İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 35. BİRLEŞİM · CUMA

2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında

Osman Özçelik

Siirt Milletvekili ·

Genel Kurul, 35. Birleşim · 5. yasama yılı · 17 Aralık 2010 · 1.848 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Osman Özçelik, 17 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 35. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 1.848 kelime.

Osman Özçelik (Siirt). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 35. Birleşim tutanağı, 17 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/osman-ozcelik-23-2010-12-17-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 28 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

BDP GRUBU ADINA OSMAN ÖZÇELİK (Siirt)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; “sayın milletvekilleri” diyorum ama pek fazla milletvekili yok. Olsun, yine de halkımıza mesajlarımızı anlaşılan her zaman olduğu gibi vereceğiz.

Buraya gelmeden önce, Türk Tabipler Birliğinin Meclis kapısı önünde bir basın açıklaması vardı, ben de katıldım ona. Neredeyse yüzlerce polis tarafından çevrilmişti Türk Tabipler Birliği yöneticileri, doktorları, profesörleri. Sağlığımızı, yaşamımızı emanet ettiğimiz insanlar terörist gibi algılandılar. Kızılay’dan Meclise gelmek için yola çıktıklarında polis barikatıyla, itişme, kakışmayla karşılaştılar.

SACİD YILDIZ (İstanbul)Evet, ben de oradaydım.

OSMAN ÖZÇELİK (Devamla)Ne yapacaklardı bunlar? Meclisin tüzel kişiliğini yıkmaya mı geliyorlardı? Hayır. Türkiye'nin sağlık sorunlarını ifade etmeye, kendi görüşlerini ifade etmeye geliyorlardı. Meclise gelemeseler bile, Meclisin kapısında bu düşüncelerini kamuoyuyla paylaşmaya geliyorlardı ama engellendiler.

Sayın Sağlık Bakanı burada. Bu sağlık emekçilerinin sorunlarını yeterince dinlemeden, onların bu konudaki görüşlerini almadan sağlıkta olumlu gelişmeler sağlamasının mümkün olmadığını bir daha söylemek istiyoruz. Evet, görüşlerini dinleyeceksiniz, makul olanlarını projelerinize alacaksınız, makul olmayanlarını da doğal olarak dışarıda tutabilirsiniz. Ama mutlaka sivil toplum örgütlerinin, meslek kuruluşlarının görüşlerini almak, demokratik, katılımcı demokrasinin temel gereklerinden biridir. Yoksa, çok sıkça sözünü ettiğiniz ileri demokrasiden nasıl söz edebiliriz? Türk Tabipler Birliğinin yöneticilerini polis ablukasına almakla ileri demokrasinin sağlandığı hiçbir ülke yok.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 2011 mali yılı Sağlık Bakanlığı bütçesi üzerinde söz aldım. Sizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, yaklaşık dört yıldır burada, birlikte çalışıyoruz. Halkımız AK PARTİ’ye iktidar, bize de muhalefet görevi verdi. Bizim muhalefet anlayışımız hiçbir zaman bireye yönelik olmadı. Bizim muhalefet anlayışımız iktidar partisini yıpratmak, onu geriletmek, onu çalışmalarından alıkoymak yönünde olmadı. Tabii ki görüşlerimizi hep ifade ettik. Zaman zaman belki ifadelerimizde sertlikler oldu, zaman zaman belki bireye yönelikmiş gibi algılamalar oldu ama katiyen bizim sorunumuz bireylerle değil, sorunumuz sistemle ve bu sistemi korumaya çalışan anlayışla. Biz bu anlayışı değiştirmeye çalışıyoruz.

Bu ülkede 70 milyon insan birlikte yaşıyoruz. Bu 70 milyon insanın tamamının refahı, huzuru, barış içinde yaşaması, onurlu bir yaşamı için hep birlikte mücadele verdiğimize inanıyorum. Ama gerçekten herkes görevini yapıyor mu, o konuda endişelerimiz olduğu için biz ısrarla görüşlerimizi buradan ifade etmeye çalışıyoruz. Eksiksiz bir demokrasiye ulaşmak için çaba sarf ediyoruz. Böylesi bir demokrasiye ulaşma konusunda sadece iktidar partisiyle değil, muhalefet partileriyle de zaman zaman görüş ayrılıklarımız oluyor ve farklı düşüncelere sahip olduğumuzu dile getiriyoruz.

Bize göre cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar Parlamentoda temsil imkânı bulan siyasi partiler beş aşağı beş yukarı mevcut kurulu düzenin muhafazası, mevcut sistemin ayakta kalması için nüans ayrılıklarına rağmen benzer anlayışta oldular. Bir tek Türkiye İşçi Partisinin Parlamentoda olduğu dönemi hariç tutuyorum. Türkiye İşçi Partisi Türkiye’deki emekçilerin, Türkiye halklarının, Türkiye’deki etnik kimliklerin, kültürel kimliklerin özgür, demokratik bir ülkede yaşaması için çaba sarf ediyorlardı. Biz de bunun benzerini 2000’li yıllarda yapıyoruz.

Cumhuriyet, mevcut siyasi partiler cumhuriyetin resmî ideolojisini, paradigmayı ve bu statükoyu korumak üzere âdeta yarış içindeler. Siyasi partiler, bağnaz milliyetçilik, otoriter devlet yapısı, kutsanmış, fetiş hâline getirilmiş devlet yapısını korumak ve bu resmî ideolojinin âdeta gardiyanlığını yapmak üzere yarış içindeler. Ne yazık ki böyle.

Resmî devlet ideolojisi tarihsel gerçekliğimizden uzaktır, toplumsal gerçekliğimizden uzaktır, işte bu nedenle artık dikiş tutmuyor. Artık bu ideolojiyle 21’inci yüzyılı karşılamak mümkün değil. Toplumsal gerçekliğimize, tarihsel gerçekliğimize uygun yeni bir yapılanmaya ihtiyacı var bu ülkenin. Biz işte bunu gerçekleştirmeye çalışıyoruz, dikkatleri bunun üstüne çekmeye çalışıyoruz.

Bizi neden anlamadığınızı, hatta bize zaman zaman kızdığınızı görüyoruz ve bunu anlayışla karşılıyoruz çünkü biz yeni şeyler söylüyoruz, biz alışılagelmişin dışında öneriler getiriyoruz, biz kurulu düzeni, kalıpları yıkmaya çalışıyoruz. İşte bu, resmî ideolojide, paradigmada çatırdamalar meydana getiriyor, bu, doğal olarak ürküntü yaratabiliyor, tedirginlik yaratabiliyor ama bu sistemi değiştirmek, bu sistemi halkın lehine, emekçilerin lehine, Türkiye’de yaşayan bütün toplumsal kesimlerin lehine değiştirip dönüştürmek bu statükoyla uzlaşarak mümkün değil, bu statükoyu değiştirmekle mümkün. Bunun için cesaret lazım, bunun için öngörü lazım. Bu riskleri göze almakla mümkün bu. Biz işte bunu yapıyoruz.

Bu nedenle her birimizin fezlekeleri Mecliste bekliyor. Bütün arkadaşlarım fezlekelerle karşı karşıya. Saydım, benim kırk bir fezlekem var. İstenen ceza elli yıl ile iki yüz yıl arasında değişiyor. Bu bizim cesaretimizi kırmıyor. Statükoyla uzlaşarak, korkarak bir yere varılamayacağını, toplumun geliştirilemeyeceğini biliyoruz. Bedel ödemek gerekirse bu bedeli ödemeye hazırız ve bunu sürdürmeye devam edeceğiz.

Kimi çevreleri tedirgin edebilir. Yeni her zaman tedirgin eder. Eskinin muhafazası insanların daha çok hoşuna gider ve kolayca ona sarılırlar. İşte bu devrimci tutumu takındığımız için biz anlaşılamayabiliyoruz, bize kızgınlık, öfke duyulabiliyor. Biz buna hazırız, cezalara da hazırız. Yüz yıl, iki yüz yıl, Allah uzun ömür verirse gider yatar, çıkar geliriz, halkımızın daha özgür bir ortamda, daha barış içinde, daha demokratik bir ülkede yaşaması için mücadelemize devam ederiz.

AK PARTİ’nin bu değişim dönüşümün farkında olan bir parti olduğunu itiraf etmek istiyorum. Değişim dönüşüm ihtiyacının farkında ama cesaret yok. Cesaret yok. Sistemle, statükoyla uzlaşarak değişim dönüşümü sağlayabileceğini düşünme yanlışı içinde. Statükoyla uzlaşırsanız statükoya benzersiniz, sonra statükonun emrine girersiniz. Bugün gelinen süreç, AK PARTİ’nin süreci budur; statükonun hizmetine, emrine girmiştir. İktidar olanaklarını elinden kaçırmak istemiyor, iktidarın getirdiği avantajlardan yararlanmak istiyor; işte burada kopma başlıyor. Evet, iktidar çok tatlı ama inanın, ondan çok daha tatlısı, bu mazlum halkımızın, bu emekçi halkımızın çıkarlarını en doğru ve en yalın biçimde savunmakla mümkündür. Bunu yapmak zorundayız arkadaşlar.

AK PARTİ “değişim dönüşüm” diyor ama değişim dönüşümle ilgili somut herhangi bir şey yok ortada. Bakın, 2007 seçimlerinde, daha önce 2002 seçimlerinde, 2004-2009 seçimlerinde, en son referandumda, hep demokratik, sivil, çoğulcu, katılımcı bir anayasadan söz etti, halka vaatlerde bulundu, oy topladı, oy devşirdi ama şimdi hâlâ, bu Anayasa’yı bırakın değiştirmek, kökten demokratik bir anayasa yapmak, faşist 12 Eylül askerî darbesi Anayasası’nın gölgesinde yaşamayı tercih ediyor. Bu talebi, halkın bu vazgeçilmez talebini dile getirerek halktan oy topluyor, doğru ama değişiklik yok. Bırakın Anayasa’yı değiştirmek, demokratikleşme yolunda yasalarda bile değişiklik yapılmıyor. Kolayca yapılabilecek değişiklikler var demokratikleşme yolunda. Onu bırakın, yasaları değiştirmeyi, düzenlemeyi bırakın, yeni getirdiği düzenlemelerle Ceza Yasası’nda, Terörle Mücadele Yasası’nda hiçbir demokratik ülkenin asla kabul edemeyeceği bir anlayışla ceza yasaları düzenleniyor. Terörle Mücadele Yasası en ağırlaştırılmış, 12 Eylül Kenan Evren dönemine rahmet okutacak düzeyde baskıcı yasalar getiriyor, yeni demokratik yasalar yerine.

Kıbrıs sorunu çözülecekti, sürüncemede kaldı. Ermeni sorunu çözülecekti, ortada kaldı. Avrupa Birliği sürecinde bir arpa boyu yol ancak alındı, başka bir şey yok. Türban sorununu CHP’ye sevk etti, CHP’ye havale etti, türban sorununu CHP çözecek, ona havale etti. “Kürt sorununu çözeceğim.” dedi, evet bazı adımlar atıldı ama yasal, demokratik, anayasal hiçbir güvenceye bağlanmadı bunlar.

Partimize, partimizin üyelerine, yöneticilerine gerçekten hiçbir dönemde olmadığı kadar baskılar uygulanıyor. Her gün 20 kişi, 30 kişi gözaltına alınıyor, cezaevine konuyor. Şu anda 2 bin yöneticimiz cezaevinde. Daha dün Çorlu’da bir gösteriye, bir toplantıya katıldı diye 20-24 partilimiz gözaltına alındı. Bir önceki gün Siirt’te… Siirt’te toplam 100’e yakın arkadaşımız şu anda cezaevinde. Bu partinin il başkanları, ilçe başkanları, belediye meclisi üyeleri, il genel meclisi üyeleri… Yani bizim üyelerimizi, yöneticilerimizi cezaevine atmakla bu mücadelemizin kırılamayacağını, engellenemeyeceğini bilmeniz lazım.

Silahlı darbe yapma teşebbüsüyle yargılananlar, ömür boyu ağır hapis cezasıyla yargılananlar ortalıkta serbest dolaşıyor ama benim il başkanım bir basın toplantısı metnini okudu diye yedi yıl ceza alıyor! Şu anda cezaevinde arkadaşlarımız, basın toplantısı yapıp görüşlerini kamuoyuyla paylaştığı için. On yıl, on iki yıl ceza alıyor bir toplantıda slogan söylediği için! Bir slogana, yani bir düşüncenin ifadesine, bu düşünce ne kadar aykırı olursa olsun, demokratik ülkelerde düşünceye ceza verilemez. Bu bir eyleme düşünmedikçe, şiddet içermedikçe düşünceye ceza veremezsiniz. On iki yıl ceza veriliyor bu ülkede bizim arkadaşlarımıza. Biz Kürtçe konuştuk diye Sayın Meclis Başkanı diyor ki: “Bu, parti kapatma nedenidir.” O hâlde, Sayın Bülent Arınç da bu kürsüde bir cümle Kürtçe konuştu, AK PARTİ’nin kapatılma nedeni midir? Yoksa AK PARTİ’ye serbest, Kürtlere kendi dilini konuşmak yasak mı? Böyle bir hukuk mu yaratıyorsunuz?

“Bütün bunların Sağlık Bakanlığı bütçesiyle ilgisi ne?” diye sorarsınız belki -belki de öyle düşünüyorsunuz- tabii ki çok ilgili. Eğer sağlıklı bir toplum yaratamazsak, barış içinde, huzur içinde, barışık bir toplum yaratamazsak, gelişkin bir demokrasi yaratamazsak insanların sağlıklı olduğundan nasıl söz edebiliriz? İlaç vermek, hastane açmak, yeterince doktor götürmek yeterli mi? Yeterli değil çünkü sağlık bir bütündür.

SUAT KILIÇ (Samsun)Çok önemli.

OSMAN ÖZÇELİK (Devamla)Çok önemlidir ama yeterli değil, sağlık bütüncüldür.

Sağlık hakkı, sağlıklı var olma hakkıyla ilgilidir yani yaşama hakkıyla ilgilidir. Diğer sağlık kriteri de sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanmayla ilgilidir. Bu iki temel kriter birlikte olmadığı sürece sağlıklı bireylerden, sağlıklı insanlardan, toplumdan söz edemeyiz. Sağlık haklarından yararlanmada eşitlik olmalı, hizmet ücretsiz olmalı, nitelikli olmalı, ulaşılabilir olmalı ve nihayet tüm nüfusu, tüm vatandaşları kapsamalıdır. Sağlıklı yaşama hakkı için öncelikle insanca yaşayacak bir gelir yaratmak zorundasınız, sosyal güvence sağlamak zorundasınız, beslenme, barınma, ulaşım, sağlıklı bir çevre, kentsel ve kırsal yeterli sağlıklı altyapı oluşturmak zorundasınız. Sağlıklı bir toplum yaratabilmenin temel kriterleridir bunlar.

Evet, gerçekten, AK PARTİ ve Sayın Sağlık Bakanımızın çabalarıyla sağlık verilerinde sekiz yıl, on yıl öncesine göre önemli gelişmeler var. Biz teşekkür etmesini ve takdir etmesini de biliyoruz. Sayın Bakanın çabalarını da görüyoruz ve takdir de ediyoruz, ama yeterli mi? Bakın, hâlâ bölgeler arası eşitsizlik giderilebilmiş değil. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan Kürt nüfusunun sağlık hizmetlerinden yararlanma oranı Türkiye ortalamasının hâlâ 1/2’si, 1/3’ü kadar, gelişmiş batı illerindeki kıyaslamada 1/3, 1/4, hatta 1/5’e kadar uçurumlar var. Eşitliği sağlamak zorundasınız bütün sağlık hizmetlerinde.

Köprüler, hastaneler yapmak tabii ki önemli. Bunları hiçbir şekilde inkâr etmemiz mümkün değil, bunları takdirle karşılıyoruz. Ama böyle oldu diye her şey bitti mi? “Türkiye, dünyanın 17’nci büyük ekonomisine sahip.” deniyor. Peki, bu büyüklüğü yaratan kim? Bu büyüklüğü yaratan bu ülkenin insanları, emekçileri, çalışanları, üretenleri, düşünen insanları. Bunların vergileriyle bu bütçe büyüyor. Bu ekonomi bunların çabalarıyla büyüyor. Sizin iyi organize etmeniz lazım. Sizin bunu doğru kullanmanız, eşit ve adil kullanmanız lazım. Biz size bu yüksek vergileri emeğimizin karşılığını cebinize koyasınız diye vermiyoruz ki zaten, hizmet getiresiniz diye veriyoruz. Bu hizmeti yaptınız diye halkın başına kakmaya kalkmayın lütfen.

Bu yeşil kart meselesi Türkiye'nin en önemli sağlık sorunlarından bir tanesi, önemli bir gösterge arkadaşlar. Türkiye’deki verilen bütün yeşil kartların yarısından fazlası, yüzde 50’sinden fazlası Türkiye nüfusunun yüzde 20’sine yakınını teşkil eden Doğu ve Güneydoğu’da yani Kürtlerin yoğunlukta olduğu Kürt coğrafyasında dağıtılıyor. Halkın “sefalet belgesi” dediği yeşil kart neden orada? Çünkü halk aç bırakıldı, sefil bırakıldı, perişan bırakıldı, yeşil karta muhtaç bırakıldı. Bu insanlara, Kürtlere uygulanan ayrımcılık sadece ekonomik verilerde değil, ekonomik göstergelerde değil, sosyal yaşamda da görülüyor.

Bakın, bir hekimin hastasını tedavi edebilmesi için öncelikle hastadan öykü alması lazım. Bu öyküyü doğru alabilmesi hâlinde hastalığın tanısı mümkün olabilir, tedavisi ona göre düzenlenebilir ama hastanızın dilini anlamıyorsanız, hastanız sizin dilinizi anlamıyorsa hasta-doktor, hasta-hekim ilişkisi içinde bir adaletten, bir hakkaniyetten söz edebilir miyiz? Herkesin ana dilinde hizmet alması temel insan haklarındandır. Hastanın Türkçe biliyor olması da yeterli değil. Hastanın kendi ana diliyle kendi derdini en uygun şekilde ifade etmesi gerekir. Üstelik, resmî devlet diliyle hastayla konuşan, iktidarın sembolü, aracı hâline gelen dil bile hasta-hekim ilişkisinde sağlıksız bir yapı ortaya çıkarıyor.

Konuşacağımız çok şey var. Bizim barışa ihtiyacımız var. Bizim bu toplumun sorunlarını doğru kavramaya ihtiyacımız var, beraberce sorunları oturup tartışmaya, konuşmaya ihtiyacımız var ama bu metotla değil. Burası Gazze değil, burası Cizre. Çocuklar her gün bu manzaraları görüyorlar. Bu çocuklardan sağlıklı nesiller beklemek mümkün değil. Bu manzaralarla artık karşılaşmak istemiyoruz. Burası Filistin değil, burası Türkiye. “Türk Silahlı Kuvvetleri eğitim yapıyor, sağlık yapıyor.” deniyor. Bakın, köy çocukları köy meydanında toplanmış, askerler askerî elbiseleriyle, yere çökmüş çocuklara tahta koymuşlar “Ne mutlu Türk'üm diyene.” yazıyor. Eğitim bu mu? Sağlık bu mu? Böyle mi eşitliği, sağlığı, eğitimi sağlayacağız? Lütfen, bu düşüncelerinizden, lütfen bu yaklaşımınızdan vazgeçin.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

72 konuşma daha · 17 Aralık 2010

72 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook