme yapmıştır. Bu, çok yüksek bir rakamdır, çok ağır bir rakamdır. Türkiye'nin borç sarmalından kurtulduğunu söylemek olanağı, maalesef, yoktur.
Değerli arkadaşlarım, bunlara daha ayrıntılı olarak birazdan bakacağız; ben, işin genel tablosuna dikkatinizi çekmeye çalışıyorum. Türkiye, bu aralık ayı sonuna geldiğimiz zaman, büyük bir ihtimalle, borç stokuna, 50 ilâ 60 katrilyon civarında net bir borç eklemiş konuma gelecektir. Şimdi, ana meseleyi çözmüş değiliz, ana meselede bir azalma sürecini başlatmış değiliz, ana mesele aynen devam ediyor, borç işi aynen devam ediyor. Bu, göz önünde tutulması gereken bir temel nokta.
İkincisi, değerli arkadaşlarım, Türkiye, dış dünyayla ilişkilerinde, dış ekonomik ilişkilerinde -yani, ticarî ilişkilerinde, ihracat ithalat, turistik gelir gider farkı, işçi dövizleri, sermaye hareketleri- net olarak kaygı verici düzeyde açık vermeye başlamıştır. Bu, belki, asıl özenle, önemle, ilgiyle izlememiz gereken ana konuyu oluşturmaktadır. Yani, 2003 yılında Türkiye'de, ihracat müthiş bir artış gösterdi, ithalat daha müthiş bir artış gösterdi; çeşitli sermaye hareketleri oldu, turizmden gelirler, giderler oldu. Sonuç ne; ne oldu; dış dünyayla dövize dayalı ilişkide nasıl bir tablo ortaya çıktı? Ortaya çıkan tablo, Türk ekonomisinin dışa yönelik kanamasının kaygı verici bir noktaya yükselmekte olduğudur.
Bakınız, bu bütçe, geride bıraktığımız bütçe, mart ayında, bu yıl sonu için 3 500 000 000 dolarlık bir carî açık öngörüyordu. Deniliyordu ki, yıl sonunda biz, dış dünyayla alırız veririz, sonunda 3 500 000 000 dolarlık bir açık ortaya çıkar ve onu da kontrol ederiz. Bu varsayımla yola çıkılmıştı, 3 defa bu tahmin değişti ve en son geldiğimiz noktada, en son tahmin 7 400 000 000 olarak yapıldı. 2004 yılının programında öngörülen rakam ise, 7 700 000 000 dolardır. 7 700 000 000 dolar, Türkiye'nin gayri safî millî hâsılasının yüzde 3'ünden fazlasıdır. Yüzde 3, yüzde 4, çok tehlikeli rakamlardır. Bu yıl bu düzeyde bir carî açığı Türkiye kontrol eder; bunda bir sorun olmaz, bunu aşarız; ama, bu, 2004 için alarm verici sayılmalıdır. 2004 yılında da carî açığın böyle artmaya devam ettiği görülecek olursa, bunun şu andaki dengeler üzerinde çok olumsuz yansımaları ortaya çıkar, reel faizler yükselmeye başlar, kur politikası sıkıntıya girmeye başlar ve başka rahatsızlıklar çıkar. Bu, hemen kontrol altına alınması gereken bir olaydır. Bunun altında ne yatıyor; büyük ithalat patlaması yatıyor. Büyük ithalat patlamasının altında, Türk Lirasının gerçeğin üzerinde değerlendirilmesini esas alan bir kur politikası yatıyor. O kur politikası, ithalatı teşvik ediyor. Şimdi faizler de indiği ve bankacılık sistemi de tüketici kredilerine destek vermeye, kredi vermeye başladığı için, önümüzdeki dönemde bunun daha da hızlanarak ortaya çıkması söz konusudur. Derhal, ciddî, bu konuda ince ayar yapılmasına ihtiyaç vardır. Ekonomiyi yönetenlerin bu tehlikeyi görmeleri, buna karşı çok ciddî hazırlık ortaya koymaları ve önümüzdeki yıl, 2004 yılında, cari açığın bu düzeylerde tekrar ortaya çıkmasına fırsat vermemeleri mutlak bir ihtiyaçtır. Eğer, bu konuda bir gevşeklik, yine bu yılı aynen devam ettiririz rahatlığı ortaya çıkarsa, korkarım, çok ciddî bir tabloyla karşı karşıya kalabiliriz. Cari açık ikinci önemli nokta. Borç devam ediyor, artıyor; cari açık büyüyor, kaygı verici düzeye çıkıyor.
Değerli arkadaşlarım, bunun altında ne yatıyor? Bakınız, Türkiye, bu politikayı götürürken, 2003 yılında olağanüstü bir vergi uygulaması yaptı. Her zaman başedilemeyecek, göze alınamayacak çok iddialı, kapsamlı bir vergi uygulaması yaptı Türkiye; uçan kuştan vergi aldı, çift vergi aldı, yeni yeni vergi kalemleri icat etti, onlardan vergi aldı, geçmişte ödenmemiş olan borçların ödenmesini sağlamak için yeni düzenlemeler yaptı, geçmişe yönelik vergi sağması yapmaya çalıştı. Müthiş bir vergi uygulamasıyla -biz buna vergi terörü diyoruz- Türkiye 2003 yılında karşı karşıya kaldı. Yani, vatandaşın elinde avucunda, kolunda bileğinde, boynunda ne varsa alındı vergi olarak. Müthiş, her zaman yapılamayacak bir vergi uygulaması. Bununla borç ödendi. Yatırım yapıldı mı; maalesef, yatırım yapılmadı. Bir başka temel nokta da bu. Yani, 2003 yılında, Türkiye, topladığı paralarla yatırım yapamamıştır. Yatırım yapamamış olması, Türkiye'nin önümüzdeki dönemdeki sorunlarının ortaya çıkmasına yönelik bir altyapı oluşturmaktadır. Bakınız, Türkiye, 2003 yılında, cumhuriyet tarihinin en düşük yatırım planlamasını yaptı ve üzüntüyle tespit ediyoruz ki, 2003 yılında 8 katrilyon liralık bir kamu yatırımı öngörüldüğü halde, bunun ancak 6,5 katrilyon lirası harcanabilmiştir. Yani, Türkiye, 6,5 katrilyon lirayı ancak harcayabilmiş, 1,5 katrilyon lirayı kamu yatırımı olarak harcayamamıştır.
Değerli arkadaşlarım, tabiî, bu, Sayın Bakanın konuşmasında bahsettiği, sıkı maliye politikası, para politikası sadedinde, doğrultusunda bir anlayışı yansıtmaktadır, bunu anlıyorum; ama, sıkı para politikasının kurbanı olarak, IMF'nin de onayıyla, kamu yatırımları olarak 8 katrilyon öngörüldüğü halde, IMF bile bunu kabul ettiği halde, siz, sıkı para politikası uygulayacağım deyip, bu 8 katrilyonun 1,5 katrilyonunu harcamama noktasına gelirseniz, çok ağır bir bedel ödettirirsiniz. Onun kısılması gereken yerler, kamu yatırımlarının dışındaki alanlar olmalıydı.
Yani, şunu söylemek istiyorum: Türkiye'nin borcu artıyor, Türkiye'de cari açık büyüyor, Türkiye'de kamu yatırımları azalıyor, Türkiye'de müthiş bir vergi seferberliği yaşanıyor ve bu tablo, aman, işler iyi gidiyor diye, bizi feraha götürecek bir tablo sayılmamalıdır; sayanlar varsa, bunu çok iyi değerlendirmelidir. Bunu, bir uyarı olarak dile getirmeyi görev biliyorum.
Değerli arkadaşlarım, bakınız, Plan ve Bütçe Komisyonunda bu bütçenin 2003 bütçesiyle arasındaki fark nedir konusu konuşulurken -Sayın Bakan, o samimî üslubuyla, 2003'te, "canım, biz, bu sorunları kucağımızda bulduk, yapacak bir şey yok; işte, ona göre bir bütçe; bununla idare ediverin" demişti- 2004 bütçesi için, Sayın Bakan "canım, bu bütçeyi 2003'le mukayese ettiğiniz zaman, işte, ayvaz kasap aynı hesap; bizim iş de öyle" diye, samimî üslubuyla bir itirafta bulunmuştu. Tabiî, iktidarın kendisini kasap yerine koyduğu dikkate alınacak olunursa (CHP sıralarından alkışlar) benim, buna daha uygun bir gözlem düşünerek söyleyebileceğim "iktidar et derdinde, vatandaş can derdinde"dir. (CHP sıralarından alkışlar) Bu bütçe de, tıpkı 2003 bütçesi gibi, vatandaşı can derdinde bırakan bir bütçedir; sosyal yönü olmayan ve halkın elindekini avucundakini çeken, emen ve Türkiye'nin temel sorunlarında "hele şükür, helal olsun, verdik ya, artık borçtan kurtulmaya başladık, dış denge oturmaya başladı" dedirtme noktasına da getiremeyen bir bütçedir. Samimiyetle, açıklıkla, dürüstlükle söyleyeceğim budur.
Değerli arkadaşlarım, bu kadar para alınmış. Borç ödenmiş; borç azalmamış. Yatırım yapılamamış. Sonuç ne; işsizlik, çok ciddî bir sosyal sorun olarak ortaya çıkmaya başlamış. İşte, bu, çok ağır bir olaydır. Bunun üzerinde de, iktidarın, çok ciddiyetle durması lazımdır. Maalesef, Türkiye'nin bu istikrar programını uyguladığı sürece ortaya çıkan ve özellikle bu yıl kendisini daha bariz şekilde gösteren bir durumla karşı karşıyayız; işsizlik artıyor.
Tabiî, işsizlik artıyor. Bunun nedenlerini ararken, büyümenin nasıl bir büyüme olduğuna bakarsanız görüyorsunuz. Yani, büyümeye baktığınız zaman gördüğünüz şu: Büyümede, tarım küçülüyor -çok net bir şekilde, resmî rakamlar bize gösteriyor ki, tarım, bu yıl küçülmüştür- inşaat da küçülüyor, malî sektör de küçülüyor; bu büyüme nereden geliyor diye baktığınız zaman, iki kaynak buluyorsunuz. Bu kaynaklardan birisi, iç talep artıyor -belli bir ölçüde iç talebin artışına bağlı bir büyüme- ve belki, asıl önemli olan, stok artıyor. Bu yıl gerçekleşen yüzde 5,4'lük büyümenin altında çok önemli bir stok artışı vardır. Yani, ekonomi çalışıyor, üretiyor; bu, üretim olarak kayda giriyor; nerede bu, vatandaş tüketti mi, ne oldu dediğiniz zaman "bu, stokta" deniliyor. Böyle bir stok tablosu, bir yıl için, belki, mazur görülebilir, anlayışla karşılanabilir. Geçen yıl nasıldı şu yüzde 7,8 büyüme diyorsunuz, bir içine giriyorsunuz büyümenin; görüyorsunuz ki, ortaya çıkan büyüme, stoka dayalı bir büyüme; o büyüme de stoktan sağlanmış. Yani, 2002 için de bunu söylüyorum; 2002 de stoka dayalı bir büyüme. 2003?.. O da stoka dayalı bir büyüme. Sayın Bakanın getirdiği bütçeye bakıyoruz -2004- o da stoka bel bağlamış bir bütçe. 2004'te de yüzde 5 büyüyecekmişiz ve stoka büyüyecekmişiz.
Değerli arkadaşlarım, bu, garip bir tablo. Gerçekten şaşırtıcı bir manzara. Yani, iktisatçıların bu tabloyu izah etmesine ihtiyaç var. Türkiye, ekonomik büyüme rakamları ortaya çıksın diye, üretip üretip stokta bunu biriktiriyor gibi bir tablo, gerçekten, izah edilmesi güç bir tablo ortaya koyuyor.
Bu, işte, işsizlik olayı... Bir yandan büyüme var, bir yandan işsizlik var. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu! Eğer Türkiye büyüyorsa, işsizliğin azalması lazım. Büyüme, böyle büyüme! Şimdi, böyle bir büyüme, tartışılması gereken bir büyümedir. Büyüme deyip geçmeyelim, büyümenin içyüzüne bakalım.
Bazı iktisatçılar, bu çarpık tabloyu ciddî şekilde değerlendiriyorlar; bir taraftan, demin benim üzerinde durduğum borç miktarının artıyor olmasını, cari açığın büyüyor olmasını, kamu yatırımlarının azalıyor olmasını dikkate alarak, buna yoksullaştırıcı bir büyüme diyorlar. Türkiye, yoksullaştırıcı bir büyüme sürecinin içindedir teşhisini koyan iktisatçılar, tezlerini giderek daha etkili bir şekilde ifade etmeye başlıyorlar.
Değerli arkadaşlarım, bu, makro tabloya baktığımız zaman gördüğümüz manzaradır ve bunun sonucu şudur: Bugün, 2003 yılı sonunda, Türkiye'nin adam başına millî geliri 1998 yılının altındadır. Yani, beş yıl Türkiye bunca çile çekti, acı çekti, fedakârlık yaptı; geldiğimiz nokta, 1998 yılının adam başına gelir düzeyinin, sabit fiyatlarla ölçüldüğü zaman, 2003 fiyatları esas alınarak ölçüldüğü zaman, daha altında bir gelir düzeyi olduğu gerçeğidir.
RECEP KORAL (İstanbul)Kaç dolar?
DENİZ BAYKAL (Devamla)3 000 doların altında; hâlâ, öyle; yani, 2003'ü esas alacak olursanız.
Değerli arkadaşlarım, bakınız, Türkiye, büyüme sürecini sürekli yatırım yaparak gerçekleştirdi. Türkiye, yatırım yapma iddiasından vazgeçemez; Türkiye, yatırım yapmaktan geri kalarak ilerleyemez. Bu, fevkalade önemli bir olaydır.
Türkiye'de yatırımlar çok ciddî şekilde azalmıştır; sadece bu bütçe için söylemiyorum, 2004 bütçesi için söylemiyorum; Türkiye, bir süredir, yatırımda havlu atmış bir anlayışın içerisine girmiştir ve bu, bizi, gelecek bakımından ciddî sorunlarla karşı karşıya bırakmaya başlamıştır.
Bakınız, bizim, şimdi, gayri safî millî hâsılaya göre yüzde 4,2'lik bir oranda kamu yatırımları planlaması yaptığımız görülüyor; 1980'li yıllarda, bu, yüzde 10 düzeyindeydi; yani, Türkiye, gayri safî millî hâsılasının yüzde 10'u düzeyinde yatırım yapan bir ülkeydi; 1990'lı yıllarda yüzde 7'ye düştü; şimdi geldiğimiz nokta yüzde 4,2'dir. İşsizlik, onun sonucu olarak artmıştır, büyümeyle ilgili tereddütler o nedenle ortaya çıkmaya başlamıştır.
Yani, bugün 2003 yılı fiyatlarıyla, 1990'lı yılların ikinci yarısında, Türkiye'nin yaptığı sadece altyapı yatırımları -kamu yatırımlarının tümünde kastetmiyorum- 2003 parasıyla 18-19 katrilyondu; bugün bu rakam 10 katrilyonun altındadır. Yani, Türkiye, geleceğe yönelik iddiasını, geleceği kurma hevesini, çabasını, artık, önemsemez bir noktaya gelmeye başlamıştır. Bu, bizi, ciddî sorunlarla karşı karşıya bırakabilecektir. Bu tablo içerisinde, tabiî, işsizliğin artmasından hayret duymaya hiçbir neden yoktur.
Ayrıca, bir başka nokta da, tabiî, Türkiye'nin dış dünyayla ilişkilerinde yabancı sermaye girişidir. Yıllardır bu konuda gayretler gösterildi; işte, imzaları azalttık, bürokrasiyi kaldırdık denildiği halde, maalesef, somut bir ilerlemeyi ortaya koyamamıştır. 2002 yılında 2003 üç yılı için öngörülen yabancı sermaye girişi 1 200 000 000 dolardı; hesaplar ona göre yapılmıştı. 2003'te 1 200 000 000 dolarlık yabancı sermaye gelir denilmişti, on ayın sonunda gerçekleşen miktar 16 000 000 dolardır. Türkiye, sadece 16 000 000 dolarlık yabancı sermaye girişiyle karşı karşıya kalmıştır. Şimdi, 2004 için de hesap yaparken, yine, 2 milyar dolarlık bir yabancı sermaye girişi öngörülmektedir ve dengeler buna göre kurulmuştur "işsizlik o sayıda artacak" diye, Sayın Bakan, bizlere güvence vermektedir. İnşallah, öyle olur; ama, tablo bu, yaşadığımız gerçekler bu.
Değerli arkadaşlarım, demin de ifade ettim, 2003 Ekim sonunda Türkiye'nin 142,5 katrilyonluk içborç stoku vardı; bu, aşağı yukarı bir yılda yapılan borçlanmaya eşittir. Yani, borç stokunu, Türkiye, bir yıl boyunca duble edecek şekilde bir borçlanma yapmıştır ve açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, bırakınız toplam kamu borçlarının azalmasını, on ayda net 46 katrilyon lira -36'sı içborçlar, 10 katrilyon da dışborçlardan olmak üzere- daha da artmıştır. Bu yılın son iki ayındaki artışlar da hesaba katılırsa, borçlardaki net artışın 50 ile 60 katrilyon arasında bir noktaya yaklaşacağı tahmin edilebilir.
Borç stokundaki artış kadar önemli diğer bir nokta, AKP döneminde hazinenin yüksek düzeyde reel faiz ödemek zorunda kalmış olmasıdır. Yani, yılın başlarında özellikle, olağanüstü yüksek düzeyde borçlanma yapılma durumu ortaya çıkmıştı ve bu reel faiz oranları son aylarda önemli ölçüde azalmıştır, bu, çok sevindirici bir gelişmedir; ancak, yasal hiçbir önlem alınmadığı takdirde, dışkaynaklara bağlı bir büyüme sürdürüldüğü için bu oranların korunması 2004 yılı için garanti değildir. Bakın, şimdi, faiz oranlarının yüzde 26'ya, yüzde 27'ye indiğini görüyoruz; bu, bir yıl sonrası için öngörülen faiz oranı; bir yıl sonra, oniki ay sonra enflasyonun yüzde 12'ye ineceği öngörülüyor. Enflasyonun yüzde 12'ye inmesi halinde, yüzde 27'lik bir faiz oranı, 15 puanlık bir reel faizi ifade ediyor. Tabiî, 30-35 puanlık bir reel faizle mukayese edildiği zaman bu da memnuniyet vericidir; ama, bu, yeterli değildir, bu, garanti değildir.
Türkiye ne zaman rahatlar biliyor musunuz; Türkiye, büyüme oranıyla faizdışı fazla oranının toplamı, yani 6,5'le gerçekleştireceğimiz büyüme oranının toplamı, yılda gerçekleşecek ortalama reel faizin üzerine çıktığı zaman rahatlar. Borçlar işte o zaman devrilmeye başlar, borçlar o zaman azalmaya başlar.
Türkiye'de, geride bıraktığımız yılda, reel faizler, yüzde 30'lardan yüzde 15'lere kadar indi; ortalaması yüzde 18-20 civarında olsa bile, 6,5 reel faiz, yüzde 5,4 bir ekonomik büyüme, 12 civarında bir toplam; onun üzerindeki her puan Türkiye'nin borç yükünün daha da arttığını bize gösteriyor. Bunu aşmak zorunluluğu vardır. Bunun için reel faizin indirilmesi lazımdır. Reel faizi de tehdit edecek, gelecekte, en temel unsurlardan birisi, cari açığın nasıl gelişeceğidir. 2004 yılında cari açığın nasıl gelişeceği fevkalade önemli olacaktır. Bu da, ithalat-ihracat dengesinin nasıl olacağına bağlıdır, Türkiye'nin dış dünyayla ilişkilerinin nasıl gelişeceğine bağlıdır.
Gene, borç çevirme oranı da sevindirici bir noktaya gelebilmiş değildir. Yani, Türkiye, ödediği borçların ne kadarı kadar yeniden borçlanmaktadır; bu oran yüzde 90'ların üstüne çıkmıştı; normalde bu oranın yüzde 70-75 düzeyinde olması gerekirdi.
Değerli arkadaşlarım, bunlar, işin genel tablosu. Tabiî, olaya girerken, önümüzde bir bütçe var; ama, iki tane hükümet programı var arkamızda. O hükümet programının yanı sıra acil eylem planı var ve seçim bildirgeleri, seçim taahhütleri var. Bütün bunlara baktığımız zaman, gördüğümüz manzara şudur: Yani, biz, onları bırakarak, demin yaptığım analizi yaparak bu gözlemleri ortaya koyuyoruz. Tabiî, onlara baktığımız zaman tablo çok farklıdır. Bize, çok garanti bir şekilde "takip edin ve hesap sorun" diyerek acil eylem planında birtakım açık angajmanlar yapılmıştı.
Şimdi, ben şunu görmek istiyorum: "Konut seferberliğini başlatacağız" demişlerdi; ne oldu, konut seferberliği başladı mı Türkiye'de?
"Ekonomi yönetimini tek çatı altında toplayacağız" denilmişti; ekonomi yönetimi müthiş bir dağınıklık göstermeye devam ediyor.
"Ücretlerde özel indirimi kademeli olarak artırıp asgarî ücret seviyesine çıkaracağız" demişlerdi; bırakınız asgarî ücret seviyesine çıkarmayı, ücretlerde özel indirim tamamen kaldırılmıştır.
"Açlık sınırının altındaki aileler kayda alınacak ve ilk üç ayda bu işlem tamamlanacak, üçüncü aydan itibaren de kendilerine yardım yapılabilecek" deniliyordu; bunların hepsi birer boş söz olarak duruyor; unutuldu. Yani, bunlar, yapmayı vaat edip de yapmadıklarınızın birkaç tanesinin örneği.
Bu arada, yaptıklarınıza gelince şunları görmezlikten gelmek mümkün değil: 1 000 000'u aşkın öğrencinin sütünü kestiniz; 1 000 000'un üzerindeki öğrenciye her sabah süt veriliyordu, bu sütü kaldırdınız.
64 000 üniversite öğrencisinin bursunu kestiniz, 64 000 üniversite öğrencisinin bursunu azalttınız.
"Vergiyi tabana yayacağız" dediniz, bunun üç ayda mevzuatı hazırlanacaktı; tam tersine, bir vergi terörü estirdiniz.
"Elektrik fiyatları üzerindeki TRT payını üç ayda kaldıracağız" dediniz; geri adım attınız, bu konuyu unuttunuz.
"Vatandaşların hayat standardını artırmayı sağlayan ekonomik politikalara ağırlık verilecektir" dediniz; tam aksini yaptınız, yoksulluğu ve işsizliği artırdınız.
"İlk üç ay içinde hayvancılık sektörünün geliştirilmesi için acil tedbir alınacaktır" dediniz; hiçbir tedbir alınmadı, tam tersine, hayvancılık kendi kaderine terk edildi, tarımın en perişan alt kesimi olmaya devam ediyor.
Efendim "yeşil mazot getireceğiz" demiştiniz; bu konuda göstermelik bir adım attınız. O adımın da hiçbir kalıcı, etkili yönü, maalesef, ortaya çıkmadı.
"Tarım ürünleri sigorta kanunu çıkarılacak" demiştiniz; bunların hepsi de unutuldu, terk edildi.
Değerli arkadaşlarım, bunları şunun için vurguluyorum: İzlediğiniz politika insanı dışlıyor, insanı yok sayıyor; uygulanan programda insan yok, programın sosyal boyutu yok.
Tabiî, şimdi, siz, diyeceksiniz ki: "Biz, ilköğretim çocuklarına kitapları bedava dağıttık, yoksul ailelere kömür dağıttık, ramazanda iftar çadırları kurduk." Bunlar doğru; ama, bunlar yeterli değil, bunlar birer aldatmaca. Bakınız, sizler, ilköğretimde öğrencilere verilen sütü kestiniz, bunun yerine kitap verdiniz. Öğrencilere verilen bursu kestiniz, bunun yerine kömür verdiniz. Oysa, biz, hükümet olarak, şunu bekliyorduk: Hem sütü verin hem kitapları; hem bursu verin hem de kömürü. (CHP sıralarından alkışlar)
İnsanları aldatmanın gereği yok, doğruları yapalım. Kaldı ki, insanlar, sizden iane ve sadaka değil, iş istiyorlar, emeğinin karşılığını alabileceği bir gelire kavuşmayı istiyorlar. En kutsal hak çalışma hakkı, iş talep etme hakkı. İşsiz bir duruma sürüklenen milyonlarca insanın acısını, arada sırada onlara erzak torbaları dağıtarak telafi edemezsiniz.
Değerli arkadaşlarım, hükümet, memur maaşlarında, yılın ikinci yarısı için net 47 000 000 liralık bir artış sağlamıştır. Bu zam, ilk altı ayın reel kaybını bile telafi etmemektedir. Yıl sonu enflasyonunun yüzde 20 olacağı dikkate alındığında, 2003 yılında ortalama yüzde 12 zam alan memurun reel kaybı yüzde 8'e çıkmaktadır.
Sayın milletvekilleri, isterseniz daha somut bir örnek vereyim: Bugün, 9 uncu derecenin 1 inci kademesindeki bir öğretmenin maaşı, halen 626 140 000 liradır. Bütün memurların olduğu gibi, öğretmenlerin maaşları da yetersizdir. Öğretmen maaşı ile yoksulluk sınırı hesaplarını karşılaştırdığımızda, öğretmenlerin nasıl sefalete terk edildiklerini açıkça görürüz. Türk-İşin yaptığı araştırmaya göre, 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırını ifade eden harcama tutarı, kasım ayında, 1 352 000 000 liradır. Öğretmenlerin maaşları, yoksulluk sınırının yarısından dahi azdır. Türk-İşin araştırmasına göre, 4 kişilik ailenin sadece mutfak harcamaları, kasım ayında, 455 000 000 liradır. 625 000 000 lira aylık alan bir öğretmen, 455 000 000 lira mutfak harcamasını yaptıktan sonra kalan 171 000 000 lirayla kira giderini mi, ısınma ve ulaşım masraflarını mı, çocuklarının okul harcamalarını mı karşılayacaktır ve siz, öğretmenden, çocuklarımızı yetiştirmesi için görev bekleyeceksiniz! Acaba hangi uygar ülke kendi öğretmenine bu yoksulluğu reva görmüştür?!.
Değerli arkadaşlarım, AKP Hükümetinde yoksulluğa mahkûm edilenler sadece öğretmenler değil; Devlet İstatistik Enstitüsünün verilerine göre, bugün Türkiye'de 12 200 000 kişi açlık sınırındadır -dikkatinizi çekiyorum; yoksulluk değil, açlık sınırı- ve bu insanların sayısı azalacağına, maalesef, artmaktadır. Ramazanda yoksul ailelerin sofralarında fotoğraf çektirerek bu sorun çözülmüyor. Daha da acı olanı, bu sorunu çözmeye hükümet de yanaşmak istemiyor.
Değerli arkadaşlarım, hükümet programında, hükümetin, fakirliği ve işsizliği azaltacağından söz ediliyor. Geçen bir yıl içinde, ne fakirlik azaltılmıştır ne de işsizlik azaltılmıştır; tam aksine, insanlar daha da yoksullaşmış ve işsizlik, daha da egemen hale gelmeye başlamıştır.
Türkiye, sosyal boyutu ihmal edilen bu programla bir yere varamaz. Açlığa ve yoksulluğa savaş açmayan bir hükümet kalıcı olamaz; insanı yok sayan bir hükümet, hükümet edemez. Bugün geldiğimiz nokta, iç açıcı bir nokta değildir. Böyle bir noktaya geldik ki, yoksul aileler çocuklarına bakamaz duruma düştüler. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunun Sayın Genel Müdürü açıklıyor "çocuklarını bırakmak için kuruma yapılan başvurular 8 000'den 34 000'e çıktı" diyor "İnsanlar, çocuklarını okutamaz; insanlar, karınlarını doyuramaz hale geldiler" diyor; sokakta yaşayan çocukların sayısının hızla arttığını söylüyor ve Sayın Genel Müdür sözlerine ekliyor "bu sorunu üç yıla kadar çözemezsek, İstanbullular sokağa çıkamayacak duruma düşebilirler" diyor. Değerli arkadaşlarım, bu, karşı karşıya bulunduğumuz manzara.
Değerli arkadaşlarım, hükümet, lüks evlerinde oturup, ahkâm kesen ve Türkiye'yi tozpembe gösteren çevrelerin yarattığı tablonun sarhoşluğuna kendisini teslim etmesin. (CHP sıralarından alkışlar) Bunlar ülkenin acı gerçekleridir, bunları görmekten bir an bile uzak düşmesin.
Değerli arkadaşlarım, maalesef, bu ekonomik tablo, bu acı gerçekler, bu sosyal facialar Türkiye'de yaşanırken, hükümetin en önem verdiği konu olarak kadrolaşma kendisini gösteriyor. Yani, bu hükümet, kendisine verdiği temel misyonla, devletin kritik noktalarına vücut dilimizden anlayacak insanları yerleştirelim, bizimle diyalog kuracak, bizi anlayacak, bizim isteğimizi yerine getirecek kadrolarla, devleti, cumhuriyeti denetim altına alalım hesabı ve arayışı içine girmişler gibi gözüküyor; bu, çok yanlış olmuştur.
Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu hükümet, hapisteki bir insanı bir kamu kuruluşunun yönetim kuruluna atamıştır; iş, ta bu noktaya kadar getirilmiştir. Hakkında soruşturma yapılmış, çeşitli suçlamalara hedef olmuş, hiç bu ayırımları gözetmeden, acımasızca girmiştir. Bunun en belirgin uygulandığı yerlerin başında da Millî Eğitim Bakanlığı gelmiştir. Tehlikeli bir kadrolaşma orada yürütülmek istenmektedir. AKP, iktidara gelir gelmez çıkardığı bir genelgeyle, il ve ilçe müdürlüklerinde vekâleten görev yapan 30'u il, 513'ü ilçe müdürü, 105'i il müdür yardımcısı, 247'si il şube müdürü, 246'sı da ilçe şube müdürü olmak üzere, toplam 1 041 kişiyi görevinden almıştır. Vekâleten görev yapanların yerine, yeniden vekâleten görevlendirmeler yapılmıştır. Tayin edilmek istenenlerin şartlarını uygun görmediği için Sayın Cumhurbaşkanının imzalamaması üzerine, o uygun görülmeyen kimseler, vekâleten, orada, tam yetkiyle görev yapma durumuna sokulmuşlardır. Talim Terbiye Kurulunda çalışan 167 kişi, bir gece darbesiyle, bir anda görevinden uzaklaştırılmıştır. Emniyet Genel Müdürlüğünde çok tartışmalı atamalar yapılmıştır. Hizbullah operasyonuna katılan, bu konuda uzmanlığı bütün emniyet teşkilatında takdir gören insanlar, Hizbullahın etkili olduğu yerlerden alınmış, çok alakasız, geri planlarda görevlendirilmişlerdir.
Değerli arkadaşlarım, kadrolaşma konusundaki acımasız üslubunuzun en belirgin örneklerinden birisini, bir yasa çıkarmak suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisini alet ederek, TÜBİTAK konusunda gerçekleştirmiş olduğunuzu da ifade etmeliyim. Gerçekten, Türkiye'nin, parlak, hiçbir günlük siyasete karışmamış, sıcak siyasî tartışmaların içinde yer almamış, adı hiçbir şekilde siyaset kulislerinde dolaşmayan, işini de en iyi şekilde, ehil bir biçimde yapan, dünyanın en saygın kuruluşlarında büyük ilgi gören TÜBİTAK yönetimi, bu hükümetin, orayı da kendi anlayışıma teslim alacağım iddiası sonucunda, acımasızca çiğnenmiştir.
Değerli arkadaşlarım, tablo bu; siyaset, böyle bir manzara içinde. Bu arada, tabiî, Türkiye, sosyal sorunlarını artıran bir yanlış vergi politikasının tutsağı haline getirilmiştir. Çok adaletsiz, çok dengesiz, muhtaç kesimleri ezen bir vergi politikası, Türkiye'de uygulanmaktadır; tarihimizde ilk kez, dolaylı vergilerin oranı, bugünkü düzeye çıkmıştır. Bu, Türkiye'de vergi adaleti anlayışının bir kenara bırakıldığının bir açık ifadesidir.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin, bir an önce, kayıtdışını kayıt altın almaya ihtiyacı var; ilk yapılması gereken iş budur; gerisi, hiçbir önemi olmayan, kendi kendimizi aldatmaya yönelik çabalardır. Türkiye'nin masrafını kim taşıyacak, Türkiye'nin yükünü kim taşıyacak? Toplumun yarısından vergi alarak bunu sürdürmeye kalkarsanız, aldığınız vergilerle Türkiye'yi ayakta tutamazsınız, hizmet veremezsiniz, borçları ödeyemezsiniz ve büyük bir adaletsizlik yapmış olursunuz. Bir an önce, bu sorunu çözmek lazımdır. Bu sorunu çözme doğrultusunda hiçbir ciddî arayışın bu iktidarda var olduğunu görmüyoruz; tam tersine, ters sinyaller veriliyor, bunu ortadan kaldıracak, buna zarar verecek çeşitli uygulamalar birbiri ardından gerçekleştiriliyor. Yapılması gereken birinci iş budur. Türkiye, derhal, kayıtdışını kayıt altına alacak önlemleri gerçekleştirmelidir ve Türkiye'nin, derli toplu bir ciddî vergi reformuna ihtiyacı vardır. Yapılması gereken ciddî işler bunlardır; gerisi, sıkıştık mı çift vergi alalım, sıkıştık mı olağanüstü vergileri sürekli hale getirelim, dolaylı vergilerin oranını artıralım... Bu yaklaşımla, Türkiye, bu sorunların üstesinden gelemez.
Ek Taşıt Vergisi mükellefi 8 000 000 kişiye, ek Emlak Vergisi mükellefi 18 000 000 kişiye ekvergi getirdiniz. Getirirken de- geçmişte de olağanüstü hallerde bu yapılmıştı- istisnalar getirilirdi; bir tek evi olana ya da işte, arabayı ticarî kazanç için kullanma durumunda olana kolaylık getirilirdi; bunları da bir tarafa bırakarak, acımasızca, üzerine yürüdünüz. Anayasa Mahkemesi, bu konuda iptal kararını verdi; tekrar, bu konunun üzerine yürüdünüz; Anayasa Mahkemesi, tekrar, iptal etmek durumunda kaldı. Bunlar, doğru yaklaşımlar değil; bunlar, halkı anlayan, yoksulun derdine duyarlı bir yaklaşım, bir anlayış değil. İzlenen vergi politikası, hammadde fiyatlarını artırıyor, Türkiye'nin sanayiine ciddî darbe vuruyor; izlenen vergi politikası, Türkiye'de işçi ücretlerini, prim uygulaması yoluyla, istihdam vergisi haline dönüştürüyor.
Değerli arkadaşlarım, özelleştirme uygulaması da, yine, bu hükümetin, durup bir değerlendirme yapması gereken konuların başındadır. Özelleştirme, bir kanama konusu olmaya devam ediyor. Bugüne kadar izlenen sağlıksız politikalar, bu hükümet tarafından, maalesef, sürdürülmektedir. Bakın, şu ortaya çıkmıştır artık: Hukuku gözardı ederek özelleştirme yapılmaz, ver kurtul anlayışıyla özelleştirme yapılmaz, eşe dosta kıyak çekme ya da "babalar gibi satarım" cakalanmasıyla özelleştirme yapılmaz, (CHP sıralarından alkışlar) tekel yaratmak amacıyla özelleştirme yapılmaz. Özelleştirme, yapılacaksa, ülke çıkarları doğrultusunda yapılır.
Özelleştirmede geldiğimiz noktaya dikkatinizi çekeyim: Bugüne kadar yapılan özelleştirmelerden sonra 17 368 çalışan işinden atılmıştır; 54 işletme, satıldıktan sonra kapatılmıştır; 28 işletmenin ise ne olduğunu Özelleştirme İdaresi bile bilmemektedir. Bugün, Özelleştirme İdaresi, Türkiye'nin en verimsiz KİT'i haline gelmiştir. Tekel ve Petkim ihaleleri fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Özelleştirmeden beklenen kaynaklar da kesinlikle gelmemiştir. Onyedi yılda Türkiye'nin sağladığı özelleştirme gelirinin astarı yüzünden pahalı olmuştur, masrafı, elde edilen gelire yakın bir düzeyde ortaya çıkmıştır.
Türkiye'nin son yıllarda bütçe açığı 30 milyar dolar civarındadır. 3 milyar dolar bile bu yirmi yılın özelleştirme geliri değildir ve biz, hâlâ, ekonomiyi, bu konuda yeni atılımlar yaparak düzelteceğiz diye kendimizi avutuyoruz.
Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri de sosyal güvenliktir. Sosyal güvenlik, maalesef, kendi ayakları üzerinde duran, kapsamı, arzu ettiğimiz genişliğe ulaştırılmış bir duruma bir türlü getirilememiştir. Primleri artırarak açıkları kapatma politikası iflas etmiştir. Primlerin artışıyla toplanan gelirin artmadığı, tam tersine, azaldığı, artık açıkça ortaya çıkmıştır.
Bu hükümetin çıkardığı SSK ve Bağ-Kur prim affı ise, sonuçları itibariyle bekleneni vermemiştir. Vergi Barışı Yasasıyla, naylon faturacıya, hayalî ihracatçıya, vergi kaçakçısına getirilen kolaylık Bağ-Kurluya getirilmemiş, bu insanlar mağdur edilmiştir.
İşçi ve Bağ-Kur emeklileri perişan haldedirler. Ağırlaşan yaşam koşulları, bu insanları ciddî biçimde yoksullaştırmıştır. 2003 yılında yapılan sosyal destek ödemesi, bu insanlarda hayal kırıklığı yaratmıştır; çünkü, emeklilere verilmesi gereken aylık TÜFE oranındaki artışlar verilmemiş, emeklilerin hakkı olan sosyal destek ödemesinden düşülmüştür. 2004 yılında, hükümetin bu konuda ne yapacağı ise daha belli değildir.
Daha acı olanı ise, 2004 yılı bütçesinde sosyal güvenlik kurumlarına ayrılan payın gerçekçi olmamasıdır. Örneğin, 2004 yılında, sosyal güvenliğe 15 katrilyon 966 trilyon lira ayrılmıştır; bu miktar, 2003 yılında harcanması öngörülen tutarın altındadır. Bu, hükümetimizin, emeklilere, 2004 yılında da, insanca yaşayacakları bir aylığı vermeyeceğini ortaya koymaktadır.
Değerli arkadaşlarım, enflasyon düşünce hep birlikte seviniyoruz. Elbette, enflasyonun düşmesi gerekiyor; ama, insafla düşünürsek, enflasyonun düşüşünün asgarî ücretliye ve emekliye yansımadığını hep birlikte görürüz. Enflasyon düşerken hayat pahalılığı düşmüyor ve sonuçta, sabit gelirlilerin, esnaf ve sanatkârın, çiftçinin satın alma gücünde ciddî gerilemeler ortaya çıkıyor. Bu insanlar, neredeyse, hükümetin izlediği politikalarla toplumun dışına itiliyorlar.
Değerli arkadaşlarım, bugün, 10 000 000 kişinin ücreti asgarî ücret düzeyindedir. Kayıtdışı çalışan yaklaşık 4 500 000-5 000 000 kişinin ücret düzeyi de asgarî ücrete göre belirlenmektedir. Ancak, 2003 başında net 225 000 000 lira seviyesine çıkarılan asgarî ücretin satın alma gücü azalmaya devam etmektedir. Bugün gelinen noktada, zaten yetersiz olan asgarî ücretin satın alma gücü, yılbaşından bu yana yüzde 12 düzeyinde azalmıştır.
Değerli arkadaşlarım, AKP, iktidar olmadan önce çay ile simit hesabı yapardı; iktidar, bu hesabı çok çabuk unuttu. Bakın, somut gerçekleri size hatırlatayım: Ocak 2002'de, asgarî ücretle 24 kilogram dana eti alınırken, Kasım 2003'te, bu rakam 19 kilograma düşmüştür. Ocak 2003'te, asgarî ücretle 41 kilogram beyaz peynir alınırken, bu rakam, Kasım 2003'te 35 kilograma düşmüştür. 2003 başında, asgarî ücretle 647 kilogram kuru soğan alınırken, Kasım 2003'te, bu miktar 278 kilograma düşmüştür.
Değerli arkadaşlarım, sağlık da, bir temel sorun alanı olmaya devam ediyor. Bugün geldiğimiz noktaya bakınca, şu tabloyu görüyoruz: İlaç kuyrukları kalkmamış, daha da uzamıştır. Sigorta primini ödediğiniz halde, ya özel muayene için para ödeyeceksiniz ya da muayene olmak için günlerce bekleyeceksiniz. Tomografi çektirmek için aylarca bekleyeceksiniz. Ameliyat olmak için bıçak parası öderseniz, zamanında ameliyat olacaksınız; ödemezseniz, yine aylarca bekleyeceksiniz. Bağ-Kurluysanız, önce paranızla tedavi olacaksınız, daha sonra paranızı Bağ-Kurdan almak için, ayrıca kuyruğa gireceksiniz. En az altı yıllık ciddî bir eğitimden geçip, önce pratisyen doktor, daha sonra da ciddî bir sınavla, dört yıllık bir eğitimden geçip uzman doktor olacaksınız ve size, devlet, insanca yaşayacağınız bir aylık vermeyecek, sizi özel muayenehane açmaya zorlayacak. Hastanelerde ciddî personel sıkıntısı çekilirken, binlerce ebe, hemşire, laborant, diş hekimi, eczacı, dışarıda işsiz gezmeye devam edecek.
Değerli arkadaşlarım, sağlık politikamızda, maalesef, koruyucu hekimlik anlayışı bir türlü ciddîye alınmayacak, aslında, en ekonomik, en etkili, en önemli politika bu olduğu halde, bir türlü, bu, gündeme gelmeyecek.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye'deki ekonomik sorunlar, sosyal sorunlar, işsizlik manzarası, maalesef, bütün ağırlığıyla devam ediyor. Onun içindir ki, bugün, ucuz ekmek almak için sabahın erken saatlerinde kuyruğa giren insanlar, semt pazarlarındaki artıklardan geçinenler, geliri olmadığı için çocuklarını okutamayanlar, trafik lambaları başında dilenen yaşlı kadınlar, çöplerden topladığı kâğıt ve plastik artıklarıyla ailesini geçindirmeye çalışanlar, okulundan birincilikle mezun olmasına karşın iş bulamayanlar, Türkiye'nin gerçek manzarası olmaya devam ediyor.
Değerli arkadaşlarım, bu işsizlik manzarasına yönelik olarak, dikkatinizi, bir kez daha, buraya çekmek istiyorum. Bu yılın temmuz - eylül döneminde, geçen yılın temmuz - eylül dönemine göre 422 000 kişi daha işsiz kalmıştır; yani, iktidarınız döneminde işsize iş vermek değil, bir önceki yılda iş sahibi olduğu halde, yarım milyona yakın insanın iş bulamaz hale düşmesiyle sonuçlanan bir politika uygulanmıştır.
Bütün bunların ötesinde, bütün bunların yanı sıra, en acı olayların yaşandığı sektör, tarım sektörü olarak karşımıza çıkmaktadır. Değerli arkadaşlarım, tarımın önemi belli, işgücünün yüzde 34'ü orada çalışıyor, gayri safî millî hâsılanın yüzde 12,5'i oradan temin ediliyor, Türkiye'de istikrarın güvencesi, Türkiye'nin geleceğe yönelik beslenme güvencesi, fevkalade önemli bir sektör; fakat, bu sektör de, AKP İktidarından sonra, perişan olmaya devam ediyor.
Dünya Bankasının katkısıyla, artık, tarıma, ekonomik değil sosyal bir bakış açısıyla yaklaşılmaya başlanmıştır; yani "burada insanlar yoksul kalmaya devam edecekler, onların acılarını önlememiz mümkün değil, onları ayakta tutmamız mümkün değil; hiç olmazsa, onlara, sosyal destek verelim" anlayışıyla doğrudan gelir desteği uygulaması başlatılmıştır. Doğrudan gelir desteği, tarıma, üretime, verimliliğe endeksli olmadan, sadece adam başına "eğer toprağın varsa, o topraktan geçimini sağlamak zorundaysan sana bunu veriyorum" diye verilmiştir. Tabiî, toprağa mülkiyetle bağlı olduğu halde, toprakta yaşamayan, üretmeyen pek çok insan da, bu vesileyle doğrudan gelir desteğinden yararlanma imkânını bulmuştur; tutarsız, yanlış bir anlayışla uygulanmaktadır ve maalesef kötü uygulanmaktadır. Yetersizdir ve 2003 yılında, bu yılda ödenmesi gereken doğrudan gelir desteklerinin tümü ödenememiştir "2004 yılında, belki seçimlerden önce, bahar aylarında bunu yaparız" hesabının peşinde koşulmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, Ege Bölgesinde, pamuk ekim alanlarında, geçen yıla göre yüzde 8,5 azalma oldu. Ankara, Konya, Sivas gibi Orta Anadolu bölgelerindeki hububat üretimi yapanların yaklaşık yüzde 30'u birkaç yıl içinde tarım dışına çıkmıştır. Tarım, bilinçli olarak geri plana itilmiştir; ekonomisi çarpıklaşmıştır. Traktör fiyatları bir yılda yüzde 24 yükselmiştir. Gübre fiyatlarında çok büyük artışlar ortaya çıkmıştır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
20 konuşma daha · 18 Aralık 2003