Yargı hizmetlerinin hızlandırılması amacıyla bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında (s.s.725)
Ankara Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 84. Birleşim · 5. yasama yılı · 30 Mart 2011 · 1.188 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma
Kaynak göster
Hakkı Suha Okay (CHP), 30 Mart 2011 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 84. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YARGI HİZMETLERİNİN HIZLANDIRILMASI AMACIYLA BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.725)); konuşma 1.188 kelime.
Hakkı Suha Okay (CHP, Ankara). “Yargı hizmetlerinin hızlandırılması amacıyla bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında (s.s.725)”. TBMM Genel Kurulu, 84. Birleşim tutanağı, 30 Mart 2011. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hakki-suha-okay-23-2011-03-30-yargi-hizmetlerinin-hizlandirilmasi-amaciyla-bazi-kanunlarda-degisikli (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA HAKKI SUHA OKAY (Ankara)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yargı hizmetlerinin hızlandırılması amacıyla Hükûmet tarafından verilmiş olan tasarı hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlarım.
Değerli arkadaşlarım, bu tasarı Hükûmet tarafından 16 Mart 2011 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sevk edilmiş ve Başkanlık tarafından da aynı gün hem tali komisyon olarak Plan ve Bütçeye, Millî Savunmaya ve ana komisyon olarak da Adalet Komisyonuna havale edilmiş. Millî Savunmaya havale edilmiş çünkü içinde Askerlik Kanunu ve Askerî Ceza Kanunu var, Plan ve Bütçeye havale edilmiş çünkü hem Yargıtay için hem Danıştay için yeni kadro ihdasları var. Ancak Adalet Komisyonunun Sayın Başkanı, hemen ertesi gün, 17 Mart günü bu tasarıyı Komisyon üyelerine dağıttı ve 22 Mart günü de toplantıya çağrı çıkardı. Oysa İç Tüzük’ün 37’nci maddesinin son fıkrası çok açık, tali komisyonlara gönderilen işlerin on gün süre içerisinde beklenmesi lazım ve orada incelendikten sonra ve komisyonlarca değerlendirildikten sonra ana komisyonda görüşme yapılması lazım. Şimdi, bir ta-raftan kadro ihdası var, bir taraftan Askerlik Kanunu ve Askerî Ceza Kanunu var ama her nedense bir şeyi yetiştirmek için bir acele, bir telaş içerisinde Adalet Komisyonu bu tasarıyı ele aldı. Mesele Ada-let Komisyonunun ele almasının da ötesinde İç Tüzük bu Parlamentonun anayasası. Bu İç Tüzük’e göre bu Parlamento işliyor. Bu İç Tüzük’ü yok farz ederek kural tanımaz bir şekilde eğer bazı kuralları da göz ardı ederek işletirsek o zaman Adalet Komisyonuna da gerek yok, doğrudan Genel Kurula ge-tirin. Açıkçası, bu konuda kural tanımaz biçimde iktidarın ve kimi komisyonlarda yaşananların bir ör-neğinin bir kez daha zabıtlara geçmesi için bunu ifade etmekte yarar görüyorum.
(x) 725 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.
Komisyonda Sayın Bakan, on beş konuya bu hususun temas ettiğini ve yargıdaki iş yükünün azaltılmasının amaçlandığını belirttiler. Tabii yargıdaki iş yükü deyince, yargıdaki en ağır iş yükü devletin yarattığı ihtilaflar olarak görüyoruz. Niçin? Özellikle idari yargıda kimi kurallar ve düzenlemelere ilişkin açılan davalarda devlet bunu örnek, emsal almıyor, diyor ki vatandaşa: “Git, sen de bir dava aç, sen de kazan, ondan sonra gel.” Nedir? Mesela emekliliğin intibak işinde. Herkesi yargıya gönderen devlet. Ciddi bir iş yükünün ağırlığı devletten kaynaklanıyor.
Bir başka husus daha var, yargının sorunlarının çözümlenmesi sadece kuralların değişmesiyle olmuyor. Yargının sorunları -ki yargı mensuplarının hepsinin ittifak ettiği- üç ana başlıkta toplanıyor: Bir tanesi insan unsuru, bir diğeri kurallar, bir diğeri de altyapı, araç ve gereçler.
Şimdi, bakıyorsunuz, “insan unsuru” deyince yargı mensuplarının eğitimi temel oluyor. Tabii bunun öğrenim kurumları var, öğretim kadroları var ve öğrencileri var. Ancak, bu Parlamentoda -geçmişte de böyleydi- çok popülist bir yaklaşımla, ne zaman bir üniversite kuruluyorsa mutlaka içine bir hukuk fakültesi konuluyor ve öylesine bir hukuk fakültesi enflasyonu var ki, samimiyetle söylüyorum, bugün kaç tane hukuk fakültesi var Sayın Bakan da bilmiyordur, Sayın Millî Eğitim Bakanı da bilmiyordur. Hangisi işlevsel olarak görevini yapıyor, onu da bilmiyoruz ama biz -çok klasik bir terimdir- bir tabela bir bina, hukuk fakültesi… Peki, hukuk fakültesinin öğrenim kadrosu var mı? Hayır. Hukukun ana temeli olan Roma hukukunu öğretecek, eğitecek kadrolar var mı? Hayır. Sosyolojiyi, felsefeyi, devletler özeli, devletler geneli… Öğrenim kadrosu da yok ve içler acısıdır ki hukuk fakültesinin kimi dekanları hukuk mezunu değil. Hukuk fakültesinde kimi zaman avukatlar, kimi zaman kamu yöneticileri ders veriyor. Tabii, siz eğer insan unsurunu bu kadar göz ardı ederseniz, eğitimi bu kadar göz ardı ederseniz, çok doğaldır ki hukukta, yargıda iş yükü artar ve bu iş yükünün artmasında da, bakarsınız, o insan unsurunun gerekli bir eğitim ve öğrenim sürecinden geçmediği görülür. Aslında bu sadece hâkim ve savcı için değil, aynı zamanda avukatlar içinde geçerli. Avukatların staj süresi sonrasında sınava tabi olması gerektiğine yönelik bir yasal düzenleme yine bu Parlamento tarafından kaldırıldı. Yani hukuk fakültesinden mezun olan hukukçu olur ama bunun yanında mut-laka avukat da olur hâle geldi. Yani hiçbir şey olmazsa hukukçu ve avukat olur. Oysa bakıyorsunuz, hukukçu değil, hukuklu olarak mezun oluyorlar.
Şimdi, bütün bu gerçekler karşısında Parlamentonun bir tavır geliştirmesi lazım. O da nedir? Yani Parlamentonun görevi aslında doğru kural koymaktır, Parlamentonun görevi doğru hukuk düzenini oluşturmaktır ve bunlar da aslında, Parlamento olmanın ötesinde hukuk devletinin gereğidir fakat maalesef yapılan düzenlemelerde bizler bir şeyi yaşıyoruz, popülizm, güncel olayı çözmek. Ondan sonra da şunu söylüyoruz: Geciken adalet, adalet değildir.
Bir taraftan da sayın bakanlar -genelde ve sık sık yaptıkları- rakamlarla adaleti anlatıyorlar. Ne diyorlar? “Efendim, iktidara geldiğimizden bu yana adliye binaları da -kapalı alan olarak ifade edilen- 5 misli arttı.” Bu nerede var? Daha geçenlerde görüştüğümüz bir yasada Sayın Bakan “Yargı Re-formunun Neresindeyiz?” diye bir kitapçık dağıttı Adalet Bakanlığında. “Efendim, hâkim sayısı yüzde 26 arttı, personel sayısı yüzde 75 arttı. İşte, Türkiye’de 100 bin kişiye 10 hâkim düşüyor, 1 hâkime bin dava düşüyor.” Güzel de eğer iş çıkmıyorsa, iş üretilmiyorsa ve işi üretecek olan, işi çıkaracak olan hukuku bilmiyorsa, yeterli eğitimden geçmemişse olay rakamlarla yargının sorunu çözülmez. Ne kadar güzel bina yaparsanız yapın, ne kadar adliye sarayları yaparsanız yapın sorunu çözmez bu. Sorun, o hukuku işletecek kadroların nitelikli olup olmadığındadır.
