İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 88. BİRLEŞİM · SALI

Nazım hikmet'in ölümünün yıldönümü nedeniyle

Erkan Mumcu

Isparta Milletvekili ·

Genel Kurul, 88. Birleşim · 1. yasama yılı · 3 Haziran 2003 · 821 kelime · yaklaşık 4 dakikalık okuma

Kaynak göster

Erkan Mumcu, 3 Haziran 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 88. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: NAZIM HİKMET'İN ÖLÜMÜNÜN YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE); konuşma 821 kelime.

Erkan Mumcu (Isparta). “Nazım hikmet'in ölümünün yıldönümü nedeniyle”. TBMM Genel Kurulu, 88. Birleşim tutanağı, 3 Haziran 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/erkan-mumcu-22-2003-06-03-nazim-hikmet-in-olumunun-yildonumu-nedeniyle (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERKAN MUMCU (Isparta)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerimin başında sizleri saygılarımla selamlıyorum.

Her ne kadar Sayın Başkan cevap vereceğimi ifade etmişlerse de, cevaptan ziyade, Türkçe'nin büyük şairi Nâzım Hikmet'i anmak üzere söz istedim.

Nâzım Hikmet yılı dolayısıyla, Kültür ve Turizm Bakanlığının çeşitli etkinlikleri bu yıl içinde oldu. Hem Yayınlar Şubemizin Nâzım Hikmet'in eserleriyle ilgili faaliyetleri hem Devlet Tiyatrolarının Nâzım Hikmet'in oyunlarını sahnelemesi gibi faaliyetleriyle, biz, yıl içinde Nâzım Hikmet'i anmayı sürdürüyoruz. Ölümünün 40 ıncı yıldönümünde belki söylenmesi gereken birkaç söz var. O da zannediyorum şu: Nâzım Hikmet'i nasıl anlamalıyız, nasıl ele almalıyız konusunu belki biraz açmamız gerekiyor. Şöyle bir yanlışımız olduğu kanısındayım: Genellikle, sembolleşmiş isimler ya da olaylar ya da olgular üzerinden, o isim, o olay ya da o olguyu konuşmak yerine, kendi tutumlarımızı, kendi eğilimlerimizi, kendi yönelimlerimizi konuşuyoruz. Müsaade ederseniz, başka bir örnek vererek, ne demeye çalıştığımı biraz daha açıklayayım.

İstanbul'un fethini anıyoruz; gerçekte İstanbul'un fethini mi anıyoruz, yoksa fetih meselesi üzerinden kendi görüşlerimizi mi izah ediyoruz, kendimizi mi ortaya koyuyoruz, biraz kuşkulu. Nâzım Hikmet'i konuşuyoruz ve Nâzım Hikmet'i öyle konuşuyoruz ki, aslında konuştuğumuz Nâzım Hikmet değil, Nâzım Hikmet üzerinden kendimizi konuşuyoruz. Bugün yaşayageldiğimiz sorunlar, bugün ortaya koymak istediğimiz tavır, siyasal tutum, ideolojik tutum neyse, onu, onun üstünden yapmaya, ortaya koymaya çalışıyoruz. Bunun bir haksızlık olduğu kanısındayım. Bunun, sürdüregeldiğimiz bir yanlışlık, ama, özellikle, üzerinden konuştuğumuz insanlara bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Nâzım Hikmet'i, mutlaka bir karşıtlık ilişkisi içinde, bir kategori içinde anlamak, ele almak diye bir mecburiyetimiz yok. Her dönem, kendi konjonktürü içinde, kendi şartları içinde, birtakım doğruları içerdiği gibi, yanlışları da beraberinde getirmiş olabilir. Her dönemin gerektirdiği siyasal tutumlar vardır; bu siyasal tutumlar, bu politikalar, o dönem içerisinde anlaşılabilir olsa bile, aradan geçen zaman o koşulları ortadan kaldırır ve kaldırdığı koşullar içinde o dönemi yeniden değerlendirme fırsatı bulabiliriz.

Nâzım Hikmet'in yaşadığı dönem içerisinde, Nâzım Hikmet'in tutumlarına, görüşlerine, eserlerine karşı siyasal bir tutum da takınılmıştır ve bence, bu tutum, döneminin koşulları içinde değerlendirilmelidir. Bugün de, Nâzım Hikmet'i, sadece Nâzım Hikmet'i değil, sık sık, varsayılan bir karşıtlık içinde ele alınan diğer düşünce adamlarını, fikir adamlarını, şair ve edebiyatçıları da, kendi dönemimizin siyasal koşullarından arındırılmış olarak görmek, algılamak ve kabul etmek durumundayız.

Şunu söylemeye çalışıyorum: Bir Nâzım Hikmet-Necip Fazıl karşıtlığının hiçbir gerçek anlamı, hiçbir gerçek karşılığı yok. Bunlar, bizim atfettiğimiz, bizim izafe ettiğimiz, bizim içinde bulunduğumuz politik koşulların, siyasal koşulların, bize bir kolaycılık olarak telkin ettiği tutumlar. Dolayısıyla, bir gerçeği kabul edelim, bir gerçeği itiraf edelim -buna, belki kimsenin ihtiyacı yok; ama, bir hakkı teslim etmek, hiç şüphesiz, erdemli bir tutumdur- o da şudur: Nâzım Hikmet, diğer pek çok Türk şairi gibi, Türkçe'ye, Türk kültürüne olağanüstü emeği geçmiş büyük bir sanatçıdır. Nâzım Hikmet, sadece modern bir şair değildir; Nâzım Hikmet, aynı zamanda halk şiirinin önemli bir temsilcisidir. Nâzım Hikmet, Türk Kurtuluş Savaşının ve Türkiye'nin, Türk Milletinin istiklal mücadelesinin destanını yazmış çok az şairden biridir.

Ne yazıktır ki, Türkiye'nin istiklal mücadelesinin destanını yazan bir diğer şairle bir karşıtlık içinde ele alınagelmiştir; o da, İstiklal Marşımızın şairi, aynı zamanda "Çanakkale Şehitleri" gibi büyük destanın sahibi, yazarı Mehmet Âkif.

Türk Kurtuluş Savaşının, Türk istiklal mücadelesinin şiiri yazılmıştır; ama, bunlardan çoğu, dönemin koşullarına uygun bir üslup içindedir, -dönemden kastettiğim, savaş sonrası dönemin koşulları- ve dönemin beklentilerine cevap vermeye dönüktür; ama, Nâzım bunu böyle yapmamıştır. Nâzım'ın yaptığı, gerçekten Türk Kurtuluş Savaşını destanlaştırmak olmuştur.

Nâzım, siyasî düşünce ve yönelimleriyle, kimilerimizin kabul edeceği, kimilerimizin kabul etmeyeceği tezler ortaya koymuştur; ancak, tezlerinin doğruluğu veya yanlışlığı, kabul edilebilirliği ya da edilemezliği tartışmaları bir tarafa, hiç kuşkusuz, büyük bir şair olarak, anadilinde, Türkçe'de yazmış büyük bir şair olarak, tüm dünya edebiyatının, edebiyat çevrelerinin kabul ettiği değerli bir edebiyat adamı olmuştur.

Bugün, Nâzım'ın kabrinin getirilmesi, vatandaşlığının iade edilmesi gibi tartışmaların, ben, Nâzım'ın hatırasına bir şey kattığı kanısında değilim. Tam tersine... Nâzım Hikmet'i olması gerektiği gibi anlamamıza, bir kültür adamı, bir düşünce adamı, bir sanat adamı olarak ondan nasıl yararlanabileceksek, öylece yararlanabilmemize hiçbir katkı sağladığı kanısında değilim.

Dolayısıyla, bu büyük şairin hatırası önünde saygıyla eğilirken, bu vesileyle bu düşüncemi de ifade etmek istiyorum ki, sembolleşmiş isimler, sembolleşmiş yazarlar, şairler, edebiyatçılar, olaylar ve olgular üzerinden onları değil, kendimizi konuşmaktan vazgeçelim. Herkes kendi tezini kendisi, kendisi olarak, kendi dili, kendi üslubu, kendi argümanlarıyla ifade edebilmelidir, edebilir, etmelidir. Herhangi bir tezi, bir argümantasyon unsuru haline getirmeye -özellikle Nâzım gibi, Necip Fazıl gibi, Mehmet Âkif gibi sembol isimleri- hakkımızın olmadığı kanısındayım. Dolayısıyla, yapmamız gereken şey, Türkçeyi sevdirmek için, Türkçeyle beraber Türk kültürünün gelişmesine katkıda bulunmak için, böyle büyük şairleri oldukları gibi görmek, oldukları gibi kabul etmek, insanımıza oldukları gibi tanıtmak, oldukları gibi kabul edilebilecek bir olgunluk ve anlayış içerisinde çocuklarımıza öğretmektir. Galiba, yapacağımız en doğru şey bu olacak.

Önümüzdeki dönem içerisinde, Nâzım Hikmet, Necip Fazıl, Mehmet Âkif, Cahit Zarifoğlu, Cemil Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali gibi, aklıma gelmeyen daha pek çok düşünce adamımızın, kültür adamımızın hem biyografilerini hem toplu eserlerini yayımlayacağımız bir çalışmamız olacak.

Umuyorum ki, bu çalışma, bu üretim hepimizi çok mutlu edecek; umuyorum ki, bu çalışma, Türk kültür hayatının zenginliğini yeniden keşfetmemize yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

Hepinize saygılar, sevgiler sunuyorum. (Alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

14 konuşma daha · 3 Haziran 2003

14 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook