Kamu yönetimi temel kanunu tasarısı (ss.349)
Tekirdağ Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 56. Birleşim · 2. yasama yılı · 24 Şubat 2004 · 1.327 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma
Kaynak göster
Enis Tütüncü (CHP), 24 Şubat 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 56. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUNU TASARISI (SS.349)); konuşma 1.327 kelime.
Enis Tütüncü (CHP, Tekirdağ). “Kamu yönetimi temel kanunu tasarısı (ss.349)”. TBMM Genel Kurulu, 56. Birleşim tutanağı, 24 Şubat 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/enis-tutuncu-22-2004-02-24-kamu-yonetimi-temel-kanunu-tasarisi-ss-349 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ)Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Değerli milletvekilleri, bu maddeyle getirilmek istenilen yeni yönetim modeli, stratejik yönetim anlayışına dayandırılıyor; bakanların görev, yetki ve sorumlulukları, bu anlayış içerisinde yeniden tanımlanmaya çalışılıyor.
Hemen belirtmeliyiz ki, bu madde, Anayasanın 112 nci maddesine aykırıdır. 112 nci maddede asıl olan, bakanların birlikte, yani, müteselsil sorumluluk taşımalarıdır. Bu maddeyi, ya böyle düzenlemeyeceksiniz ya da eğer, mutlaka düzenlemek istiyorsanız, Anayasaya göre düzenleyeceksiniz. Ne yazık ki, bu madde, bu haliyle Anayasa Mahkemesinden dönecek olan bir maddedir.
Stratejik yönetim anlayışına gelince, bu anlayış, stratejik planlama temeline oturtuluyor. Bu konudaki görüşlerimin bir bölümünü, önerge üzerindeki konuşmalarımızda dile getirmeye çalışacağım.
AKP, 5 Temmuz 2003 tarihinde, Yüksek Planlama Kurulunda stratejik plan çalışmaları başlatma kararı almıştı. Bu iş için 8 pilot kurum seçilmişti; seçilen kurumlar, 2004 Haziranına kadar, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı gözetiminde stratejik planlarını yapacaklardı ve uygulamaya geçeceklerdi. Seçilen pilot kurumlar, ancak geçen ay haberdar kılınmışlardır. Karar tarihinden sekiz ay sonra, 16 Şubat 2004'te ise, ilk toplantılarını yapmışlardır. Yani, şunu söylemek istiyorum Sayın Başkan, değerli milletvekilleri: AKP, kendi başlattığı çalışmaları da ciddîye almıyor. Burada, sizi, bu konuda uyarmayı görev sayıyorum; daha onbeş aylık bir iktidarsınız, böyle laçkalık olmaz.
İşin trajikomik yanı ise şudur: Yüksek Planlama Kurulunun söz konusu kararında, 2005 yılı için tüm kamuda stratejik yönetime geçilmesi hükme bağlanmıştı. Peki, bunu nasıl yetiştireceksiniz? Yani, 2005 yılında tüm bakanlıklarda ve bağlı kuruluşlarda stratejik yönetim anlayışına nasıl geçeceksiniz? Bunu anlamak ve kabul etmek mümkün değil. Az önce söylediğim gibi, onbeş aydan bu yana iktidarsınız, mühür sizde; ama, süleyman değilsiniz.
Şimdi, her derde deva, akıllara seza olarak gördüğünüz Kamu Yönetimi Yasa Tasarısını burada savunuyorsunuz. Savunuyorsunuz; ama, gözükara savunuyorsunuz. Bizim eleştirilerimize gözünüzü, kulağınızı kapatıyorsunuz. Hele bir yola çıkalım, göç yolda düzelir...
ORHAN SEYFİ TERZİBAŞIOĞLU (Muğla)Düzelir değil, düzülür.
ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla)...diyorsanız -ki, bu tasarı aynen ona benziyor- bilin ki, bu yolun sonu selamet değildir. Neden değildir? Bakınız, küreselleşme sürecinde dünya genelinde bazı yeni haklar, talepler ve bir yığın yeni olanaklar ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, örneğin, farklı etnik gruplar ya da farklı alt kimlikler kendi kültürlerini, kendi inançlarını geliştirmeye dönük taleplerini yoğunlaştırıyorlar. Halk iş istiyor, aş istiyor, insan onur ve saygınlığına yaraşır bir yaşam düzeyi istiyor.
Uluslaşma sürecini 19 uncu Yüzyılda tamamlamış olan İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya gibi ülkelerde, küreselleşme sürecinde ortaya çıkan uyumsuzluklar sorun yaratmadan aşılıyor; ancak, Türkiye'de, sıkıntılarla karşı karşıyayız değerli milletvekilleri. Dikkatinizi çekmek istediğim konu budur. Çünkü, küreselleşme sürecinde yükselen yeni haklar ve talepler, cumhuriyetimizin eşit, özgür ve saygın yurttaşlık bilincindeki aşındırılmanın yoğunlaştığı bir zamana rastladı. Yine, bu zaman kesitinde, ne yazık ki, ülkemizde işsizliğin, yoksulluğun, hırsızlığın, adaletsizliğin ve yolsuzluğun artmasına engel olunamadı. Üstüne üstlük, hırsızlık, yolsuzluk, haksızlık yapandan, kamuoyu vicdanını rahatlatacak biçimde hesap da sorulamıyor.
ORHAN SEYFİ TERZİBAŞIOĞLU (Muğla)Soruyoruz, hesap soruyoruz.
ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla)Bu nedenle, halkımız, umutsuzluk içinde, kızgın ve tepkili. İşte, Türkiye Büyük Millet Meclisinin önündeki en önemli mesele, böylesine ağır ve güç koşullardan Türkiye'nin nasıl esenliğe çıkarılabileceğinin ortaya konulmasıdır.
İki yol görülüyor. Türkiye, uluslaşma sürecini, cumhuriyetin aynı derecede eşit, özgür ve saygın yurttaşlık bilincini, Kopenhag Kriterleri ışığında yeni bir anlayışla güçlendirerek mi esenliğe çıkarılabilir, yoksa "bırakınız şu ulus olma bilincini ya da cumhuriyetin yurttaşlık kavramını; bunların modası geçti, bunlar başka şeyler" deyip dünya yurttaşlığı anlayışına sarılarak mı esenliğe çıkarılabilecek? Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak birinci yolu benimsiyoruz. Türkiye, söz konusu zor koşullardan ancak ve ancak, uluslaşma bilincini, cumhuriyet yurttaşı olma bilincini, Kopenhag Kriterleri ışığında, yeni bir anlayışla yoğurarak ve güçlendirerek esenliğe çıkarılabilir. Ulus olma, millet olma anlayışı yok edilirse, bu topraklarda yaşayan insanları hiç kimse ciddîye almaz; her yabancı ülke, her şirket ya da güçlü olan herkes, insanımızı, kendi çıkarları için istediği gibi kullanabilir. Ulus olma anlayışı terk edilirse, cumhuriyetin aynı derecede eşit, özgür ve saygın yurttaşı olma bilinci körletilirse, bu toprağın insanı dar gününde hangi dala tutunacak, nereye sığınacak!
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ulusçuluğun temelinde, sevgi, barış, güven ve dayanışma bütünlüğünde yurttaşlık anlayışının yattığını bir daha dikkatlerinize sunmak istiyorum. Yurttaşlık anlayışında, bu ülkede yaşayan herkes aynı hakka, aynı hukuka sahip, eşit bireylerdir. Devlet, herkesi eşit şekilde temsil ve ifade eder. Hangi kökenden gelirse gelsin, hangi dili konuşursa konuşsun ve hangi inancı paylaşırsa paylaşsın, hiç kimseyi azınlık konumuna indirgemek mümkün değildir. Her birey, yurttaş olarak, Edirne'den Kars'a, Ardahan'a kadar, bu ülkenin aslî sahibidir. Bu nedenle yurttaşlar arasında karşılıklı anlayış, hoşgörü ve barış egemen kılınmalıdır; farklı etnik, kültürel ve toplumsal duyarlılık kümeleri arasında yeni anlayış ve hoşgörü kanalları açılmalıdır; insanların, kendi farklılıklarıyla, ulusçuluğun eşit yurttaş anlayışında bütünleşmesi esas alınmalıdır.
Birbirine sevgisi ve güveni artan, şefkat ve dayanışma duyguları gelişen bir toplum düzeni kurulması amaçlanmaktadır. Bu nedenle, eğitimde fırsat eşitliği, istihdam, sağlık ve sosyal güvenlik, yarışma özgürlüğü gibi temel haklar, çağdaş sosyal devlet anlayışı çerçevesinde yeniden düzenlenmelidir. Toplumsal dayanışmanın geliştirilmesi için, tüm özendirme yöntemlerinden yararlandırılmalıdır.
Devlet, yurttaşlarını kaderleriyle başbaşa bırakmamalıdır. Ayrıca, her bir yurttaşın diğerinin sorumluluğunu duyacağı bir anlayış toplumda egemen kılınmalıdır. Yurttaşlık anlayışında, yaşlı, engelli, kimsesiz ve korunmaya muhtaç durumda olan insanlarımız, toplumun ortak duyarlılığı ve kaygısı içinde görülmelidir. Sivil toplumun gönüllü kuruluşları, söz konusu ortak duyarlılığın pekiştirilmesi açısından devletçe özendirilmelidir ve desteklenmelidir.
Yurt dışında yaşayan yurttaşlarımız üvey evlat muamelesinden kurtarılmalıdır. Yurttaşlar arasındaki eşitlik, sevgi, barış, güven ve dayanışma bütünlüğü, devlette, işyerinde, belediyelerde, üniversitelerde ve mümkün olan her ortamda önplanda tutulmalıdır. Bunun sağlanmasında, katılımın ve çoğulculuğun sistemli bir şekilde geliştirilmesine özen gösterilmelidir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu toprağın insanı, aslında, başka ülkelerde bulunmayan değerleri, başka ülke insanında bulunmayan güzellikleri ve zenginlikleri sinesinde barındırıyor. Bunları dikkate alınca, Türkiye'deki cumhuriyet yurttaşlığı kimliğinin bambaşka bir anlam, bambaşka bir değer ifade ettiği ortaya çıkıyor. Söz konusu değerleri, güzellikleri ve zenginlikleri en iyi gören, en iyi yakalayan kişi, kanımızca, Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Atatürk'ün başarısının temelinde insanımızın özündeki değerleri, insanımızın sinesindeki güzellikleri yakalamak, onu anlamak ve insanımıza güvenmek yatmaktadır.
Hepimiz biliyoruz ki, Anadolu'da, sekizyüz yıl önce, insanın evrende yaşayan en yüce varlık olduğu anlayışı kabul görmüştür. 13 üncü Yüzyıldaki Anadolu hümanizması felsefe sisteminden söz etmek istiyorum. Bu felsefe sisteminin temelinde, Anadolu'da tarih boyunca yaşamış tüm kavimlerin, antik Yunan'ın, İslam öncesi İran'ın, eski Hindistan'ın, Ortaasya Türk boylarının inanç, kültür ve düşünce sistemlerinden süzülen değerler yatmaktadır. Bu değerler, üç semavî din olan Musevîlik, Hıristiyanlık ve İslamiyet inanç sistemleri içinde asırlarca yoğrulmuştur ve son tahlilde, bu değerler, İslamın evrenselliği ve yüceliği ışığında, Hacı Bektaş Veli, Mevlânâ Celâleddin Rûmî ve iktisatçı filozof Ahi Evren tarafından yeni bir mana derinliğine kavuşturulmuştur. Bu düşünce akımında "önce insan" tezi geliştirilmiştir; "insana hizmet, en büyük ibadettir" anlayışı benimsenmiştir. İnsanın yüceliğinden yola çıkılarak, aklın üstünlüğü, düşüncenin aydınlığı, bilginin önemi ve anlamı, kadının değeri ve saygınlığı, özgürlük, barış, dayanışma, sosyal adalet, toplumsallığa açılım gibi konularda, çağını çok aşan düşünceler savunulmuştur. Avrupa'da, insanlar, engizisyon mahkemelerinin vahşeti altında inim inim inlerken, Batı'daki Rönesans hareketinden ikiyüz yıl önce, kanımızca, Anadolu'da, çok ciddî bir aydınlanma hareketi başlatılmıştır. Bu, Anadolu hümanizmasının insan, sevgi ve bilgi odaklı Rönesans hareketidir.
Ne yazık ki, bu aydınlanma süreci, bilinen nedenlerden dolayı sürdürülememiştir. Bu düşünce akımında, hepimiz biliyoruz ki, dincilik aşılmıştır, ırkçılık aşılmıştır, cinsiyet ayırımı aşılmıştır. O zaman söylenenlerin değerine şöyle bir bakınca, bugün, sanki, daha iyi anlaşılıyor.
Mevlânâ, Konya'dan seslenmiş insanlara: "Ey Tanrıyı arayan, aradığın sensin." Hacı Bektaş Veli, Anadolu'nun başka bir yerinden haykırmış: "Benim Kâbem insandır. Hiçbir milleti ve hiçbir insanı ayıplamayınız." Aynı felsefe sisteminin bir filozofu Şeyh Edebali ise, Batı dünyasında devlet anlayışının oluşmasından ikiyüzelli yıl, üçyüz yıl önce, Osman Gazi'ye "Ey oğul, insanı yaşat ki, devlet yaşasın" diye öğüt vermiş. Anadolu hümanizmasının ünlü ozanı Yunus Emre, Anadolu'yu karış karış dolaşarak, insan, sevgi ve bilgi odaklı felsefe sistemini sözüyle, sazıyla anlatmaya çalışmış." Bir kez gönül yıktın ise/ Bu kıldığın namaz değil/ Yetmişiki millet dahi/ Elin, yüzün yumaz değil" demiştir.
Az önce söylediğim gibi, bu düşünce akımını en iyi kavrayan kişi, kanımızca, Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Mustafa Kemal'in attığı her adımda, getirdiği her yenilikte, sanki, Anadolu hümanizması felsefe sisteminin yansımaları görülmektedir.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bunlara neden değiniyorum; şunun için değiniyorum: Türkiye'deki uluslaşma anlayışı ile yurttaşlık bilincinin temelinde önce insan anlayışı yatmaktadır. Bakınız, Mustafa Kemal ne demiş: "Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir soyun evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bizim yeni işimiz budur. Bu damarlar, birbirini duysun ve birbirini tanısın."
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
54 konuşma daha · 24 Şubat 2004