İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 70. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

375 sayılı kanun hükmünde kararnamede değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı (s.s.:108)

Hasip Kaplan

Şırnak Milletvekili ·

Genel Kurul, 70. Birleşim · 2. yasama yılı · 27 Şubat 2008 · 1.617 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma

Kaynak göster

Hasip Kaplan, 27 Şubat 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 70. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 375 SAYILI KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMEDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI (S.S.:108)); konuşma 1.617 kelime.

Hasip Kaplan (Şırnak). “375 sayılı kanun hükmünde kararnamede değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı (s.s.:108)”. TBMM Genel Kurulu, 70. Birleşim tutanağı, 27 Şubat 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2008-02-27-375-sayili-kanun-hukmunde-kararnamede-degisiklik-yapilmasina-dair-kanu (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

DTP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; son iki üç aydır iktidar partisinin kötü bir huyu, alışkanlığı seyretmeye başladı. Ne zaman bir yasa tasarısı gelirse bilin ki, yargı önünde o konu tartışmalıdır. Yargıda, ya Anayasa Mahkemesinde ya Danıştayda ya bir başka mahkemede o konuyla ilgili aleyhe bir karar çıkmıştır. Arkasından, alelacele bir tasarı, hemen komisyona, oradan da Meclise geliyor.

Dikkat edin, son olarak çıkarılan on iki tane yasa tasarısının hepsinin aynı şekilde geldiğini görürsünüz. Buna da dikkat ediyoruz, bu yasa tasarısı görüşülüyor bugün, yine, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu kararında, 631 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye uygun olarak, beş yıldan fazla hizmeti olan tüm personeli de değil, ek göstergesi 7.000 ve daha yukarı olanlara bir görev tazminatı öngörüyor.

Şimdi, Hükûmet bir tasarı getiriyor, elinde bir Bakanlar Kurulu kararnamesi var, diyor ki: Şunun, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin şu bendini kaldıralım. Memurlar, beş yıl ve üzeri çalışanlar, kendi aralarındaki adaletsiz ücret dağılımı nedeniyle yargı kararına rağmen bu haklarını almasınlar, alırlarsa bütçeye ağır bir yük gelecek.

Yani, şunu sormak gerekiyor biraz vicdanımızı dinleyip: Yani, bu ülkenin bütün sorunları, bütün yükü, bütün sıkıntısı, emekçinin, çalışanın, işçinin, memurun üstüne mi yıkılacak? Hep böyle bir sistemle mi gideceğiz?

Yani, 2008 bütçesi burada açıklanalı çok olmadı. Baktık vergilere, 2008 yılı gelir vergilerinin en büyük kalemini, gelir vergisini, çalışanlar, işçi ve memurlar veriyor. Yani, defalarca söyledik, burada işçi, memur veriyor bu vergiyi, Allah için çıkın, en çok vergiyi ödüyorsunuz diye işçinize, memurunuza bir teşekkür edin. O teşekkürü almadık.

Şimdi bakıyoruz ki, deniliyor ki, ah, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu kararına göre, eğer, biz bu kanun maddesini değiştirmezsek yine “memurlar görev tazminatı” adı altında bütçemize bir yük teşkil edecek. Bu da takriben 2-3 milyar civarında. Bunu kaldıralım, yük gelmesin.

Kimin hakkını, emeğini, alın terini, göz nurunu kısıyorsunuz da, alıyorsunuz da bütçeyi korumaya çalışıyorsunuz? Memurun, çalışanın. Çalışandan hep fedakârlık istiyorsunuz. Biraz da kazanandan, bu ülkede milyar dolarları olanlardan da fedakârlık istemek gibi bir vicdani sorumluluğu da yerine getirmek gerekmiyor mu?

Şimdi, Hükûmetin açıklamalarını sürekli, sürekli anımsatacağız. Çok geçmedi çünkü aradan ve bunu söyleme gereğini hep duyacağız.

Başbakan “Dünyanın 17’nci büyük ekonomisi hâline geldik.” diyor. Arkasından “2002’de geldiğimizde 2.598 dolardan 2006 sonu itibarıyla 5.477, 2013’te de 10 bin dolar kişi başına millî gelire ulaşma hedefimiz var.” diyor.

İyi de, çalışan memurunuzun buradaki payı nedir? Ay başını çıkaramayan, kirasını ödeyemeyen, bu karlı kış gününde doğal gazını aylık ödeyemeyen, su parasını ödeyemeyen, akaryakıtın ağır zamları altında ezilen ve hayatın her tarafına yansıyan bugünlerde programda belirlemiş olduğunuz otuz sekiz yılın en düşük enflasyon oranı olarak 6,9 enflasyonunun çok da üstüne çıkmışken, yüzde 10’lara dayanmışken, enflasyon oranında, 1 varil petrolün fiyatının resmî olarak 96 dolara çıktığı -ki bu, bütçe açıklandığı zaman, 80 doların üstüne fırladığında bütçenin 7,7 ölçeklerinde bir deprem geçireceği söyleniyordu- şimdi 100 doların üzerine yükselirken, bu hayat pahalılığı hayatın her alanına yansırken, hâlâ çalışan memurlarımızın, aradaki, aynı seviyede çalışan memurların ücretlerindeki dengesizliği giderme adına çıkarılan kararnameyle -ki bu kararnameyle, 2007 yılında memurlara 90 YTL ödenmiş, 2008 yılında 110 YTL ödenmesi öngörülüyordu- bunu kaldırmayı hedefliyorsunuz. Bunu hedeflemeyi sağlarken de, o çıkardığınız kararnamenin adı, her ne kadar, üretimde istihdamı, verimliliği, sürati, ekonomiyi büyütmeyi hedeflemeyi düşünür şekilde… Sosyal haklar olarak sağlama hedefiyle bu kararnameyi çıkartmışsanız da, bu kararnameyi bu amacına aykırı kullandığınızın, yargıya başvuran memurlarımızın kazandığı davalarla ve Danıştay İdari Davalar Kurulunun kararıyla ortaya çıktıktan sonra… Ee, “Beş yıl öncesine kadar gidersek, memurlara bu tazminatlarını ödersek -bütçe 2-3 milyar- dengesi bozulacak bütçenin. Bütçenin selameti açısından bir kanun çıkaralım, bunun da yürürlüğünü 2002 yılına kadar götürelim, bu şekilde memurlar da haklarını almasınlar” demek hangi sosyal devlet anlayışına sığar? “Sosyal devlet, sosyal devlet” deyip, sakız gibi çiğnenen bu sosyal devletin ne olduğunu, içeriğinin ne olduğunu, çalışanlar dünyasının, emek dünyasının, alın teri dünyasının ne anlama geldiğini, milyonların, o milyonların çocuklarının, o çocukların okula giderken otobüs, belediye otobüsü parası bulunmayan memur çocuklarının fotoğraflarını da gözlerinizin önüne getirmek sosyal devlet anlayışının hem gereği hem de üzerine yemin içtiğiniz bu Anayasa’nın 60’ıncı maddesindeki, 61’inci maddesindeki sosyal devletle ilgili ve diğer maddelerle ilgili bütün hükümlerinin gereğidir.

Şimdi, biz, bu tasarıyı -alelacele Hükûmet getirdi- görüşeceğiz, çoğunluğuna güvenerek kaldırdık. Şu an Plan ve Bütçe Komisyonunda sosyal güvenlik reformu tartışılıyor, aynı anda sosyal güvenlik reformu tartışılıyor. Yani, memurlarımızla ilgili bu düzenlemeyi… Mademki sosyal güvenlik reformu çok önemli, onun kapsamı içinde iyileştirmeleri getirmeyi düşünürken dehşet verici, bir Türkiye gerçekliğiyle bağdaşmayan uygulamayla karşı karşıyayız: Altmış beş yaşında emeklilik, 9 bin iş günü. Altmış beş yaşında emeklilik ve düşük ücretle ölümüne kadar çalıştırmak insanı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 4’üncü maddesinde yazan “Angarya” demektir, “Angarya”, kölelik… 21’inci yüzyılda memuruna kölelik ve angarya çalışmayı reva görmek demektir. Şu anda Bütçe Komisyonunda görüşülen sosyal güvenlik reformunda memurun, işçinin güvencesi, ücreti, sağlığı, adaletsizliği aynen duruyor.

İsmini vermeyeceğim, iktidar partisinin bir grup başkan vekilinin mensubu olduğu ilde istatistikler insan ömrünün ortalamasının elli dokuz olduğunu söylüyor. Ey iktidar, uyanın, bir grup başkan vekilinizin ili. Orada yaşayan yurttaşlarımız hiçbir zaman emekli olamayacaklardır demektir bu. Türkiye’nin bu gerçekliğini de görün; elli dokuz, yaş ortalaması. Elli dokuz yaş ortalamasının üstüne, altı sene daha yaşama şansı olmayan bu ülkede, 9 bin iş gününü dayatıp arkasından da bu sosyal adaletsizliği, ücretteki dağılımı dayattığınız zaman geriye sosyal devlet olarak bir tek şeyden anladığınız anlaşılıyor: Gelişigüzel, bölük pörçük, taksit, perakende, o memura şu kadar kuruş yardım, bu memura şu kadar kuruş yardım, ayrıca Sosyal Yardımlaşma Fonu’ndan farklı yerlere yardım, biraz makarna, biraz kömür, onu da vali taşısın.

Bu, sadaka devletidir. Bakın, bu, sosyal devlet değil. Biz, feodal imparatorluk dönemlerindeki hayratların, vakıf başlarındaki padişahların emir kulları olan bir Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşamıyoruz. 21’inci yüzyıl Türkiye Cumhuriyeti hukuk devleti, hukuk üstünlüğü, çalışma yaşamına, çalışan insanına, memuruna, işçisine verdiği güvenceyle, verdiği ücretle, verdiği maaşla, onun sosyal statüsüyle, onun yaşadığı evle, onun yediği yemekle, onun gittiği okulla, onun giydiği kravatla, onun giydiği kazakla, onun giydiği pardösüyle, bunların bütün ölçütleriyle ölçülür olmuştur artık. Bunu görme büyüklüğünü ve ufkunu yakalamayan iktidarların sadaka yaklaşımının sonucudur ki emek ve meslek örgütleri her gün Kızılay’a dayanıyor, Meclis kapısına. Her Kızılay’a, Meclis kapısına dayanan emekçileri, özelleştirmeye direnen Tekel işçilerini, sağlık güvencesi diye sağlık hakları ve sağlık sigortası, sağlık güvencesi nedeniyle yürüyen doktorlarımızın, sağlık personelimizin önlerine, copla, kalkanlarla polisi dikerek, üzerlerine sular sıkarak -eksi 15 derecede- yıkmak, vurmak sosyal devlet değildir, ceberut devlettir. Ceberut devlet de “ben bildiğimi okurum, yaparım, ederim” anlayışıdır.

Biz Avrupa Birliği sürecinde ilerliyoruz ve Avrupa Birliği sürecinde bir öcü gibi Avrupa ülkeleri bize bakıyor “Ya, Türkiye’yi alacağız Avrupa Birliğine ama ya serbest dolaşım hakkı? Ya insanların serbest dolaşımı olursa ya memurları gelip benim Fransa’mda, Almanya’mda, İtalya’mda, İngiltere’mde çalışmak isterse yandık o zaman.” diyorlar. Çünkü yaşlanan, köhne bir Avrupa’da, dimdik genç bir nüfus potansiyeline sahip olan Türkiye’de bu kapılar açıldığı zaman dışarıya ilk göç vereceğimiz, ihracat vereceğimiz, nitelikli beyin gücüyle memurlarımız olacaktır. İşsizlik oranının Türkiye’de üniversite gençliği üzerinde en yüksek oran olması tesadüfi değildir. En yüksek göçümüzü üniversite mezunu, teknik, kalifiye eleman üzerinden vermemiz ve bunların gidip Amerika’da, Almanyalarda, başka ülkelerin sanayilerinde çalışması da tesadüf değildir. Çünkü memuruna… Danıştaya gitmiş, hakkını aramış aynı statüde farklı farklı maaş alan memurlarımız demiş ki: “Aynı işi yapıyoruz, bu da benim hakkım.” Ve yıllarca Danıştayda, idari yargıda kapılarda beklemiş, altı sene sonra kararını almış, altı sene sonra kararını alıp 2002 yılından bu yana hak ettiği zamları ve tazminatları kırpıp onun elinden almak, onun yargıyla kazandığını elinden almak Anayasa’nın 138’inci maddesinin hükmüne rağmen, Anayasa’nın “Yargıya müdahale edilemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.” hükmüne rağmen “Ben yargıyı tanımıyorum, güçler ayrılığını tanımıyorum, Danıştayı da tanımıyorum, Anayasa Mahkemesini de tanımıyorum, bağımsız yargıyı da tanımıyorum, ben bir tek şey tanıyorum, o da çoğunluk, o da parmak; ben bildiğimi okurum, ben bildiğimi yaparım.” anlayışının, hukuk, demokrasi, çoğulculuk ve katılımcılık olduğunu hiç kimse bize söyleyemez. Hiç kimse bu ülkede, emek cephesinin, çalışan dünyasının hakkına, ekmeğine, kursağına elini atamaz. Atarsa, Tuzla’da olduğu gibi, her gün, iş kazasında ölen bir işçimizin cenazesi gelir. Tuzla’da, bilmem, 80’lere varan cinayetten sonra Meclisimizden araştırma önergesi çıkarabiliyorsak… Çalışan dünyamıza karşı, emek dünyamıza karşı, ücret alanlarımıza karşı, maaş alanlarımıza karşı, ülkemizde en yüksek vergiyi verenlerimize karşı hepimizin çok daha duyarlı olması, bağımsız yargıya karşı saygılı olması gerekiyor.

Ben, bu tasarıda bu hakları… Bu maddenin kaldırılmasıyla, kanun hükmündeki kararnamenin böyle palyatif, böyle pratik, böyle çıkarcı, böyle “Kendi insanıma, kendi bildiğime, kendi kategorime 20 lira, 30 lira yardım ederim, bahşiş veririm, sadaka veririm.” anlayışının geldiği iflas noktasıdır. “Onu da geri alırım.” tasarısıdır bu. “Onu da geri alırım, IMF’ye selam dururum, memurumun boğazını sıkarım, cebindekini alırım.” anlayışıdır. Bu anlayışa karşı vicdan, bu anlayışa karşı insanlık, bu anlayışa karşı hak konuşacaktır. Siz bildiğinizi istediğiniz kadar söyleyin, istediğiniz kadar ısrar edin bu yanlışta… Emek dünyasının, çalışan dünyasının sendikal hakları, örgütlenme hakları, maaş hakları, ekonomi hakları, sosyal güvenceleri, sağlık hakları, emeklilik hakları konusunda, bugün itibarıyla sosyal güvenlik reformu tartışmalarını yaşadığımız Bütçe Komisyonundan buraya kadar bütün, 70 milyon insanımızın gözü önünde, bu kürsü ki halkın kürsüsüdür, bu kürsü ki milletin kürsüsüdür, bu kürsü ki çoğunluğun kürsüsüdür. Bu kürsü ki o çoğunlukta çalışanlardır, o çoğunlukta memurlardır, o çoğunlukta işçilerdir, o çoğunlukta onların aileleridir, o çoğunlukta gerçek Türkiye'nin sahibidir. O çoğunluk ki, Türkiye'nin kaderine hükmedecek çoğunluktur. O çoğunluğun sesi olmaya mecbur hissediyoruz kendimizi bu konuda.

Denge tazminatı, görev tazminatı yerine… “Yasayı, Danıştayın yasasını baypas et yasası olarak getir, efendim, geçmişe dönük parçaları, partileri ödemeyelim.” Evet, 3 milyonun üzerinde çalışana ve emekliye ödeme yapılması gerekeceği, 1 milyon 645 bin emekli olmak üzere… Gerekçe bu, evet bu. “3 milyon çalışanımız yararlanır, bütçeden 2,5-3 milyar gider” diye bu kanun teklifi veriliyor. Kardeşim, bu bütçenin yükü, bu bütçenin bütün külfeti, bu bütçenin hepsi emekçilerin sırtında mı olacak? Hiç mi çalanın çırpanın, kara para aklayanın, bu ülkede vergisini ödemeyenin, bu ülkede on yedi yaşında gemi sanayilerini işletenlerin, bu ülkede… On altı yaşında ithalat, ihracat şirketi kuranların olduğu bu ülkede, bütün bu kefareti, vergiyi, cefayı, askerliği, yükü, nöbeti emekçiler yapacak. Hayır, emekçiler artık yapmayacak. Emekçiler, haklarına sahip çıkacak. Emekçilerin, bu Mecliste sesleri olacak. Bu Mecliste, kimin patronlardan ve iş birlikçi sermayeden yana olduğu…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

37 konuşma daha · 27 Şubat 2008

37 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook