2009 yılında istanbul şehrinde yapılacak beşinci dünya su forumunun organizasyonu ile katma değer vergisi kanununa bir geçici madda eklenmesi (s.s. 214)
Uşak Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 3. Birleşim · 3. yasama yılı · 8 Ekim 2008 · 1.536 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma
Kaynak göster
Osman Coşkunoğlu (CHP), 8 Ekim 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 3. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2009 YILINDA İSTANBUL ŞEHRİNDE YAPILACAK BEŞİNCİ DÜNYA SU FORUMUNUN ORGANİZASYONU İLE KATMA DEĞER VERGİSİ KANUNUNA BİR GEÇİCİ MADDA EKLENMESİ (S.S. 214)); konuşma 1.536 kelime.
Osman Coşkunoğlu (CHP, Uşak). “2009 yılında istanbul şehrinde yapılacak beşinci dünya su forumunun organizasyonu ile katma değer vergisi kanununa bir geçici madda eklenmesi (s.s. 214)”. TBMM Genel Kurulu, 3. Birleşim tutanağı, 8 Ekim 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/osman-coskunoglu-23-2008-10-08-2009-yilinda-istanbul-sehrinde-yapilacak-besinci-dunya-su-forumunun-or (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA OSMAN COŞKUNOĞLU (Uşak)Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Değerli milletvekilleri, gelecek sene İstanbul’da toplanacak olan Beşinci Dünya Su Forumuna ilişkin bir kanun teklifini görüşmek üzere Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini ve kendi görüşlerimi bildirmek için huzurunuzdayım.
Gelecek sene yapılacak olan Beşinci Dünya Su Forumu, yaklaşık 20 bin kişinin katılımının gerçekleştirileceği önemli bir toplantıdır. Önemi bunun, su konusunun özellikle bugünlerde, bu yıllarda önümüzde olan küresel ısınma nedeniyle sıcak bir konu, önemli bir konu olmasından kaynaklanıyor; öneminin bir diğer nedeni de çok geniş ve etkin bir katılımcı grubunun beklenmesidir, yaklaşık 20 bin kişinin katılımı bekleniyor. Bunlar, devlet başkanlarından, parlamenterlerden, hükûmet görevlilerinden ve konunun uzmanlarından oluşuyor. Bu bakımdan çok önemli. Böylesine önemli bir toplantının Türkiye’de olması elbette bizim için kıvanç vericidir ama kıvancın ötesinde bazı sorumluluklar yüklemektedir.
Şimdi, önümüzdeki sıra sayısı 214’ün gerekçesinin son cümlesi yadırgatıcı. Ne diyor son cümlede: “Beşinci Dünya Su Forumu organizasyonunun gerçekleşme sürecinde ülkemize ekonomik ve sosyal getirisinin yüksek olması, en az yüzden fazla ülkeden Devlet Başkanı, Bakan, Parlamenter ve Yerel Yöneticiler yanı sıra su ile ilgili katılımcıların iştirakiyle de medyanın ilgisinin çekilmesi ve böylece Türkiye’nin tanıtımının yapılması sağlanmış olacaktır.”
Umuyorum sadece Türkiye’nin tanıtılması değil, bu Dünya Su Forumunda içinde bulunduğumuz küresel ısınmanın da daha da sıkıntılı hâle getirdiği kuraklık dönemlerinin ve suyun önemini daha iyi anlamamızı, takdir etmemizi sağlayacak bir toplantı olacaktır. Ben özellikle bu konuya değinmek istiyorum.
Şu gerçeği baştan saptayalım: Türkiye’de, birçok konuda olduğu gibi, sanayi politikası yok, bilim-teknoloji politikası yok, su politikası da yoktur. Su politikası yoktur. Umuyorum bu toplantı bizi bir su politikası -küresel ısınma da zaten kapımızda- hazırlama yönünde bir teşvik niteliği sağlar. Bu toplantının ana hedefi, resmen yazıldığı şekliyle, su için farklılıkların birleştirilmesi. İngilizce tabirde “köprü” kavramı kullanılmış. Farklı gruplar ve görüşler arasında bir köprü kurma teması üzerine ve ana hedefi üzerine.
Su konusunda ne gibi farklılıklar var? Bunların içinde, bu zaman içerisinde ve şu anda Türkiye’yi en yakından ilgilendirdiğini düşündüğüm bir farklılık üzerinde durmak istiyorum, o da suyu nasıl değerlendirdiğimiz ile ilgili: Su ticari bir mal mıdır? Ekonomik ve ticari, yani piyasada fiyatının belirleneceği bir mal mıdır, yoksa kamusal bir ürün, kamusal hizmet amacını yerine getirmek için bir ürün müdür?
Şimdi, dünyada 1992 yılına kadar su kamusal bir ürün olarak kabul edilirdi. 1992 bir dönüşümün, yani kamusal ürün değil de ticari bir mal anlayışına küresel veya belli ülkelerdeki dönüşümün milat yılıdır. O yıl İrlanda’nın Dublin şehrinde Uluslararası Su ve Çevre Konferansı düzenlendi, yine aynı yıl Brezilya’nın Rio kentinde Kalkınma ve Çevre Konferansı düzenlendi. Bu iki konferans suyu bir ticari ürün olarak tanıma yönünde ilk adımların atıldığı konferanslardır. Arkasından 1997’de Birleşmiş Milletlerin bir özel oturumunda su yönetimindeki yeni anlayış yavaş yavaş netleşmiştir. Birleşmiş Milletlerin bu toplantısında üç madde öne çıkmaktadır. Birincisi: Sınır aşan nehir havzalarında -bizi, Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren bir konu- havza yönetimi sisteminin esas alınması. Coğrafi veya ulusal sınırların değil, havza sınırlarının ve havza yönetiminin esas alınması. İkincisi: Suyun arza göre özel sektörce yönetiminin esas alınması. İşte, 1992’de başlayan anlayış burada bir kez daha perçinleniyor. Üçüncüsü: Su kaynaklarının global ticaret kurallarına göre işletilmesi. Bu üç ilke 2002’de Rio’daki bir toplantıda tekrar perçinlenmiştir ve aynı yıl, 2002 Türkiye’nin su sektöründe hızla dışa açılmaya başladığı bir yıl olmuştur, ulus ötesi su şirketlerinin yerli su şirketlerini devralarak piyasaya girmeye başladığı yıl olmuştur. Dünya Bankası da kredilerini buna göre düzenlemeye başlamıştır.
Türkiye’de daha sonra, 2004 yılında çıkarılan ve ilginç bir şekilde 5 Haziran 2004’te yürürlüğe giren, yani Dünya Çevre Günü’nde yürürlüğe giren 5177 sayılı Maden Kanunu ile yapılan değişiklikler Türkiye’de devletin su konusundaki etkisini giderek azaltma yönünde ve suyu giderek daha çok bir ticari meta olarak işletmecilerin eline bırakmaktadır. Örneğin, maden işletmelerine… Belli su havzaları da madencilik faaliyetlerine açıldı, içme ve kullanma suyu rezervuarının maksimim su seviyesi noktasından 1 kilometrelik mesafeden itibaren madencilik faaliyetlerine olanak sağlandı. ÇED yapılmadan verilen arama izinleri konusu vardır ve diğer maddeleriyle maalesef 2004 yılında çıkarılan bu 5177 sayılı Maden Kanunu, Hükûmetin su konusundaki politikalarının somut belirtisi olmuştur, daha çok suyu korunması gereken kıt bir ürün, devletin kontrolü altında kamunun hizmetine sunulacak bir meta olmaktan çıkarıp ticari bir ürüne dönüştürmek için atılan adımlardan biridir.
Bu adımlardan bir diğeri de geçen sene Sayın Enerji Bakanının yapmış olduğu bir açıklamadır Edirne ile ilgili ve ondan sonra gelen tepkiler Edirne’de… Evet, Sayın Hilmi Güler geçen yaz akarsuların işletme hakkını yap-işlet-devret modeliyle satmayı planladıkları, akarsuları satmayı planladıklarını açıklamış ve arkasından kıyamet kopmuştu.
Değerli arkadaşlar, su konusunda piyasayı egemen kılmak -vurguluyorum- sadece piyasayı egemen kılmak yanlıştır ve bu Beşinci Dünya Su Forumunda da genellikle bu konuda bir eğilim olduğu anlayışı geliştiği için bende –izliyorum neler olduğunu, konuları, katılımcıları ve geçmişini- bu konuda sizleri uyarmak istiyorum.
Şimdi, Dünya Bankasının çeşitli araştırmaları var. Suyun özelleştirildiği yerlerde su ne oldu, bunların ayrıntılarına girmeden, ben size somut bazı örneklerle neler olabileceği hakkında fikir vereyim. Önce kendi seçim bölgemden başlayayım: Uşak.
Ben aslen Uşak’ın Yenişehir köyündenim. Gediz Nehri Yenişehir köyünün dibinden akar ve Gediz Nehri’nin suyunu içerdik biz, içinde yüzerdik, balık avlardık. Şimdi ayağımızı sokmaya korkarız. Neden? Organize sanayi inşa edildi. Daha yeni, o da bir dış baskı sonucu, malını ihraç edemeyeceğini anlayınca bir arıtma tesisi yapıldı. Fakat hâlâ sorunlu, hâlâ daha geçen ay balıklar ölü bir şekilde yüzer bulundu Gediz Nehri’nde. Ne uğruna bu? Sanayileşmek uğruna. Şimdi burada konuyu tarım mı, sanayi mi diye bir ikileme getirmenin anlamı yoktur. Hem tarım hem sanayi. Sanayi uğruna tarımı baltalamak yanlıştır. Bunu ifade etmeye çalışıyorum. İkisi arasında bir tercih yok. Doğru dürüst politikalarla, uygulanacak doğru dürüst politikalarla bu sağlanabilir.
Bir diğer örnek: Menderes havzasına giden bir çay, yine Uşak’tan kaynaklanan, karma organizedeki dericilerin kirletmesi sonucunda son derece kötü durumdaydı. Arıtma yapıldı. O arıtmanın maliyeti ayda 200 milyar civarında. Karma organizeye dericiler taşınmak zorunda bırakıldı. O nedenle bir masrafa girdiler, maliyete girdiler fakat 70-80 kilometre ileride, Uşak dışındaki bazı ilçelerimizde hâlâ etrafı kirleterek deri üretiliyor. Şimdi, burada bir de haksız rekabet var. Uşak’ta üretirsen arıtma tesisinin maliyetine katlanacaksın, Uşak’ın dışına çıktığın zaman etrafı kirleterek üreteceksin, yasalara rağmen. Şimdi bunlar uygulanan yanlışlar.
Şimdi, ciddi bir su politikası kullanılmaması, olmaması, bu gibi sorunlar -su politikası deyince sadece su sağlamak değil tabii- çevre ve suyun arıtılması konularında ve bunun sanayi politikalarıyla, tarım politikalarıyla ilişkilendirmeden yapılacak, öyle günlük kararlarla ele alınacak bir konu değil.
Kısa bir özet: Sizlere öneririm buna bakmanızı çünkü Arjantin’den bir örnek vereceğim şimdi. Dünya Bankası, Buenos Aires, Arjantin’in başkentinde yapılan su şebekesi özelleştirmesini örnek başarı ilan etmişti, örnek başarı, bu özelleştirmeyi… 1993’te oldu, Carlos Menem yönetiminde. Ondan sonra -tabii bunu bir yabancı şirket aldı- şirket önce kadroyu daralttı, ardından tarifeleri yükseltti. 2001’deki ekonomik krizde Arjantin pesosunda, parasında çok büyük bir değer kaybı olunca yüklü bir zam daha kondu suya. Artık bu piyasada bir ürün. Piyasada kâr amacı, kâr maksimizasyonu güdebileceğiniz bir ürün. Onun için yüklü bir zam daha kondu. Ondan sonra Arjantinli buna isyan etti ve 2006’da hükûmeti değiştirdi ve özellikle bu konu nedeniyle o hükûmeti değiştirdiği yaygın olarak iddia edilir.
Değerli arkadaşlar, başka örnekler de var. Biraz önce Edirne’den bahsettim. Hindistan’da da bir akarsu özelleştirildi. Bakın, Hindistan’da akarsu özelleştirildikten sonra, şimdi insanların o kaynaktan yararlanmaları bir yana, hayvanların su içmesi bile yasak. Kıyı boyunca mevzilenmiş görevliler, yaklaşana silah doğrultuyorlar Hindistan’daki uygulamada. Başka… Türkiye'nin çeşitli yerlerinde de göletlerimizi o şekilde kullanarak bu gibi sorunlar yaşıyoruz.
Değerli arkadaşlar, bunu bir fırsat bilelim, suyun sadece ticari bir meta olarak değil, çok önemli ve önemi kalıcı -yani ben suyun önemini anlatmaya gerek görmüyorum- bir şey, yüz yıl sonra da bin yıl sonra da, tıpkı yüz yıl, bin yıl, binlerce yıl önce olduğu gibi, su yaşam için, hijyen için, her şey için son derece önemli bir üründür, bunu basit bir ticari meta olarak görmemek gerekir.
Nitekim, bu toplantı, forum, Beşinci Dünya Su Forumu, siyasileri, devlet başkanlarından parlamenterlere kadar yerel yöneticileri ve uzmanları bir araya getirirken gönül arzu ederdi ki sivil toplum örgütlerinin ve meslek kuruluşlarının da bu konuda katkıları alınsın. Oysa İnşaat Mühendisleri Odası, üst örgüt olan Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği, birisi 2006’da, birisi 2008’de, Mart 2008’de olmak üzere iki kongre düzenlemiştir bu su politikalarını geliştirmek için. Bu kongrelerde konular tartışılmıştır fakat bu kuruluşlar maalesef Beşinci Dünya Su Forumu sürecinin dışında bırakılmıştır. Şimdi, onlar da sadece TMMOB, Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği değil, kırk kadar zannedersem, diğer sivil toplum örgütleriyle alternatif bir su forumu düzenliyorlar. Sosyal hareketleri bu şekilde dışlayan bir Dünya Su Forumu olmamalıydı.
Değerli arkadaşlar, son olarak, su konusunu ele alırken, su politikalarını ele alırken tarım, tarımda mesela teknolojiyi ele almamak, teknolojiyi dışarıda bırakmak mümkün değil. 10 misli, yani 10 dekardan alınacak ürünü doğru sulamayla 1 dekardan almak mümkün. Bunları biliyoruz, bunlar saptanmıştır. Tarımda zaten sıkıntıdayız.
Şimdi, damlama su. Hükûmetin doğru bir kararı var, damlama sulama için ve yağmurlama için teşviki var tarımda kullanılması üzerine. Fakat bu teknolojileri kim geliştirdi? Bir bakın, bu teknolojileri, Türkiye’nin şimdi satın aldığı -ithalatımız patlıyor diyoruz- bu teknolojileri kim geliştirdi? İsrail. Neden? Kurak, küçük bir ülke. Kurak, suya ihtiyacı var, teknolojisini geliştirmiş, dünyaya satıyor. Bu, önümüzdeki gerek çevre sorunları nedeniyle, gerekse su kaynaklarımızın geliştirilmesi için bizim almamız gereken önemli derslere sadece şu zaman sınırı içerisinde verebileceğim bir örnektir. Bu da politikalarımızın içerisinde olmalı ve bu Forum’dan Türkiye su ile ilgili teknolojileri geliştirmek için belli bir teşvik anlayışına, belli bir teknoloji politikasına girmeli. Oysa biz daha yeni bir ARGE destek yasası çıkardık. Yine ulufe dağıtır gibi teşvik dağıtılıyor. Hiçbir öncelik, hiçbir strateji, hiçbir politika yok; kim, hangi sektör, hangi konu olursa olsun ARGE için destek veriliyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
15 konuşma daha · 8 Ekim 2008