Şimdi, sırça köşkler yapıyoruz, “adliye binaları”, “adliye sarayları” diyoruz, bunlarla övünüyoruz ama içinde adaletin tecellisini sağlayacak kadrolar yoksa bu boşa, beyhude bir çaba olur. Zaten şimdi şunu yaşıyor Türkiye: Eğer iş ceza yargısına ilişkinse emniyetin hazırladığı fezlekeler savcılık makamının iddianamesi oluyor, eğer iş hukuk yargısının işiyse o zaman bilirkişi raporları mahkemenin kararı oluyor. Artık savcılar çok uğraşmıyor dosyayı inceleyeyim, delil toplayayım diye; emniyet toplayıp savcıya veriyor, o gereğini yapıyor. Hâkimler dosyayı bilirkişiye havale ediyor, bilirkişiden raporu alıyor, eğrisiyle doğrusuyla o bilirkişi raporuna göre bir karar veriyor.
Tabii, bu çerçevede neyi yaşıyoruz? En son yaşadığımız olaylardan biri, Ahmet Şık olayı. Hukuk artık göz ardı ediliyor. Ahmet Şık’ın basımına karar verdiği bir kitaba emniyetçe el konuluyor, bunun arkasında da bir savcılık talebi ve mahkeme kararı olduğu söyleniyor. Ortada basılmış bir eser yok ve bir mahkeme kararı var. Peki, o mahkeme kararı hukuka uygun mu diye bakıyorsunuz. Anayasa’nın açık hükümleri var. Anayasa’nın 28’inci maddesi var, diyor ki: “Basın hürdür, sansür edilemez.” Anayasa’nın 30’uncu maddesi var, diyor ki: “…basın araçları, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemez veya işletilmekten alıkonulamaz.”
Peki, ne yapıldı? Yapılan şu: Basımevindeki hard diske, bilgisayara el konuldu. Onun da ötesinde, -onun da ötesine varıldı- emniyet tarafından toplanan evraklar imha edildi, imha edildi. Şimdi, ya Ahmet Şık birilerine “İmamın Ordusu”yla, basımını düşündüğü kitabıyla ilgili birilerine bir şeyler anlattıysa, onlar da biliyorsa, onlar da duymuşsa bu insanların düşüncesine pranga mı vuracaksınız yoksa o insanları da toplayıp hücrelere mi atacaksınız? Böyle bir hukuk mantığı olamaz.
Şimdi, bir taraftan bunu yaşıyorsunuz, bir taraftan yarın, işte, Plan ve Bütçe Komisyonuna gelecek, kanun hükmünde kararnameyi getiriyorsunuz. Getirdiğiniz kanun hükmünde kararnameye bakıyoruz, tamamen yasamayı devre dışı bırakan ve süper yetki veren, Parlamentoyu işlevsiz kılan ve bu yönde Anayasa Mahkemesinin 2002 öncesi vermiş olduğu birçok iptal kararına rağmen, inadına altı ay gibi bir süreyle Hükûmet yetki istiyor. Oysa Anayasa’nın açık hükmü var, bakanlıkların kanunla kurulacağı ve Anayasa Mahkemesinin onlarca kararı var ki böylesine geniş kapsamlı yetki olamaz diye.
Şimdi, hukuku bir yana iterek biz hukuk kuralı koyarsak, yargının sorunlarını çözeceğiz diye kimi düzenlemelerle, bazı değişikliklerle palyatif, günlük, anlık çözüm düşünürsek bir noktaya varamayız. İşin esasına bakmamız lazım. İşin esasına baktığımızda, şimdi bakıyorum bu yasanın içerisinde hangi kanunlar var? Askerlik Kanunu var, Askerî Ceza Kanunu var, Kabahatler Kanunu var, Ceza Kanunu var, Medeni Kanun var…
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
70 konuşma daha · 30 Mart 2011