İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 59. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

Türkiye cumhuriyeti anayasasının bazı maddelerinde değişiklik yapılması hakkında (s.s.101)

Hakkı Suha Okay

Ankara Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 59. Birleşim · 2. yasama yılı · 6 Şubat 2008 · 1.842 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Hakkı Suha Okay (CHP), 6 Şubat 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 59. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASININ BAZI MADDELERİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.101)); konuşma 1.842 kelime.

Hakkı Suha Okay (CHP, Ankara). “Türkiye cumhuriyeti anayasasının bazı maddelerinde değişiklik yapılması hakkında (s.s.101)”. TBMM Genel Kurulu, 59. Birleşim tutanağı, 6 Şubat 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hakki-suha-okay-23-2008-02-06-turkiye-cumhuriyeti-anayasasinin-bazi-maddelerinde-degisiklik-yapilmas (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA HAKKI SUHA OKAY (Ankara)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi şahsım ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına selamlıyorum.

Bugün, bu çatı altında, cumhuriyet tarihimizin en önemli toplantılarından birini yapıyoruz ve özgürlükler için getirilen bir düzenleme bugün Ankara sokaklarında özgürlükleri kısıtladı. Şu an, Ankara sokaklarında güvenlik tedbirleriyle vatandaşlar rahat hareket edemez hâlde. Bu, nasıl bir özgürlük hâli? Bunu da takdirlerinize sunuyorum.

Bugün, temel tartışma konumuz, dün 71’inci yılını kutladığımız Anayasa’mızın laiklik ilkesini etkisiz hâle getirmek için getirilen iki siyasi partimizin ortak teklifidir.

Laiklik karşıtı akımlar cumhuriyet kurulduğundan beri vardır ve bundan sonra da olmaya devam edecektir. Türkiye, 80’li yıllardan itibaren dış kurgulu bir oyunun odağı hâline getirildi. Gelişen süreçte, tüm demokrat, ilerici, cumhuriyetçi kesimler tasfiye edilmeye çalışıldı. Karşı devrimciler, oluşan iklimde sistemden beslendi, palazlandıkça palazlandı, dış destekle daha da büyüdü. Bazı kesimlerin baş tacı yaptığı tarikat, cemaat önderlerinin, hatta okyanus ötesinden, Türkiye'ye hükmetmeye çalıştığına tanık olduk.

Şimdi sorumluluk mevkisinde olan bir zamanların İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı bile “Tutturmuşlar, laiklik elden gidiyor. Yani bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek yahu. Sen bunun önüne geçemezsin ki. Millete rağmen bu yürümez zaten.” şeklindeki görüşlerini, rahatlıkla bir zamanlar toplumla paylaştı. Şimdi, bu sözlerin sahibi “Laikliğin güvencesi biziz.” diyor ve toplumun kendisine inanmasını bekliyor.

Laikliğin güvencesi Anayasa’dır, Anayasa’nın değişmez hükümleridir, laiklik kimseye emanet edilemez. (CHP sıralarından alkışlar)

2002 seçimlerinde başa gelen siyasi iktidar, önce devlet aygıtını dönüştürmeye çalıştı. Devlet aygıtını dönüştürüp kuvvetlendiğini düşündüğü noktada, laik, demokratik cumhuriyeti törpüleyecek adımlar attı. Direnç gördüğü noktada, geri çekilerek yeni hamlelere hazırlandı. Bu siyasi iktidar, topluma halüsinasyonlar göstererek siyasi kimlik oyunlarına girişti. Kimi zaman muhafazakâr oldu, kimi zaman demokrat oldu, kimi zaman milliyetçi oldu, kimi zaman da liberal oldu. Bu kimlik farklılaşmasıyla, her siyasi ideolojiden besleme destekçileri de kotarmayı amaçladı. Kamu kuşatıldı ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerinin yerini daha katılımcı, daha ademimerkezî, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesindeyim.” diyenler, devletin en üst makamlarına getirildi. Şimdi de aramızda parlamenter olarak görev yapıyor.

Eşi türbansız kamu görevlisi istisna hâline getirildi. Millî Eğitim Bakanlığı hallaç pamuğu gibi atıldı. Belediyeler eliyle mahalle baskısı kuruldu. Anadolu’nun birçok bölgesinde ramazan aylarında yemek yiyecek lokanta bulunmaz oldu. Bütün bunlar mevzuatla oynamadan, yürütme gücüyle yapıldı.

SONER AKSOY (Kütahya)Yalan söyleme.

HAKKI SUHA OKAY (Devamla)Cumhuriyetin değerleri yerine, normalin bu tarz yaşam olduğu belleklere kazınmak istendi. Bunda başarılı olunduğunu da üzülerek ifade ediyorum.

Tüm anayasal organlara savaş açıldı; zamanı geldikçe birer birer ele geçirilmeye çalışıldı. Şimdi geldiğimiz noktada, Türkiye tam bir kırılma noktasına taşındı. Toplum, Müslüman olan-olmayan, inanan-inanmayan, dinin gereklerini yerine getiren-getirmeyen şeklinde kamplara bölündü. Cumhuriyet kurulduktan sonra oluşan toplumsal barışın yerini gerilim siyasetiyle toplumun farklılıklarından siyasi rant sağlama girişimleri aldı. Bu açıdan, siyasi iktidar ve bir muhalefet partisinin attığı bu adımın Türkiye’deki karşı devrim odaklarını cesaretlendirecek çok önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.

Bu teklif, ardından birçok şeyi tetikleyecek bir fünye mahiyetinde, kabul edilmesi durumunda diğer taleplerin nerede duracağını kimse garanti edemez. Adı takiyeciye çıkan, bir gün söylediğini öbür gün inkâr eden bir siyasi akımın sözüne kimse inanamaz. Kaldı ki, daha teklif Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülmeden gerçek niyetlerini ortaya koyan açıklamalara tanık olduk. Biraz evvel Grup Başkan Vekilimiz Sayın Anadol ifade etti, Isparta Belediye Başkanının söylediklerinden bahsetmeyeceğim. Anayasa Komisyonu Üyesi Konya Milletvekilinin, Kadın Kolları Başkanı Gaziantep Milletvekili AKP’li arkadaşlarımın söylediklerini bir kez daha tekrar etmeyeceğim. Bunlar belleklerde ve zabıtlarda yerini buldu. Ama sadece bu milletvekilleri değil, Anayasa’mızın değiştirilmez maddelerini değiştirmeye yönelik anayasa değişikliğinin teklif edilemeyeceğini söyledik. Anayasa Komisyonunda bu tartışıldı, gerek Sayın Anayasa Komisyonu Başkanı gerekse Sayın Başbakan Yardımcısı tutanaklara geçen ifadeleriyle kafalarının ardındakileri kelimelere döküverdi. Komisyon çalışmalarına yansıyan bu konuşmaları Genel Kurul tutanaklarına da yansıması için ve bir kez daha tarihe not düşülmesi için aynen Komisyon tutanakları ifadelerini okuyacağım.

Komisyonda, Manisa Milletvekilimiz Sayın Şahin Mengü’nün, değişikliğin Anayasa’nın ilk üç maddesini açıkça arkadan dolanmaya yönelik olduğunu belirtmesi üzerine, Sayın Kuzu aynen “Konuşmaların yani geneli çok güzel de ‘açıkça’ lafı pek iyi gitmedi orada. Açıkça yapamayız çünkü. ‘Açıkça’ deyince, açıkça teklif nasıl getirilir, böyle bir şey olabilir mi yani? İlk dört maddede açıkça teklif burada nasıl görüşülür?” Sayın Kuzu ‘açıkça’ kelimesine takılarak, kendi ağzıyla, değiştirilmesi teklif edilemeyecek bir konuda teklif getirilemeyeceğini, ancak kendi getirdikleri teklif ile bu işi arkadan dolanarak yaptıklarını itiraf ediyor.

Benzer bir kabulü Sayın Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek de yaptı. Anayasa Komisyonu çalışmaları sırasında Sayın Çiçek yaptığı konuşmada “Bu teklifi getirenlerin laiklikle bir problemi yok.” dedikten sonra, teklifin laiklikle ilişkilendirilmesini “Bu, Anayasa Mahkemesine ‘Bunlar bu iş için getirildi.’ demek noktasında delil hazırlamaktan ibarettir. Biz bu tuzağa düşmeyiz.” Yani hazırlar, tedbirlerini almışlar “Aman tuzağa düşmeyelim.” diye. Muhtemelen sizlere de bu ikaz edildi, sizlere de tembih edildi: “Aman laf atmayın, olmadık bir şey söylemeyin.” diye. “Biz bu tuzağa düşmeyiz.” diyor. Aslında, niyetlerinin Anayasa’nın değiştirilmez hükümlerinin arkasından dolanmak olduğunu kabul ve tevil yoluyla ikrar ediyorlar; Anayasa Komisyonu Başkanı, Başbakan Yardımcısı. Bunlar Anayasa Komisyon tutanaklarında aynen yer alıyor.

Bu teklif, karşı devrim yanlılarını cesaretlendirecek, yeni bir konuma taşıyacak içerikte, cumhuriyetle bir hesaplaşma amacı gütmektedir. Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerini arkadan dolanarak değiştirmeye yönelik olduğundan, bu teklif “yok” hükmündedir. Bu açıdan, Sayın Teziç’in belirttiği gibi, Anayasa’nın değiştirilemez maddelerini, başka maddeleri değiştirerek dolanmak, etkisiz kılmak, usul saptırmasıdır ve Anayasa’ya karşı hiledir. Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü’nün “Anayasaya uygunluğun incelenmesi” başlıklı 38’inci maddesinde de, tasarı ve tekliflerin ilk önce Anayasa’nın metin ve ruhuna uygun olup olmadığının incelenmesi ve aykırı olduğu takdirde maddelerin müzakerelerine geçilmeden reddedilmesi gerektiği hükmüne yer verilmiştir. Bu açıdan, bu teklif, Anayasa Komisyonunda da ve dolayısıyla da şu an görüşmekteysek de hatalıdır ve Anayasa’ya aykırı bir görüşmeyi gerçekleştiriyoruz.

Bu konuyla ilgili, Anayasa Mahkemesinin 1975 tarihli bir kararında da şu değerlendirmede bulunulmuştur: Anayasa’nın 91’inci maddesine göre kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri yetkili oldukları hâlde, Anayasa’nın değiştirilmesi ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının en az üçte 1’ince yazılı olarak teklif edilebilir. Demek ki, Anayasa’nın 9’uncu maddesinde Anayasa değişiklikleri için öngörülen teklif yasağı doğrudan doğruya yasama Meclisi üyelerini ilgilendirmektedir. Tanım ve o nitelikte bulunan Anayasa değişikliklerini teklif etmeyi düzenleyen Anayasa hükümleri birer biçim kuralı olduklarına göre, bunu yasaklayan bir kuralın dahi biçim kuralı olduğundan hiç kuşku yoktur. Başka bir deyimle, değişiklik teklifi değişmezlik ilkesiyle çatışmıyorsa Anayasa’da gösterilen şekil şartlarına uygun olarak yöntemi içinde yürüyecek ve şayet çatışıyorsa hiç yapılmayacaktır. Yapılmış ise yöntemi içinde yürütülemeyecek, yürütülmüş ise kabul edilip kanunlaşamayacaktır.

Özetlemek gerekirse, Anayasa, Anayasa’nın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını sürdürmek ve Anayasa’ca saptanan şekil şartları ve yöntemi dışında değiştirilmesini önlemek amacıyla hükümler düzenlemiştir. Anayasa’nın değişik 147’nci maddesiyle Anayasa değişikliklerinin Anayasa’da gösterilen şekil şartlarına uygunluğunu denetleme yetkisinin Anayasa’yı yargısal denetim yoluyla korumakla görevli Anayasa Mahkemesine tanımakla güdülen erek de budur.

Yukarıda açıklandığı üzere, 9’uncu madde de yer alan yasak kural da bir şekil şartı olduğundan 1696 sayılı Kanun’un dava konusu maddeleri diğer şekil şartları açısından, bu yasak açısından da Anayasa’ya uygunluk denetiminden geçirilmelidir.

Değerli milletvekilleri, biraz evvel, değerli teklif sahibi grupların başkan vekilleri tarafından 1982 Anayasası sonrası kimi Anayasa maddeleri arasında rüchaniyyet olmadığına dair Anayasa Mahkemesi kararları ifade edildi. Ama, bilirsiniz ki, o Anayasa Mahkemesinin hiçbir kararı Anayasa’nın ilk dört maddesiyle ilgili değil. Eğer Anayasa’nın ilk dört maddesiyle ilgili rüchaniyyet olmadığına ilişkin bir Anayasa Mahkemesi kararı varsa, merakla bekliyorum, bu kürsüde, zannederim, onu da getirirler ifade ederler. Yani, bir bilgi kirlenmesini de önlemek istiyorum. Anayasa Mahkemesi kararı, Anayasa’nın değiştirilmez maddeleriyle çelişen Anayasa değişikliği tekliflerini biçim kuralı sayılması gerektiğine ve Anayasa Mahkemesinin görev alanına girdiğine de kuşku bırakmamaktadır.

Tüm bu gerçekler ortadayken iki siyasi partimiz niye bu işe soyundu? Sayın Başbakanın bir lafı vardır, çok sık kullanıyordu: “Kazan kazan politikası.” Biz, bu politikanın Türkiye’ye bugüne kadar bir şey kazandırdığını görmedik, ama bu konuda eğer bu değişiklikler yargıdan dönerse olabilecekleri şimdiden görüyoruz. Sayın Başbakan ortaya çıkacak ve diyecek ki: “Cumhuriyet Halk Partisi engelledi.” Meydan meydan dolaşacak, yerel seçim öncesi türban olayını yine oya dönüştürmeye çalışacak, yani din üzerinden siyasi rant çalışmaları devam edecek. Olmadı, yerel seçimden sonra “Yine deneyeceğim.” diyecek.

Sayın milletvekilleri, bunun halkı karşı karşıya getirmek olduğunu niye düşünmüyoruz? Türkiye'nin yaşamsal sorunları dururken kriz üzerinden siyaset yapmanın, bu ülkeyi kamplara bölmenin kime ne yararı var? Bu, sorumlulukla bağdaşır mı? Teklifin hukuk normları arasına girmesinden sonra din eksenli devlete doğru gidiş hızlandırılacak, yeni değişiklik talepleri gündeme gelecektir. Bu konuda bazı sivil toplum kuruluşları ile biraz önce belirttiğim bazı AKP’li yetkililerin açıklamaları, bu tehlikenin hiç de uzak olmadığını ortaya koymaktadır. Doktorların, yargıçların, kaymakamların “Okurken türban takıyordum, şimdi mesleğimi yaparken niye takmayayım? Bu, Anayasa’nın 49 ve 70’inci maddesi uyarınca benim hakkım.” demesi durumunda ortaya çıkacak kaosun sorumlusu kim olacak? O zaman “Bu konuyu özgürlükler söylemiyle nasıl hallederiz?” diye mi düşünürsünüz? Zaman zaman liselerde, alt öğrenim kurumlarında rastlanan türban takma olayının, uygulamasının fiiliyatta genişlemesinin ardından “Üniversitede dinin gereği olan bir uygulama, niye öbür öğrenim kurumlarında dinin gereği olarak görülmesin?” denirse şimdi kullandığınız özgürlük söylemini o zaman da kullanmayacağınız garantisini kim verecek? AKP’ye sipariş Anayasa taslağı hazırlayan Sayın Özbudun’un da söylediği gibi, başkalarının özgürlüklerini ihlal etmeme açısından bir hüküm içermediği için, başı açık çocuklarımızın baskı görmesi noktasında kaçınılmaz bir zemin yaratacaktır. Kaldı ki, başı açık kızlarımıza yönelik bir baskı yapılmayacağının garantisini kim verecek? Oruç tutmayanların bıçaklandığı, Alevi ilköğretim öğrencisine baskı yapıldığı sırada Türkiye'yi yönetenler bunun garantisini verebilirler mi? Bu açıdan teklif, özgürlük kamuflajı altında eşitsizliği öngörmektedir. Avrupa Birliği sürecinde Türkiye'nin kazanımlarını masaya sürmekten çekinmeyen siyasi iktidarın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını da görmezden gelmesi tam bir çifte standarttır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararından da bir alıntı yapmak istiyorum: “Mahkeme, Türk anayasal sisteminde kadın haklarının korunmasına ilişkin yapılan vurguya dikkat çekmektedir. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi tarafından Sözleşme’nin temelini oluşturan en önemli ilkelerden biri, aynı zamanda Avrupa Konseyine üye devletler tarafından ulaşılması gereken bir hedef olarak kabul edilen kadın-erkek eşitliği Türk Anayasa Mahkemesince Anayasa’nın temelini oluşturan değerlere ilişkin bir ilke olarak görülmüştür.” diyor ve “Anayasa Mahkemesi gibi Mahkeme de İslami baş örtüsü sorununu Türkiye bağlamında incelerken zorunlu bir dinî görev olarak sunulan veya algılanan böyle bir simgeyi giymenin onu giymemeyi tercih edenler üzerinde bir etkisi olabileceğinin göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünmelidir.” diyor. Yani, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi açıkça bunun, bu düzenlemenin Türkiye'de eşitsizlik yaratacağını söylüyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başkasının hak ve özgürlüklerinin korunması, eşitlik ve çoğunluğun korunması ilkelerinden bahsediyor. Bunların sizin için bir anlamı olması gerek. Türkiye'de sizin gibi, kendini sizin gibi düşünmek zorunda hisseden bazı liberal geçinenlerin dışında bir kesim yok mu? Siz Türkiye'yi sadece sizin gibi düşünenlerden mi ibaret sanıyorsunuz? Karşı oy yazımızda da vurguladık: “Kadınlarımızın günlük hayatta, özel ilişkilerinde, ortak toplumsal alanlarda; başı açık, baş örtüsü ya da türban ile tercihlerini yapmalarına hiç kimsenin bir diyeceği olamaz. Bu tercih, kendi kararlarıdır ve saygıdeğerdir. Bu konuda zaten bir ihtilaf da yoktur.” O açıdan bu teklif, başka amaçlara yönelik olarak hazırlanmıştır.

22 Temmuz seçimlerinden sonra siyasi yaşamımızda yeni bir sentez ortaya çıktı. Bazılarının “ip sentezi”, “hasat sentezi” olarak nitelediği bu, iş birlikçi bir sentez. Türkiye’nin en önemli kararlarına damgasını vurdu bu sentez. İki siyasi partimiz sayesinde, söz konusu siyasi menfaatse gerisi teferruat ilkesi siyasi yaşamımıza hâkim oldu.

Oysa hatırlayınız, ne diyordu Sayın Başbakan, Sayın Bahçeli için? “Önce saygıyı öğren. Senin düştüğün seviyeye düşmeyeceğim. Aldığım eğitim buna müsaade etmez. Yanına mafya kopuklarını toplamışsın, konuşuyorsun.” Peki Sayın Bahçeli, Sayın Başbakan için, hangi tanımlamayı kullanıyordu? “İnanç hortumcusu.”

Şimdi, bu iki siyasi partimiz siyasi rant paylaşımına girdi, hasat savaşları yaşanıyor. Ancak harmanın sahibi belli, hasat hesabını yapanlar tarihî sorumluluklarıyla baş başa kalacaklardır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

89 konuşma daha · 6 Şubat 2008

89 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook