Danıştay kanunda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı (s.s. 431)
Kahramanmaraş Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 96. Birleşim · 2. yasama yılı · 2 Haziran 2004 · 1.536 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma
Kaynak göster
Mehmet Yılmazcan (AK Parti), 2 Haziran 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 96. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: DANIŞTAY KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI (S.S. 431)); konuşma 1.536 kelime.
Mehmet Yılmazcan (AK Parti, Kahramanmaraş). “Danıştay kanunda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı (s.s. 431)”. TBMM Genel Kurulu, 96. Birleşim tutanağı, 2 Haziran 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-yilmazcan-22-2004-06-02-danistay-kanunda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun-tasarisi-s-s-431 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA MEHMET YILMAZCAN (Kahramanmaraş)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Danıştay Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı üzerinde AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, sözlerime başlamadan önce, Partim ve Grubum adına Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Anayasamıza göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür ve Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Anayasamız, devletin temel amaç ve görevleri arasında, kişinin temel hak ve hürriyetlerini sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırma görevine yer vermiş bulunmaktadır. Devletin temel görevleri arasında sayılan bu hususların gerçekleşmesi konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisine büyük görev düşmektedir.
Hukuk devleti, temel hak ve hürriyetleri güvence altına alan, bu bağlamda, yasallık ilkesini önplanda tutan ve yasada öngörülen sınırlamanın ölçüsü ve gerekliliğini, bağımsız, tarafsız ve güvenceli yargıç kararıyla koruma altına alan devlettir. Uluslararası alanda tanınmış genel hukuk ilkelerinin bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinde de tanınması ve Parlamentonun bu çerçevede yasama faaliyetinde bulunması gerekliliği tartışmasızdır. Kuvvetler ayrılığı ilkesi çerçevesinde yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin en temel dayanaklarından biri olmakta ve bu kapsamda, vazgeçilmez olan idarenin yargısal denetimi, günümüz hukuk devletinde, üzerinde en çok düşünülen, tartışılan ve konuşulan konular arasında bulunmaktadır. İdarenin yargısal denetimiyle görevli idarî yargının en ideal konumda çalışmasının, kararlarının idareye yol gösterici, idare edilenleri koruyucu ve kollayıcı olmasına, hukukun evrensel ilkelerine sahip çıkmasına ve denetimini bu çerçevede yapmasına, kamu yararı kavramı ile kişi hak ve özgürlükleri kavramını en üst düzeyde bağdaştırmasına, kararlarının idare tarafından gecikmeksizin yerine getirilmesine ve uygulamadan kaçınan veya uygulamama sonucunu doğuran işlem veya eylemlerde bulunan idarecilerin cezaî, idarî ve malî sorumluluklarının açık ve net yasal düzenlemelere kavuşturulmasına bağlı olduğunu söylememiz gerekmektedir.
(x) 431 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; idarenin yargısal denetimi bütün dünyada iki ana sistem içerisinde yapılmaktadır. Birinci sistem, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'de gelişen ve halen de ana çizgileriyle yürürlükte bulunan Anglosakson sistemidir. Bu uygulamada bütün yargısal denetim adlî yargı tarafından ve tek elden görülmekte olduğu için, bu sisteme aynı zamanda tek yargı sistemi de denilmektedir.
İkinci sistem ise, Fransa'nın önayak olduğu, adlî yargıdan ayrı ve ondan bağımsız bir idarî yargının mevcut bulunduğu bir başka oluşumdur. Ülkemizde de, kamu hizmetlerinden doğan anlaşmazlıkların yapılarındaki özellikler, bunlara uygulanacak kuralların hukukî ve teknik nitelik taşıması, özel hukuk dalı ile idare hukuku arasında büyük bir bünye, esas ve prensip farkının var olması, idarî işlemlerin idare hukuku dalında uzmanlaşmış ve kamu hukuku alanında bilgi ve tecrübe edinmiş hâkimlerce denetlenmesi yararlı olacağından dolayı, idarî yargı, adlî yargıdan ayrı ve bağımsız bir idarî yargı sistemi olarak Anayasamızca kabul edilmiştir.
Ülkemizde, idarî yargı deyince aklımıza gelen ilk kuruluş, Danıştaydır. Bilindiği üzere, ülkemizde adlî ve idarî yargı ayırımı, 1868 yılında, o günkü adıyla Şûrayı Devletin kuruluşuna dayanmaktadır. İdarî yargıyla ilgili olarak ilk kuruluş ve usul yasası, 7 Aralık 1925 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 669 sayılı Şûrayı Devlet Kanunu olup, bu kanun üzerinde de zaman içerisinde birkaç defa değişikliğe gidilmiştir.
Daha sonra, 1964 yılının son gününde, 521 sayılı Danıştay Kanunu yürürlüğe girerek, 669 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmıştır. Buna rağmen, zaman içerisinde yargının belli kısmında ve yüksek mahkemelerin belli dairelerinde mevcut dosya sayısı, normal çalışmayla eritilemeyecek sayılara ulaşmıştır. Özellikle yüksek mahkemelerde daha belirgin olan iş yoğunluğu, bazen yargı mensuplarının tüm özel yaşamını etkiler, zaman zaman da sağlığını tehdit eder boyutlara ulaşmıştır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; halihazırda, Danıştayda, 10 dava, 2 idarî daire olmak üzere toplam 12 daire bulunmaktadır; ancak, son zamanlarda faaliyete geçen bağımsız üst kurulların işlemlerine karşı açılacak davalar için Danıştay görevli kılındığından, zaten yoğun olan iş yükü daha da artmış durumdadır.
521 sayılı Danıştay Kanununda, Danıştay, ilk ve son derece mahkemesi olarak görev yapmaktayken, 20 Ocak 1982 tarihli Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 2575 sayılı Danıştay Kanunuyla Danıştayın ilk ve son derece mahkemesi olarak görev yapması son bulmuş, Danıştay Kanunuyla aynı tarihte yürürlüğe giren 2576 sayılı Kanunla, bölge idare mahkemeleri, idare mahkemeleri ve vergi mahkemeleri kurulmuş, idare mahkemeleri genel yetkili mahkeme haline getirilmiştir. Böylece, o tarihe kadar idarî yargı alanında ilk ve son derece mahkemesi olarak görev yapan ve giderek artan iş yükü altında bulunan Danıştayın görevlerinin büyük bir bölümü, yeni kurulan idare ve vergi mahkemelerine aktarılmıştır. Hatta, yukarıda sözü edilen özel görevlendirilmeler nedeniyle özellikle bazı dairelerin iş yükü tamamen içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir. Bu durum ise, yüksek mahkemelerin içtihat mahkemesi olarak çalışmasının önünde en büyük engellerden birini oluşturmaktadır.
Hatta, iş yükü deyince, ilk derece mahkemeleri ile temyiz mahkemelerinin ayırt edilmesinin mümkün olmadığı düşüncesindeyiz. Çünkü, bugün, idarî yargıda ilk derece mahkemesi olarak görev yapan ve özellikle büyük şehirlerde bulunan idare ve vergi mahkemelerindeki iş yüküyle hâkimlerin sağlıklı karar verebilmesi imkânı ortadan kalkmıştır. Belki sayısal olarak davalar sonuçlandırılmakla birlikte, davanın derinlemesine incelenip, tarafların vicdanlarını tatmin edecek gerekçeyi içeren kararların verilmesi mevcut koşullarda mümkün görülmemektedir. Zaten, böyle bir şeyi, yoğun iş yükü altında büyük özveriyle çalışan hâkimlerimizden beklemek, insafsızlık olur diye düşünüyoruz.
O zaman, yargının problemlerinin çözümü noktasında öncelikle yapılması gereken olay nedir diye düşündüğümüzde, aklımıza ilk gelen husus yargıcın çalışmasını kolaylaştıracak fizikî ve maddî şartların iyileştirilmesi gerektiğidir. Bu konunun kısa zamanda tamamen çözülmesi, uzun zamandır ekonomik krizlerle boğuşan ülkemizin halihazırda mevcut bütçe imkânlarıyla giderilmesi mümkün gözükmemekte ise de, görüşmüş olduğumuz eldeki kanun tasarısıyla, tıkanma noktasına gelmiş ve aciliyet arz eden bazı hususlarda yeni bir düzenleme yapılmak suretiyle problemlerin bir parça olsun çözüleceği inancındayız; ancak, yargının temel problemini, yani iş yükünü davalar oluşturduğuna göre, çözüm için verilecek en mantıkî cevabın, idare ile vatandaş arasında uyuşmazlığı ortadan kaldırmak, hiç değilse azaltmak olduğu kanaatindeyiz. Bunun yolu ise, hazırlıkları yapılmış, hatta tasarı haline getirilmiş idarî usul yasa tasarısını geciktirmeden yasalaştırıp yürürlüğe koymaktır. Bu tasarının yasalaştırılıp yürürlüğe konulması ve idare tarafından titizlikle uygulanması halinde, uyuşmazlıkları kaynağında azaltacağına ve böylece, yargılama sürecini hızlandıracağına ve Danıştayın içtihat mahkemesi olarak çalışmasına olumlu katkıda bulunacağına inanmaktayız.
Öte yandan, hukuk devleti ilkesinin en önemli unsuru, şüphesiz, idarenin tüm eylem ve işlemlerini hukuk kurallarına uygun olarak yürütmesi ve bu eylem ve işlemler nedeniyle hak veya menfaatı ihlal edilenlerin dava açması halinde, bunlar üzerinde, bağımsız mahkemelerce yargısal denetim yapılabilmesidir.
İdare, devletin toplumsal ve kişisel yaşama en yoğun ve en güçlü bir biçimde müdahale eden fonksiyonu olduğundan, kişi hak ve özgürlükleri bakımından az çok tehlikeli sayılabilecek yetkileri içerir. Bu yüzden, idarenin hukuka bağlılığı ve bu bağlılığın sıkı bir yargı denetimi altında tutulması, idare hukukunun temel problemlerinden birini oluşturur.
Bu bağlamda, yargısal denetimin en önemli aracı, iptal davalarıdır. İptal davalarıyla, idarenin hukuk alanı içine alınması ve ihlal edilen hukuk kuralının üstünlüğü ve egemenliği sağlanır. Bu amaç ve sonuç, iptal davalarının, toplumun yararına yönelik nesnel niteliğini gösterir.
İptal kararlarından, bu davayı açanlar da somut olarak yararlanırlar, yitirdikleri haklarına kavuşurlar veya ihlal edilmiş olan menfaatları onarılmış olur. İşte, iptal kararlarının bu öznel sonuçlarının ilgililere gerçek bir tatmin verebilmesi için, davaların mümkün olan en kısa zamanda incelenip karara bağlanması gerekir.
Davaların makul sürede sonuçlandırılması hususu evrensel bir ilkedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma ilkesinin en önemli unsurlarından biri, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmasıdır. Konu, 1982 Anayasasında düzenlenmiş ve 14 üncü maddeyle, davaların mümkün olan süratte sonuçlandırılması yargıya görev olarak verilmiştir.
İdarî Yargılama Usulü Yasasının 20 nci maddesinin değişik beşinci fıkrasında, öncelikli işler dışında kalan dosyaların tekemmül ettikleri sıraya göre ve tekemmül tarihinden itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılması öngörülmüştür.
Yargıda ilke, şüphesiz, Anayasada ifade edildiği gibi, mümkün olan süratle davaları sonuçlandırmaktır; ancak, yargılama süreci her uyuşmazlığın niteliğine ve bu süreçte uygulanan usulî işlemlere göre farklılık gösterir. Resen araştırma ilkesinin uygulandığı idarî yargıda bazı davaların incelenmesi uzayabilmekte, buna bağlı olarak, nihaî karar sürelerinin her dava için değişmesi kaçınılmaz olmaktadır.
Kabul etmek gerekir ki, Türkiye'de her derecedeki mahkemeler çok ağır bir iş yükünün altındadırlar, bu yükü hafifletmek için olağanüstü bir gayret gösterilmesine karşın, tam bir sonuç alınamamakta ve yasada öngörülen süreler zorunlu olarak aşılmaktadır; Danıştayda, özellikle bazı idarî dava dairelerinde bu husus çok belirgin hale gelmiştir. Tüm gayretlere ve olağandışı çalışmalara karşın, dava sayısındaki artış ve birikim önlenememektedir.
Genel olarak yargıdaki ve eldeki kanun tasarısıyla bağlantılı Danıştaydaki dava sayısı, iş yükünü, tartışmaya ve başka bir açıklamaya gerek bırakmayacak şekilde çok açık olarak ortaya koymaktadır.
Davaların belli bir bölümünün genel düzenleyici işlemlere karşı açılmış, belli bir bölümünün de ülkenin toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel sorunlarıyla yakından ilgili olduğu ve bu nedenle inceleme ve karara bağlanma aşamalarının titiz bir çalışmayı gerektirdiği hususları dikkate alındığında, bu iş yükünün sadece nicelik yönünden değil, nitelik yönünden de ağırlık taşıdığı anlaşılacaktır. Bu gibi durumlarda Danıştay dairelerinin görevleri kanunla belirlendiğinden, iş yükünün daireler arasındaki dağılımının sağlanabilmesi, kanun değişikliğini zorunlu kılmaktadır.
İşte, görüştüğümüz bu kanun değişikliğiyle de, halen 2 olan idarî daire sayısı 1'e indirilmekte, 1 yeni daire kurulmaktadır. Böylece, 8'i idarî dava dairesi, 4'ü vergi dava dairesi, 1'i idarî daire olmak üzere, toplam 13 daire oluşturulmaktadır. Daha etkin ve verimli bir çalışma ortamı yaratmak için, genel kurulun oluşumu değiştirilmektedir.
24 üncü maddede yapılan değişiklikle, bazı kamu görevlilerinin açtığı davalar Danıştayın görevinden çıkarılarak idare mahkemelerine verilmektedir. Böylece, Danıştayın iş yükü önemli derecede azaltılmaktadır. 37 nci maddede, başkanlar kuruluna, idarî ve vergi dava dairesi ayırımı gözetmeksiniz, bir dairenin görevine giren işlerin bir bölümünü diğer dava dairesine devretmesi yetkisi verilmektedir.
Bu kanun değişikliğiyle kısmen de olsa Danıştayın iş yükü azalacağından ve yargılama süreci hızlanacağından, AK Parti Grubu olarak olumlu oy kullanacağız.
Sözlerime son verirken, Danıştay Kanununun milletimize ve Danıştay mensuplarına hayırlı ve uğurlu olmasını diler, hepinize saygılar sunarım. (Alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
20 konuşma daha · 2 Haziran 2004