2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında
Sakarya Milletvekili · MHP
Genel Kurul, 40. Birleşim · 5. yasama yılı · 23 Aralık 2010 · 939 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma
Kaynak göster
Münir Kutluata (MHP), 23 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 40. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 939 kelime.
Münir Kutluata (MHP, Sakarya). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 40. Birleşim tutanağı, 23 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/munir-kutluata-23-2010-12-23-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
MHP GRUBU ADINA MÜNİR KUTLUATA (Sakarya)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri saygıyla selamlıyorum.
Yükseköğretim kurumlarıyla ilgili 11’inci madde vesilesiyle Milliyetçi Hareket Partisi adına söz aldım. Yükseköğretim sistemimiz hakkındaki görüşlerimi süremin elverdiği oranda sizlerle bölüşmek istiyorum.
Bir bütün olarak ele alınması gereken eğitim sisteminin her aşamasındaki aksama ve yetersizlikler, sistemin tamamının kalitesini etkilemektedir. Okul öncesinden lisanüstü eğitime kadar her kademe ayrı ayrı çok önemli olmakla birlikte, bir kademedeki eksiği bir başka basamakta kısmen telafi etmenin mümkün olduğu düşünülebilir ama eksiklikler ve aksaklıklar ileri kademelerde ise telafi şansı büyük oranda zayıflamaktadır. Bunun en bariz örneğini yükseköğretim sistemimizde görüyoruz.
Yükseköğretim sistemimiz, başta ortaöğretim olmak üzere, daha önceki eğitim aşamalarının kalitesinden etkilenmektedir. Bu normaldir, aşağıdan gelen eğitim kalitesi yükseköğretimi aynı istikamette etkileyecektir ama bizde bir de anormal etkileşim vardır değerli milletvekilleri, o da yukarıdan aşağıya etkilenmedir. Yani yükseköğretim sistemimizin nicelik ve nitelik açısından yetersizliği ortaöğretimi, hatta ilköğretimi ve okul öncesi eğitimi olumsuz yönde etkilemektedir.
Çocuğu doğduğu andan itibaren iyi bir yükseköğretim kurumuna sokabilme endişesi taşıyan veliler eğer maddi imkânları varsa okul öncesi eğitiminden itibaren bir harcama yarışına sokulmaktadırlar. Velinin imkânı yok ise kendisinin kaybettiği hayat yarışını çocuğunun da kaybedeceği duygusu ile ümitsizliğe kapılmaktadır. Bu nedenle, özel eğitim sistemi çarkı içinde velilerin yaptığı harcamalar eğitim sistemimize bir katkı olmaktan ziyade bir rant kapısı hâline dönüşmektedir.
Bu söylenenler normal eğitim basamakları içindir. Her kademedeki özel eğitim kurumları özel sektör olarak eğitimin yükünü bölüşme hizmetinin yanında üniversiteye kabulün bir yarışa dönüşmüş olmasının oluşturduğu psikolojik ortamdan da yararlanmaktadırlar ama Türk eğitim sistemine normal eğitim kademeleri arasında yeri olmayan, marjinal düzeyde ve hacimde bulunması gereken bir basamak eklenmiştir ki hem eğitim sistemimizi felç etmekte hem de özel harcamalardan beklenen katkıyı heba etmektedir. Bu da hepimizin bildiği gibi dershane sistemidir.
Değerli milletvekilleri, eğitim sistemimiz içinde asli unsur gibi her geçen gün daha da büyüyen dershane sistemi, özel eğitime harcanan kaynakları ve eğer üniversiteye giremeyecekse gençlerimizin yıllarını heba etmektedir. Genç nesilleri hayata hazırlamak bakımından hiçbir katkı vermeyen ve ortaeğitimi işlevsiz hâle getiren bu patolojik yapılanma yetersiz yükseköğretim sisteminin Türk toplumuna yüklediği bir maliyettir.
Özel dershane sayısı 2002 yılında 2.122 iken sekiz yılda yüzde 98 artış ile 2010 yılında 4.198’e ulaşmıştır. Dershaneye gitmeye mecbur öğrenci sayısı ise 606 binden 1 milyon 174 bine çıkmıştır. Bu da yüzde 94 bir artışa tekabül ediyor. Öğretmen sayısı 19.800’den 50.400’e ulaşmıştır. Bu yapılanmayı teşvik eden veya seyirci kalan bir iktidarın Türkiye'nin beşerî ve toplumsal gelişmesinin ileriye gittiğini söylemeye hakkı yoktur.
Dershane sistemi, istisnai hâllerde ihtiyaç duyanların faydalanabileceği bir düzeyde kalması gerekirken, ortaöğretimin tamamlayıcı, yükseköğretimin olmazsa olmaz şartı hâline gelmiş, bir asli unsura dönüşmüştür. Dershane sisteminin ve bu alana yapılan yatırımların ya ortaöğretimin ya da yükseköğretimin yükünü paylaşacak bir hâle getirilmesi, bu anlamda yasal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
Türk eğitim sisteminin en önemli sorunlarından biri de yabancı dil eğitimi sorunudur. Eğitim sistemimiz yabancı dil öğretme işini çözemediği için bu sorun yükseköğretimde karşımıza yabancı dilde öğretim sorunu olarak çıkmaktadır. Tarihinde sömürge olmamış hiçbir ülkenin benimsemediği yabancı dilde eğitim konusu Türkiye'nin gönüllü olarak rıza gösterdiği bir garabet olarak karşımızda duruyor. En zeki ve kabiliyetli gençlerimizin yabancı dil öğrenmek uğruna bir başka ülkenin dili ile eğitim almak zorunda kalmaları, yeteneklerini eğitimlerine ve hayatlarına tam olarak yansıtmalarına engel olmaktadır. Sınavlarla seçilerek alınan en yetenekli gençler yabancı dil öğrenmekte fakat yaratıcı zekâları körelmektedir. Türkiye derhâl bu köreltici uygulamayı terk edip bütün çocuklarımıza yabancı dil öğretecek ciddi bir sistemi devreye sokmak zorundadır.
Yükseköğretim sistemimizdeki sayısal yetersizliğin ve kalite eksikliğinin sadece yükseköğretimi değil, bütün sistemimizi, bütün eğitim sistemimizi olumsuz etkilediğini ifade etmiştim.
Son sekiz yıla baktığımız zaman bunun ciddi örneklerini görüyoruz. Son sekiz yılda yükseköğretimdeki bu ikili sorunun sadece sayısal yönü ile ilgilenilmiş, hazırlıksız açılan üniversitelerle kalite sorunu daha da tahrip edici hâle dönüşmüştür.
Yükseköğretimde kalite, bilim adamı yetiştirmeye verilen öneme paralel olarak artabilecek bir özelliktir. Bilim adamı yetiştirmeye önem vermek sadece yükseköğretimin kalitesini artırmak için değil, bütün eğitim sisteminin, bütün toplumsal kesimlerin, bütün hizmet kesimlerinin ve üretim alanlarının kalitesini artırmak için gereklidir.
Yükseköğretim sorununa bir sayı meselesi olarak bakıp gerekli hazırlıkları yapmadan sayısal artışlara gitmek mevcut kaliteyi daha da bozmakta, bilgi ve teknoloji üretmesi beklenen bilimsel ortamı geriletmektedir. Nitekim, 2002 yılında sayıları 53 olan devlet üniversiteleri, 2010 yılında 102'ye çıkmıştır. Bu, yüzde 92,5'luk bir artış demektir. Öğretim üyesi sayısı ise aynı sürede 26.500'den 42.180’e çıkabilmiştir, artış sadece yüzde 59’dur. Bozulma, bu oranın ifade ettiğinin de ötesindedir. Çünkü öğretim üyesi yetiştirilmeden, öğretim üyesi hazırlanmadan açılan üniversiteler, sırf ders verecek eleman temin edebilmek için hızlı lisans üstü eğitime tabi tutulup, derhal öğretim üyesi sıfatı alacak elemanlara razı olmakta, dolayısıyla gerçek gerileme oransal göstergelerin üzerinde olmaktadır.
Sekiz yıllık iktidar döneminin iyi bir yüksek lisans ve doktora eğitimi için yeterli bir zaman olduğu dikkate alınırsa iktidarın üniversite sayısını artırırken iyi yetişmiş öğretim üyelerini hazırlamaya özel bir önem verip vermediğine bakmak gerekiyor. Ne yazık ki bu konuda gerekenler yapılamamıştır.
Burada söylemek istediğim, üniversite sayısındaki artışın yanlış olduğu değil, gerekli hazırlıkların yapılmaması nedeniyle kaliteli bir gelişme yerine kaliteyi düşüren bir sayısal artışın tercih edilmiş olmasıdır.
Yükseköğretim sistemimizde önemli konulardan biri de vakıf üniversiteleridir. Sorunun çözümüne katkı sağlamaları beklenen vakıf üniversitelerinin beklenen faydayı sağlamalarına fırsat verilmemiştir. Vakıf üniversiteleri, öğretim üyesi yetiştirmeden, ciddi yatırımlar yapmadan, sadece öğrenciden aldığı paralarla varlıklarını sürdüren, sistem içerisinde varlıklarını devam ettiren kuruluşlar hâline gelmiştir. Nitekim vakıf üniversitelerinin sayısında da iktidar döneminde yüzde 100’lük bir artış meydana gelmiş, sayıları 26’dan 52’ye çıkmıştır. Birçoğu yüksekokul vasfından öteye gidemeyen bu vakıf üniversitelerinin ciddi tutum sergileyen ve eğitimi ciddiye alan diğer vakıf üniversitelerinden ayrıştırılmaları ve bu konudaki kanaatin, toplumdaki kanaatin düzeltilmesi gerekmektedir.
Bugün itibarıyla Türkiye'de toplam üniversite sayısı vakıf üniversiteleri ile birlikte 154'e çıkmıştır. Üniversitelerimizin dünya klasmanındaki karşılaştırmalarda her geçen gün daha da geriye düşüyor olması da sayısal artışın kaliteyi geriye götürdüğüne dair ciddi bir örnektir.
Bu tespitlerimle, sizleri saygıyla selamlıyorum.
Hoşça kalın efendim. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
162 konuşma daha · 23 Aralık 2010