İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 88. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

Yükseköğretim kanunu ve yüksek öğretim personel kanunuda değişiklik yapılması hk.(s.s.441)

Nurettin Sözen

Sivas Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 88. Birleşim · 2. yasama yılı · 12 Mayıs 2004 · 1.343 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma

Kaynak göster

Nurettin Sözen (CHP), 12 Mayıs 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 88. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KANUNU VE YÜKSEK ÖĞRETİM PERSONEL KANUNUDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HK.(S.S.441)); konuşma 1.343 kelime.

Nurettin Sözen (CHP, Sivas). “Yükseköğretim kanunu ve yüksek öğretim personel kanunuda değişiklik yapılması hk.(s.s.441)”. TBMM Genel Kurulu, 88. Birleşim tutanağı, 12 Mayıs 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/nurettin-sozen-22-2004-05-12-yuksekogretim-kanunu-ve-yuksek-ogretim-personel-kanunuda-degisiklik-ya (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA NURETTİN SÖZEN (Sivas)Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Yükseköğretim Kanunu ve Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının ek 27 nci maddesi üzerindeki görüşlerimi sizlerle paylaşacağım. Konuşmama başlarken, hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, yine konuşmama başlarken, özellikle AKP Grup yöneticilerinden bir dileğim olacak. Gördüğünüz gibi, bu saatte yapılan çalışmalarda, bazı arkadaşlarımız uyumakta, bazıları esnemekte, ilgili Bakan, belki içerisinde bulunduğu sıkıntılar, zorluklar veya ihtiyaçlar dolayısıyla sürekli makamında bulunmamakta, dolayısıyla verimli bir çalışma yapılmamaktadır, çalışmanın kalitesi düşmektedir; bu çalışma, insan sağlığına aykırıdır. (AK Parti sıralarından "Bakan geldi" sesleri, alkışlar)

Bugünkü gündem, önceden üyelere gönderilmemiştir ve bugün toplantının aralıksız devam etmesi, öğlen yapılan bir Danışma Kurulu toplantısıyla kesinleşmiştir. Bu, uygar bir çalışma yöntemi değildir, Türkiye Büyük Millet Meclisine yakışmaz.

Onun için, bu yanlışlar yapılmamalıdır. Gündem önceden gelmelidir; eğer, geç vakte kadar sınırsız çalışılacaksa, böyle bir zaruret varsa, böyle bir zorunluluk varsa, bu, önceden belli olmalıdır. Bize yakışan, uygarca, insan haklarını aykırı olmadan, insan sağlığını bozmadan verimli bir çalışma yöntemini geliştirmektir.

Değerli arkadaşlarım, cumhuriyet tarihimizde, yükseköğrenimle ilgili ilk yasa, 18 Kasım 1933'te -yani, İstanbul Üniversitesinin yeniden kuruluşuyla birlikte- yapılmıştır ve Türkiye'de yapılmış ilk büyük reform hareketidir. Daha sonraki 4936 sayılı Yasa, çokpartili hayata geçtiğimiz süreçte, yıllarda, İsmet Paşanın Cumhurbaşkanı, Reşat Şemsettin Sirer'in Millî Eğitim Bakanı olduğu dönemde çıkmıştır. Daha sonra çıkan 114 ve 115 sayılı Yasalar, 1960 devriminden sonra çıkmıştır. 1750 sayılı Yasa ise, 12 Mart darbesinden sonra çıkarılmıştır. Nihayet, 2547 sayılı Yasa ise, 12 Eylül 1980'den sonra çıkarılmıştır.

Bunları sıralamamın nedeni; gördüğünüz gibi, olağanüstü ve otoriter yönetimlerin olduğu dönemlerde üniversite yasası çıkarılabilmiştir. Neden böyle olmuştur; çünkü, sivil idareler toplumsal mutabakatı sağlayamamışlardır, toplumsal uyumu sağlayamamışlardır, o yüzden böyle olmuştur. Peki, bugün bir uyum sağlanmış mıdır? Bugün, olaya baktığımız zaman, mevcut hükümet ve Bakanlık da böylesine bir uzlaşmayı sağlayamamıştır. Gördüğünüz gibi, muhalefetle uzlaşamamıştır, üniversitelerle uzlaşamamıştır, YÖK'le uzlaşamamıştır, TÜSİAD'la, Eğitim-Sen'le kısacası, bütün taraflarla uzlaşma sağlayamamıştır. Uzlaşma sağlayamadığı halde, bu kadar önemli, ancak ihtilallerden sonra çıkarılabilmiş bir yasayı gündeme getirmiştir ve maalesef, bu gündemin tartışılması, sonuçlanması, hayata geçmesi de olanaksız görülmektedir. Bütün bunlara rağmen, görevimizi yapmaya kuşkusuz devam edeceğiz.

Değerli arkadaşlarım, biraz evvel adını söylediğim 4936 sayılı Yasa, ilk kez idarî ve bilimsel özerkliği getirmiştir; ama, görüyoruz ki, bu koruyamadığımız ve geliştiremediğimiz özerklik, bugün de ciddî bir darbe almaktadır. Daha önce hükümet tarafından hazırlanan muhtelif YÖK tasarılarında, akademik özgürlükten, kurumsal özerklikten, demokratik katılım kavramlarından söz edilmektedir. Oysa, bugün karşımızda bulunan tasarıda, bu kavramların hiçbiri yer almamaktadır. Dolayısıyla, bugünkü taslak, 1946 tarihli, idarî ve bilimsel özerklik getiren yasadan da daha geridir. YÖK'le ilgili tasarı, özerkliği koruyup geliştirecek, tüm yükseköğretim sorunlarını çözecek, toplumda tüm tarafların uzlaştığı, tepkiyi değil, deneyim, birikim ve çağdaş gelişmeleri dikkate alan bir tasarı olmalıdır. Özerklik, eğitim ve öğretimde, araştırmada, yayın ve danışmanlıkta ve de ulusal ve uluslararası sorunlara bakış açısında kendini göstermelidir. Oysa, bu tasarı, zamanlaması, içeriği, hazırlanış ve sunuş biçimi ve de sonuçları bakımından yükseköğrenimimize ve de toplumumuza, maalesef, zarar verecek niteliktedir.

Tasarının geçici 50 nci maddesine göre, tasarı yasalaşınca, Yükseköğretim Genel Kurulu ve Yükseköğretim Yürütme Kurulu Başkanı ve üyelerinin görevi sona erecektir. Böyle bir düzenleme, Anayasamızın cumhuriyetimizin nitelikleri arasında saydığı hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Çağdaş, demokratik ülkelerde, hukuk devleti ilkesinin gereği olarak, hukukî bir ilişkiye giren tarafların, girdikleri bu hukukî ilişkinin sonuçlarını ve etkilerini önceden bilmeleri gerektiği kabul edilmektedir. Yöneticilerin sürelerinin olağan sona erme zamanından önce kanunla kısaltılması, hizmeti veren ve alan açısından belirsizlik doğurur. Böyle bir belirsizlik ise, hukuk devleti ilkesinin en önemli unsurlarından biri olan öngörülebilirlikle bağdaşmaz; dolayısıyla da Anayasaya aykırıdır.

Tasarının geçici 51 inci maddesinde "başka üniversitelerden görevlendirilen öğretim elemanlarının idarî görevleri kanun yürürlüğe girdiği tarihte sona erer" denilmektedir. Birçok Anadolu üniversitesi, bilindiği gibi, gerek sayı ve gerekse nitelik açısından yetersiz kadrolara sahiptir. Öğretim üyesi kadroları yetersiz olduğundan, büyük üniversitelerden destek alınmaktadır; yasayla bu önlenmektedir. Anadolu'da yeni açılan üniversitelerin gelişmesine bu maddeyle ciddî zarar verilecektir. Anlaşılan, hükümet, bu yolla üniversitelerde kadrolaşmaya niyetlenmektedir; bu yanlıştır. Türk yükseköğretimi ve üniversitelerimiz bu anlayıştan ve uygulamadan büyük zarar görecektir.

Değerli arkadaşlarım, bir başka konu, profesörlük veya öğretim üyeliği sıfatlarının etik komisyonlar eliyle sonlandırılması olayıdır. Bugüne kadarki bütün üniversite yasalarında bu kararlar disiplin kurulu yoluyla alınırken ve de YÖK Genel Kurulu kararıyla kesinleşirken, bu tasarıda, sadece ve sadece, etik komisyonunun kararıyla akademik unvanlar alınabilmektedir. Bu da çağdaş değildir, bu da doğru değildir. Oysa, bu, disiplin yönetmeliğiyle çözümlenmelidir ve nihaî karar da, YÖK Genel Kuruluna ait olmalıdır.

Biraz evvel tartışılan araştırma öğretim elemanı konusunda çok özen gösterilmesi gereken bir başka şey, diğer öğretim üyeleri ile araştırma göreviyle yükümlü öğretim üyesinin veya araştırma elemanının ilişkilerinin ve özlük haklarının çok iyi düzenlenmesidir. Eğer, bu, ciddî bir şekilde düzenlenmezse, o zaman, ders veren öğretim elemanlarına karşı eşitsizlik yapılmış olur. Uygulama bakımından, ileride, ders veren öğretim üyeleri de bu yola gitmek isterler ve üniversitelerde, bizim üniversitelerimizde, özellikle devlet üniversitelerinde, bağışın da sınırlı olduğu varsayılırsa, ciddî bir problemle karşı karşıya kalırız.

Değerli arkadaşlar, asıl bugünkü benim konuşmak üzere üstlendiğim madde öğrenci örgütleriyle ilgili. Sayın Bakan, konuşmasında, öğrencilerin rektör seçimine katılacağını söyledi; oradan konuya girelim. Biraz evvel okunan yasa tasarısında gördüğünüz gibi, konseyler gerçekten oluşmaktadır; birim düzeyinde, fakülte düzeyinde ve üniversite düzeyinde konseyler oluşmaktadır ve konsey başkanı seçilmektedir; ancak, rektörlük seçimini; yani, 300-500 büyük kentlerde 1 000'i aşkın öğretim üyesinin oy kullandığı rektörlük seçimine sadece konsey başkanı katılmaktadır ve diğer konsey üyeleri, yani, öğrenci temsilcileri, ne anabilim dalında ne fakültede ne de üniversitede yönetim kurullarına katılmamaktadırlar; sadece bir tek katıldığı yer, üniversitede senatodur. Senato, akademik bir kuruldur ve öğrenci konseyi başkanının orada bulunmasının çok büyük bir katkısı yoktur. Eğer bir katılım isteniyorsa, öğrencilerin yönetimde görev alması gerekir. Gerek 1750 sayılı Yasada gerekse 115 sayılı Yasada -aramızda eski günlerde öğretim üyeliği yapan arkadaşlarım var- yönetim kurullarında hem asistan temsilcisi hem öğrenci temsilcisi vardı. Şahsen ben, hem öğrenci temsilciliği hem asistan temsilciliği yapmış bir arkadaşınız olarak, bunun büyük yararlarını öğrenci adına, yönetim adına, üniversite adına yaşamış bir insanım. Bunu büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Sadece baştan savmak için bir tek öğrenci konseyi üyesini senato üyesi yapmak meseleyi çözümlemez. Burada tarihe dönerek bir başka konuya gelmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz, 1980'den evvel, bundan otuz yıl evvel, kırk yıl evvel, hatta elli yıl evvel ülkemizde öğrenciler serbestçe örgütlenirdi. Her fakültede bir öğrenci derneği, üniversitelerde bir öğrenci birliği ve Türkiye düzeyinde de iki büyük kuruluş vardı. Aranızda orada görev yapan arkadaşlarım da olabilir. Türkiye Millî Talebe Federasyonu ve Millî Türk Talebe Birliği. Bu iki kuruluş, Türkiye'de birçok ilkleri gerçekleştirmiştir. Türk kültürü, ilk defa, Avrupa'ya öğrenci örgütleri yoluyla girmiştir. Uluslararası kültür hareketleri, ilk defa, öğrenci örgütleri yoluyla kentimizde, ülkemizde gerçekleşmiştir. Birçok ileri hareketleri öğrenci örgütleri ortaya atmıştır. Toplumsal olaylarda, ulusal sorunlarımızda daima duyarlı olmuştur Millî Türk Talebe Birliği mensupları ve Talebe Federasyonu mensupları. Yani, onlar, o zaman toplumun canlı dinamikleriydi, topluma güç katan kuruluşlardı. Bunlar, o zamanki ihtilal idaresiyle ortadan kaldırıldı.

Dilerdim ki, özendirme açısından, bu tasarıda, tekrar bu öğrenci örgütlerinin yeniden yapılanması için de görüşler olsun, maddeler olsun ve hükümet olsun, Bakanlık olsun, öğrenci örgütlenmesini teşvik eden bir anlayışa ulaşsın. Maalesef, bugün bu demokratik yapılardan, bu demokratik kuruluşlardan, büyük kitle örgütlerinden, canlı, dinamik ve yurtsever örgütlerden toplumumuz yoksun bulunmaktadır, demokrasimiz yoksun bulunmaktadır. Onun için, bu eksikliğin bir an evvel giderilmesi gerekmektedir.

Zamanınızı çok almamak için daha kısa kısa konulara değinmek istiyorum. Akreditasyon konusu, bugün de üniversitelerin gündemindedir; ancak, akreditasyon, çok büyük bir paraya baliğ olmaktadır. Dolayısıyla, bugünkü yasa tasarısında, bu masrafın üniversite bütçelerinden karşılanacağı yazılmıştır. Oysa, üniversite bütçeleri bunu karşılayacak durumda değildir. Eğer akreditasyona inanılıyorsa, bunun devlet tarafından karşılanmasını sağlamak gerekir.

Değerli arkadaşlarım, biraz sonra bir başka konuya geleceğiz. "Özel statülü devlet üniversitelerine atama, mütevelli heyet başkan ve üyeleri ve denetleme kurulu üyeleri Millî Eğitim Bakanlığının önerisi üzerine müşterek kararname ile atanır" denilmektedir. Bu konuda Türkiye'nin en yüksek yükseköğrenim kurumu olan YÖK, hiçbir şekilde devreye girmemektedir; bu da yanlıştır. Eğer bir yere üniversite mütevelli heyeti atanacaksa, denetçi atanacaksa, rektör atanacaksa, Yükseköğrenim Kurumunun, yani YÖK'ün de mutlaka görüşü alınmalıdır.

Ben, konuşmalarımı burada noktalıyorum. Biraz sonraki maddede tekrar huzurlarınıza geleceğim; konuşmama o zaman devam ederim; ama, şu inancımı tekrarlamak istiyorum: Bu yasa, birçok maddeleri açısından Anayasaya aykırıdır. Dolayısıyla, hayata geçme olasılığını, bireysel olarak ben, görmüyorum; ancak, inşallah, önümüzdeki günlerde Türk yükseköğreniminin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak, üniversitelerin, öğretim üyelerinin, elemanlarının, halkımızın, öğrencilerimizin ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde, boyutta, derinlikte bir üniversite yasa tasarısı hazırlama dileğiyle, umuduyla, hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

158 konuşma daha · 12 Mayıs 2004

158 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook