2003 mali yılı bütçesinde 9 nci tur görüşmeleri
İstanbul Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 56. Birleşim · 1. yasama yılı · 26 Mart 2003 · 1.140 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma
Kaynak göster
Ömer Zülfü Livaneli (CHP), 26 Mart 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 56. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2003 MALİ YILI BÜTÇESİNDE 9 NCİ TUR GÖRÜŞMELERİ); konuşma 1.140 kelime.
Ömer Zülfü Livaneli (CHP, İstanbul). “2003 mali yılı bütçesinde 9 nci tur görüşmeleri”. TBMM Genel Kurulu, 56. Birleşim tutanağı, 26 Mart 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/omer-zulfu-livaneli-22-2003-03-26-2003-mali-yili-butcesinde-9-nci-tur-gorusmeleri (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA ÖMER ZÜLFÜ LİVANELİ (İstanbul)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kültür Bakanlığı bütçesi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına görüşlerimi sunmak üzere söz almış olmanın mutluluğu içinde hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Kültürün önemli olduğunu söylemek, gündelik dile yerleşmiş klişelerden birisidir; tersi söylenemeyecek bir sözdür. Ama, acaba, nedir kültürün önemi, niçin bu kadar önemlidir?
Bildiğiniz gibi, "kültür" sözü iki değişik anlam içerir; birincisi, insanoğlunun geçmişini, bugününü kapsayan, yaşamı, kılcal damarlarına kadar kucaklayan bir birikim; ikincisi ise, bu birikimden elde edilen inceltilmiş biçim ve öz dünyası.
Birinci ve doğru anlamıyla ele alındığında, kültürden çok uzak sanılan ekonomik ilişkiler bile, kültür kapsamı içerisine girer. Politika da kültürün bir parçasıdır; çünkü, ekonomik ve politik ilişkileri yaratanlar da insandır ve kültür, insan ilişkilerinin bütününü içeren bir kavramdır. Dolayısıyla, kültür, çoğu zaman eğlence dünyasıyla karıştırıldığı biçimiyle, bir boş zaman değerlendirme aracı değil, insanoğluna ait bütün ilişkilerin üzerinde yükseldiği bir temeldir, bir kaidedir, fabrikadaki işçi-işveren ilişkisinin biçimidir. Kültür, bir ülkedeki politik geleneğin harcıdır, kadın-erkek arasındaki mahrem dünyanın yaratıcısıdır; çocuklar ile yetişkinler arasındaki ilişkinin belirleyici unsurudur. Biyolojik olarak birbirine benzeyen, DNA'ları aynı olan, aynı temel içgüdülerle hareket eden insanoğlunun, ayrı diller konuşan, ayrı ülkelerde, ayrı geleneklerle yaşayan bireylere dönüşmesindeki en önemli öğe, kültürdür.
Savaş ve barış gibi yaşamsal kavramlar da kültürün ürünüdür. UNESCO Tüzüğünde bir cümle vardır, şöyle der: "Bütün savaşlar insanoğlunun zihninde başlar. Dolayısıyla, barış da insanın zihninde başlayabilir."
Ne yazık ki, dünyadaki bütün insanlar, savaş kültürü içerisinde yetiştirilmişlerdir. Bugünlerde, hepimiz, savaş kültürünün son ürünü olan Bağdat bombardımanını içimiz yanarak seyrediyoruz. Dünyanın bildiği gibi, bu, Amerikan halkının açtığı bir savaş değil, Bush ve çevresindeki petrol, silah tacirlerinin savaşıdır. Bu yüzden, ben, Bush yönetimi Beyaz Saray'dan gidene kadar Washington'a "Bushington" Beyaz Saray'a da "Siyah Saray" demeyi tercih ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
Bushington, Binbir Gece Masallarının efsane şehri, halifeler diyarı, büyük kültür merkezi Bağdat'ı bombalarıyla yıkarken, Bamyan'daki Buda heykellerini yok eden Taliban'dan farklı davranmıyor. İkisi de dünya kültür mirasını tahrip etme suçu işlediler. Oysa, dünyadaki hiçbir strateji, petrol, ekonomi ve iktidar hesabı bombadan yanmış bir çocuğun ölüm titreyişleriyle kasılmasının bedelini ödemeye yetmez. (CHP sıralarından alkışlar) Bu korkunç savaşları durdurmanın tek yolu, insanoğlunun savaş kültürü yerine barış kültürü yolunu seçmesidir.
Dünyada durum böyle de bizde farklı mı sanki: Biz de yıllardır sürüp giden çarpık eğitim ve kültür politikamızla Türkiye'de şiddete tapan milyonlarca genç yaratmadık mı! İnsanoğlunu birbirine yakınlaştırması işlevini üstlenmiş olan spor karşılaşmalarında döner bıçaklarıyla birbirine saldıran, düşman orduları gibi birbirini öldürmeye ant içen, konserlerde kendilerini jiletle doğrayan gençler, bu çarpık kültür politikasının sonucu değil midir!
Bu sorunu derinden kavrayan Mustafa Kemal Atatürk "Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür" demişti. Eğer, bu sözün doğruluğuna inanıyorsak, acı duyma pahasına belirtmek zorundayım ki, Türkiye Cumhuriyetinin temeli ağır bir saldırı altındadır. Çünkü, bu ülkenin kültürü çürüyor, yozlaşıyor; Türk dili yabancı dillerin boyunduruğuna giriyor, ölçü ve sınır tanımayan bir eğlence anlayışını kültür yerine geçirmek suçu işleniyor. Gelişmiş ve kendisine saygı duyan ülkelerin baştacı ettiği kültür adamları bu ülkede yıllarca horlandı, yargılandı, hapsedildi; kitaplar toplatıldı, oyunlar yasaklandı, düpedüz kültür düşmanlığı yapıldı.
Şimdi, belki bunlar azalmış durumda; ama, bu seferde ortaya daha büyük bir saldırı biçimi çıktı; umursamazlık saldırısı. Toplumu, alt düzey bir eğlence anlayışıyla uyuşturma ve kendi kültür kaynaklarından koparma seferberliği başladı. Bu ülkenin çocukları temel eğitimi okuldan, edebiyattan, tiyatrodan değil, televizyondan alıyorlar. Çok küçük yaşlardan itibaren her gün saatlerce ekran karşısına oturan çocuk, bu ekrandan şiddet öğreniyor, ergenlik çağına gelinceye kadar binlerce insanın vahşice öldürülüşünü seyrediyor, yabancı ülkelerin eğlence çöplüğüne attığı posalarla yetiştiriliyor. Hiçbir ülke kendi çocuklarının ve gençliğinin böyle yetiştirilmesine izin veremez, vermemeli.
Türkiye'de kültür insanlarına yapılan baskılar bir tek yanlıştan kaynaklandı, bu da kültüre siyaset penceresinden bakma yanlışıydı. Oysa, kültür, siyaset penceresine sığmaz. Rejimler, idareler, siyasetçiler, krallar, padişahlar değişir; ama, sanat eseri kalır. Bu Mecliste, Yunus Emre'den ezbere dizeler okuyacak birçok milletvekili çıkar; ama, Yunus döneminde o bölgenin valisi kimdi, hangi hükümdar tarafından yönetiliyordu diye sorsam, çok zor cevap verilir.
Kültür, siyaset çerçevesine sığmaz; ama, bu ülkede ne yazık ki, kültür, ideolojik kavgaların malzemesi yapıldı. "Şeyh Bedreddin Destanı bizim, Ergenekon Destanı sizin" ya da "Mehmet Âkif bizim, Nazım Hikmet sizin" kavgalarında insanlar birbirini yıprattı ve ülke kan kaybetti. Oysa, göğsümüzü gere gere diyebilmeliydik ki: "Sanatçılarımızın, kültür adamlarımızın hepsi bu ülkenin zenginliğidir, bizi biz yapan öğeler bunlardır." (Alkışlar)
Değerli milletvekilleri, değinmek istediğim bir başka konu da, son zamanlarda çok tartışılan yerli kültür-yabancı kültür konusu.
Bazı akımlar kendilerinin bu ülkenin yaşam biçimine ve kültürüne daha yakın olduğunu öne sürerek, kendileri gibi olmayan insanları yabancı olmakla suçluyorlar. Ben de yerlilikten yana bir insanım; ama, o çevrelerin sözünü ettiği yerlilik, bu ülkenin kökkültürüne sahip çıkmak değil, kente göç olgusunun son otuz kırk yılda yarattığı çarpılmış ve yozlaşmış biçimlere sahip çıkıp, bunu yerlilik diye sunma anlayışı. Oysa, bu yerlilik değil, yozlaşmış olana sahip çıkmaktır. Şehirlerimizi saran kaçak yapılaşmayı, nasıl bir Türk mimarî üslubu sayamazsak, burada boy atan müziği, insan ilişkilerini ve yeni ahlakı da yerli kültür formu olarak kabul edemeyiz. Hem bu çarpılmalar, hem ticarileşmiş yabancı kitle kültürlerindeki yoz ürünlerin istilası hem de kültür kavramına düşman kuşaklar yetiştirme siyaseti yüzünden, bugün ülkenin ekonomisi, sosyal yaşamı, siyaseti, medyası, kısacası, hayatın her alanı büyük tehdit altında. Ben, bunu, Türkiye'ye yakıştıramıyorum. Mimar Sinan'ın torunları bu korkunç yapılarda oturmaz diye düşünüyorum; Itrî'nin, Hafız Post'un torunları böyle müzik dinlemez, Karacaoğlan'ın torunları böyle bozuk bir Türkçeyle konuşmaz, Şeyh Galip'in torunları estetik zevkten bu kadar mahrum olmaz! (Alkışlar)
Kültürümüzü kuşaktan kuşağa aktarmaktaki en büyük araç olan Türkçemiz insanın içini sızlatan bir saldırı altında. En önemli platformlarda bile kelimeler doğru dürüst telaffuz edilemiyor, anlamları kayboluyor. En değerli kelimelerimiz yavaş yavaş toplum hayatından uzaklaşıyorlar. Yarı Türkçe yarı İngilizce 300 kelimelik bir kuş diliyle anlaşmaya çalışıyor insanlar. Oysa, kelimelerin tarih ve kültür içinde kazandığı anlamlar vardır, hiçbirini feda edemezsiniz. Bir örnek vereyim: Kalp, gönül ve yürek aynı anlamı içerir gibi görünür; ama, kalpsiz, gönülsüz ve yüreksiz derseniz birbirinden çok uzak anlamlara gelir. Bildiğiniz gibi, kalpsiz "acımasız", gönülsüz "isteksiz", yüreksiz ise "korkak" anlamında kullanılır. Şimdi, bütün bu zenginliği atıp da kavramı tek kelimeyle karşılayabilir misiniz?
Değerli milletvekilleri, kültür konusu hepimizin içini yakan temel bir sorun ve böyle 10 dakikalık konuşmaya sığdırılabilecek gibi değil. Yapılması gereken şey, Kültür Bakanlığının bütçesini artırmak, kaynaklarının doğru yerlere harcanmasını sağlamak ve Millî Eğitim Bakanlığı, RTÜK, TRT gibi kurumlarla koordinasyon içinde ele almaktı. Bu kurumların, büyük bir heyecanla meseleyi kökten kavrayarak kültürümüzü koruması, yerel ve evrensel soylu kültürü yüceltmesi gerekirdi; ama, şimdi görüyoruz ki, tam tersi yapılıyor ve Kültür Bakanlığı ortadan kaldırılıyor, Turizm Bakanlığıyla birleştiriliyor; yani, kültür konusu, tatil köylerinde turistlere tanıtım adı altında yapılan animasyonlar gibi ele alınıyor ya da müzeler ve SİT alanlarıyla sınırlanıyor. Bunu son derece yanlış buluyorum.
Kültür, bizi biz yapan, hayatımızı ve çocuklarımızın geleceğini belirleyen bir temel unsur olarak, bizden, daha fazla gayret, daha fazla özen ve daha yürekten bir yaklaşım bekliyor.
Değerli milletvekilleri, eğer, ileride sizin yerinizde bu koltuklarda oturacak olan kuşakların da sizler gibi değerli, eğitimli, bilgili, saygılı, yerel ve evrensel kültüre açık insanlar olmasını istiyorsanız, lütfen, kültür konusuna eğilin, ideoloji ve parti farkı gözetmeden kültürümüzü bu saldırıdan, bu yozlaşmadan kurtarın; çünkü, yarın çok geç olabilir.
Saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
38 konuşma daha · 26 Mart 2003