İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 81. BİRLEŞİM · PERŞEMBE

23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı münasebetiyle

Mehmet Ufuk Uras

İstanbul Milletvekili ·

Genel Kurul, 81. Birleşim · 3. yasama yılı · 23 Nisan 2009 · 1.509 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma

Kaynak göster

Mehmet Ufuk Uras, 23 Nisan 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 81. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI MÜNASEBETİYLE); konuşma 1.509 kelime.

Mehmet Ufuk Uras (İstanbul). “23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı münasebetiyle”. TBMM Genel Kurulu, 81. Birleşim tutanağı, 23 Nisan 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-ufuk-uras-23-2009-04-23-23-nisan-ulusal-egemenlik-ve-cocuk-bayrami-munasebetiyle (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

ÖZGÜRLÜK VE DAYANIŞMA PARTİSİ GENEL BAŞKANI ADINA MEHMET UFUK URAS (İstanbul)Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başkan, Sayın Başbakan, değerli milletvekilleri; dünyanın en zorlu coğrafyalarının birinde büyük bir dünya savaşının ardından güç şartlarda ve nice canlar pahasına kurulan cumhuriyetin 85’inci yılını, onun kuruluşunu gerçekleştiren Meclisimizin 89’uncu yılını geride bıraktık. Dileğimiz, daha nice 23 Nisanları barış, refah, mutluluk, özgürlük, kardeşlik ve demokrasinin hüküm sürdüğü bir ülkede eşit koşullarda bir arada yaşamaktır.

Türkiye Cumhuriyeti, 20’nci yüzyılın ilk çeyreğinde bir imparatorluğun enkazı arasından yükselerek çok dinli, çok dilli, çok kültürlü, çok kimlikli ve elbette çok sorunlu bir coğrafyada kendine yer açmıştır. Meclisin kuruluşundan bu yana gelişmeler katetmiş ve dünya ülkeleri arasında önemli bir konum elde etmiş olmasına karşın, bir başka açıdan, insan uygarlığının uzun macerası içerisinde hâlen emekleme dönemini yaşayan bir ülke durumunda olduğumuzu da ifade etmemiz abartılı olmayacaktır. Hem Meclis ve Anayasa hem de siyasi partiler sistemine dayalı demokrasi modeli bakımından Birleşmiş Milletler çatısı altında birçok ülke ile kıyaslanmayacak kadar deney sahibi ve birçok başlangıç sorununu geride bırakmış durumdayız ancak bir devlet politikası olarak benimsendiği ileri sürülen Batılı demokratik ülkeler topluluğu içinde yer almak hedefinin epey uzağında bulunduğumuz da bir gerçektir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin, halk iradesinin tecelli ettiği kurum olduğuna dair ortak bir söylem genel kabul görse de yetkilerini layıkıyla kullanabildiği hâlâ çok tartışmalıdır. Sık sık askerî darbelere veya muhtıralara muhatap olduğu gibi, kendi uhdesinde bulunan demokratik bir anayasa yapma yetkisini bile tam olarak kullanamamaktadır.

Yirmi dokuz yıldır Türkiye'nin örtülü vesayet rejimi altında yaşamasının nedeni olan 12 Eylül 1982 darbe Anayasası’nı esastan değiştirmek hâlâ mümkün olmamıştır. Bu militarist özlü Anayasa’yı değiştirme yönünde bazı sınırlı adımlar atılmıştır ama bu görevin esası hâlen önümüzde durmaktadır. Bu dönemin milletvekilleri ve partileri olarak Türkiye'nin siyasi tarihinde anlamlı bir iz bırakmak istiyorsak bu Anayasa’yı değiştirme konusunda bahanelere sığınmadan iktidarı ve muhalefeti ile birlikte hareket etmeliyiz. Az hukuk devleti üzerine birazcık demokrasi anlayışı ile Türkiye olsa olsa yeni sorunlar yaşar. Az demokrasili cumhuriyet de az demokrasili laiklik de Türkiye’ye uymaz. Yurttaşların bizden beklediği, güçlü bir demokratikleşme hamlesiyle ülkenin sorunlarını derhâl çözmektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; elbette Anayasa değişikliği denince ilk akla gelen, siyasal rejimin her türlü vesayetten kurtarılmasıdır. Türkiye demokrasisinin kendine has bir yönü olduğundan söz edilecekse bunun da ne yazık ki bir vesayet demokrasisi olduğunu artık kabul etmeliyiz. Meclisten beklenen kararlılık ve cesaret bu noktada gösterilmelidir. Seçimle gelip seçimle gidebilen, açıkça denetlenebilen ve hesap verebilen kurumlar sistematiğine dayalı, yasama, yürütme, yargı ve askeriyenin çarpık ilişkisinden kurtarılmış bir demokrasiye ülkemiz kavuşturulmalıdır.

Anayasa değişikliğinden söz etmişken “vatandaşlık” kavramının, mevcut hâliyle, tarihimizde devraldığımız büyük bir sorunun yani Kürt sorunun demokratik ölçüler içerisinde, eşitlik temelinde ve barışçı yollarla çözümüne hiçbir katkıda bulunmadığını da açıkça görmeliyiz. Bu konuda çok çektik, çok insanımızı kaybettik. Kendi aramızda demokratik yollardan çözmeyi beceremediğimiz için dış müdahalelere açık hâle geldik. Bin yıldır bir arada yaşadığımız insanlarımızın bir bölümünün dilini, kültürünü, kimliğini bir türlü içimize sindiremedik, onlara kendi kafamıza göre kimlikler uydurmaya kalktık, bu tür garipliklerle yıllar kaybettik. Şimdi, Kürt’e Kürt demeden, kendi dilini konuşmasını, öğrenmesini, yazmasını, hayatın her alanında kullanmasını sağlamadan, bunun anayasal ve yasal güvencelerini ortaya koymadan daha fazla adım atamayacağımız belli değil midir. O hâlde, herhangi bir etnisiteyi ima etmeyen bir anayasal vatandaşlık tanımı getirmeli, herkesin kendi dilini ve kültürünü öğrenmesi, öğretmesi, kullanabilmesi için modern dünyanın bulduğu çözüm yollarının bizde de uygulama alanı ve fırsatı bulması için gerekli anayasal ve yasal adımlar gecikmeden atılmalıdır.

Alevi yurttaşlarımız da hâlen son derece haklı beklentiler içindedir. İlköğrenimde din dersleri mecburiyeti, bütün tartışmalara ve yargı kararlarına rağmen hâlâ sürdürülmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı, bugünkü adaletsiz yapısıyla tartışmanın tam göbeğinde yer almaktadır. Bu sorunda da çözüm adımları atılamamaktadır. Artık, Kürt ve Alevi yurttaşlarımızın kültürel talepleri ve hakları, insanlık tarihinin bu konudaki kazanımlarına denk gelecek şekilde düzenlenmelidir. Yapılacak demokratik düzenlemeler Türkiye Cumhuriyeti’ni zayıflatmaz, tam tersine, bağımsızlığın da egemenliğin de demokrasinin de cumhuriyetin de güçlenmesine yol açar, herkesin gönüllü yurttaş olmasını sağlar, bir arada yaşama iradesini güçlendirir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu konuların önemi ve aciliyeti ortadayken başarılı bir yerel seçim geçiren Demokratik Toplum Partisine karşı bütün Türkiye’de sürdürülen operasyona değinmeden geçmek mümkün değildir. İktidarın niyetinin sorgulanmasına neden olacak kadar zamanlaması dikkat çekici bir operasyonla karşı karşıyayız. Adalete intikal etmiş bir konu olduğu için üzerinde derinlemesine mülahazalarda bulunmak mümkün değildir. Ancak bu adımın, önümüzdeki aylarda Kürt sorununun içine girmesi öngörülen yeni mecraya dair her türlü barışçıl umut ve beklentiyi tersine çevirdiği aşikârdır.

Diyarbakır’ı fethetmeye girişmek, bölgedeki seçim sonuçlarını Ermenistan sınırına dayanmış bir risk olarak yorumlamak ne kadar hataysa, Kürt sorununu adli bir mesele hâline indirgemeye devam etmek de o kadar hatalı olacaktır. Ne Kürt yurttaşlarımızın ne de Türkiye toplumunun meselenin bu tür yollarla hallolacağına dair hiçbir inancı yoktur.

Kürt sorununun çözümünde son derece önemli bir partner bu çatının altında şu sıralarda oturuyorken, konuyu savcılara, askere, ABD’ye havale etmek aklın, vicdanın ve siyasi mantığın kabul edebileceği bir şey değildir. (DTP sıralarından alkışlar) Kimlikleri tek tipleştirmenin, asimilasyonun, askerî ve polisiye tedbirlerle sorunu çözermiş gibi yapmanın zamanı çoktan geçmiştir.

Sevgili Başkan, değerli milletvekilleri; son aylarımızı yoğun olarak meşgul eden bir başka önemli konu da yine adalete intikal etmiş olan Ergenekon davasıdır. Bu davanın kapsamını elbette görevli savcılar çizecektir. Bizim ilgilendiğimiz yönü, bu davanın Türkiye'nin yarım yüzyıllık tarihinin karanlık yönleriyle olan ilişkisinin devamlılık ve sistematik bir bağ gösteren korkunç muhtevasıdır.

Bildiğiniz gibi Türkiye, son elli yılın siyasal ve toplumsal hayatını olgun bir demokrasinin olağan ve durağan iklimi içerisinde geçirmiş bir ülke değildir. Özellikle NATO’ya girişini takip eden yıllardan itibaren siyasal süreçleri olağandışı müdahalelerle rotasından çıkaran, yasal düzlemde görünmeyen kimi odak ve çevrelerin karmaşık ilişkiler ağı içerisinde kanlı olayların sahnelendiği ve belli projeksiyonlar altında oradan oraya sürüklendiği bir ülke olduk. Her türlüsünden darbeler ve muhtıralar birbirini kovaladı. Mahiyeti ve gerçek sorumluları bir türlü ortaya çıkmayan siyasi suikastlar ve kanlı olaylar sahnelendi. Bu karmaşık ve karanlık ilişkiler ağı içerisinde devletin üniformalı ve üniformasız, silahlı ve silahsız kimi kurum ve mensuplarının da yer aldığı yıllardır belgeli ve belgesiz şekilde ileri sürülmektedir. Son on yılımızda bu konular daha fazla konuşulur ve tartışılır olmuştur. Seçimler yoluyla iktidara gelenleri arkasına sivil toplum kurumlarının ve koşullandırılmış halkın desteğini alarak asker zoruyla iktidardan düşürme hedefini güden projeler “günlükler” adıyla basına düşmüştür.

Olayın bunlarla sınırlı olmadığı, infial yaratacak olayların da planlandığı herkesçe bilinmektedir. Bu dava, devlet kurumları ve sivil toplum açısından yıllardır hesabı verilmeyen ve vicdanları ezen ağırlıklardan kurtulma fırsatıdır. Gerçek manada denetlenebilir, demokratik ve şeffaf bir devlet yapılanması ve hesap veren bir rejim inşa edilebilmesi bakımından geçilmesi zorunlu hâle gelmiş bir köprüdür.

Siyasal ve toplumsal hayatımızı kuşatmış, ardına devlet gücünü almış, hukuksuz ve kanlı, habis bir urun bünyeden atılması gerekir. O nedenle, bu konuyu sağcı-solcu, şeriatçı-laik, AB’ci-ulusalcı, diktatör-özgürlükçü gibi saflaşmalarla kurban etmemek büyük ölçüde bu Meclisin çatısı altında toplananların elindedir arkadaşlar.

Çetelere, derin devlete, darbecilere, gladyoya veya suç örgütlerine karşı soruşturma yürütülmesi, bunların yargılanması ve cezalandırılması on yıllardır dillendirdiğimiz bir taleptir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET UFUK URAS (Devamla)Ancak Ergenekon ve benzeri örgütlenmelerin tasfiyesinin nasıl yapıldığı en az tasfiyenin kendisi kadar önemlidir. Bu tasfiye hukuk içinde, demokratik yollarla yapılmalı, yeni hukuksuzluklar yaratılmamalıdır. Onlarca yıldır sola ve toplumsal muhalefete reva görülen baskıcı, hukuksuz ve antidemokratik yöntemlerin uygulanmasına asla göz yumulmamalıdır. Evet, insanların haksızlığa uğramasına, teşhir edilmelerine, siyaseten karşı karşıya gelinen çevrelere gözdağı verilmesi anlamına gelen uygulamalara, hâlen mali ve özellikle de siyasi ayaklarına dokunulmamasına, demokratik hukuk ilkelerinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarının ve kararlarının çiğnenmesine ve hırpalanmasına izin vermeyelim. Daha davanın kendisi sonuçlanmadan halkın vicdanında kaybedilmesine yol açmayalım. Meclis olarak savcılık ya da avukatlığa soyunmayı bir yana bırakıp temsil ettiğimiz halkın vicdanı olalım. Yakın tarihimiz de gösterdi ki Türkiye toplumu fikir mücadelelerinin kör dövüşüne dönüştürüldüğü demokrasi dışı darbe dönemlerinden çok çekmiştir. Meclis iradesi bu tür dönemlere ve girişimlere yol vermeyecek kararlılığı ve yaratıcılığı bugün mutlaka göstermelidir. Bu konuları örtbas etmek yerine araştırılmasına önayak olunmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin tarihten devraldığı sorunların kimi belli bir zaman dilimi içerisinde çözüme kavuşsa bile bazıları daha sancılı olarak varlığını sürdürüyor. Ermenistan’la olan ilişkimiz de böyledir. 1915’te yaşanan ve insanlığın taşımakta güçlük çekeceği ağır olaylar bu küçük ve yoksul komşumuzla ilişkilerimizin olağan bir mecraya girmesini hep önlemiştir. Bu tarihle yüzleşmenin yakıcılığı iktidarları etkin tutumlar geliştirmekten alıkoymuştur. Her 24 Nisan geldiğinde bazı ülkelerin alması muhtemel tavır Türkiye’de hep gerilime neden oldu. Bu tablonun artık değişmesi gereklidir. Cesur adımların atılmasına ve güçlendirilmesine ağırlık verilmelidir. 1915 ortak acısının doksan dördüncü yılında sınır kapılarını açalım ve tarih ve kültür bakımından birçok şeyi paylaştığımız Ermenistan’ın kardeş halkıyla yeniden kucaklaşalım. Elbette bu, bir komşuyla olan ilişkilerin düzeltilmesi, diğer dost ve kardeş ülkelerle ilişkilerin bozulması üzerinden inşa edilemez. Bu bakımdan Azerbaycan’la münasebetimizin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi için de aynı zamanda yoğun bir çaba sarf etmeliyiz.

Sayın Başkan, değerli vekiller; dünyanın bütün çocuklarının tek bir örgütü vardır, onların tertemiz vicdanları ve pırıl pırıl yürekleri. O yüzden, cezaevinde olan tutuklu çocuklarımız ve bütün çocuklarımız, genç ve gelecek kuşaklara mutluluk, refah, demokrasi, özgürlük, eşitlik ve adalet içerisinde yaşayan bir toplum ve ülke bırakma sorumluluğumuz var. Bu çatı altında aldığımız her kararın ve çıkardığımız her yasanın Türkiye’yi böyle bir hedefe ne ölçüde yaklaştırdığını sıkı sıkıya takip etmek ve gereğini yerine getirmek yükümlülüğüyle karşı karşıyayız.

Bu vesileyle Türkiye Büyük Millet Meclisinin yurttaşlarımızın gönlündeki saygın konumunu daha da geliştirecek ve güçlendirecek gelişmelere imza atmasını diliyor, beni sabırla dinlediğiniz için Sayın Başkan size ve sayın milletvekillerine saygılarımı sunuyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

6 konuşma daha · 23 Nisan 2009

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook