2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında
Siirt Milletvekili ·
Genel Kurul, 40. Birleşim · 5. yasama yılı · 23 Aralık 2010 · 1.014 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma
Kaynak göster
Osman Özçelik, 23 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 40. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 1.014 kelime.
Osman Özçelik (Siirt). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 40. Birleşim tutanağı, 23 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/osman-ozcelik-23-2010-12-23-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
BDP GRUBU ADINA OSMAN ÖZÇELİK (Siirt)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 2011 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın 17’nci maddesi üzerine Barış ve Demokrasi Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
17’nci madde yerel yönetimlere merkezî bütçeden yapılacak hazine yardımını düzenleyen bir madde.
Sayın milletvekilleri, Türkiye 780 bin kilometre kare, 73 milyon nüfus, 81 il, 2.948 belediye ve biz yerel yönetimlerin yerelin sorunlarını, en ince sorunlarını bile buradan çözmeye çalışıyoruz. İşte, tıkanma buradan başlıyor. Dünyada artık bu anlayış terk edildi. Bütün dünyada yerel sorunların yerelde çözümlenmesine dair projeler üretiyorlar ve demokratik özerklik projeleri geliştiriyorlar. Bunu yapabilen ülkeler kendi birliklerini güçlendirebiliyorlar, birliklerini koruyabiliyorlar, ekonomik refah düzeylerini yükseltebiliyorlar. Ancak, Türkiye gibi çok etnisiteli, çok kültürlü, çok inançlı, çoğulcu yapıya sahip ülkeler bu eski anlayışta devam ettikleri sürece, bu tutumlarında ısrar ettikleri sürece bu ülkelerde ekonomik, siyasal, sosyal sorunlar yaşamaya devam ediyorlar; iç çatışmalara neden oluyor, hatta ayrılma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar.
İşte, bu gerçekten hareketle, Avrupa Birliği, 1985 yılında Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı kabul etmiş, bunu öngörmüş ve üye ülkelerin de Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na uygun düzenlemeler yapmasını emredici bir hüküm olarak ortaya koymuş, üye ülkelere zorunluluk getirmiş. Türkiye, 1988 yılında, üç yıl sonra Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı kabul etmiş ama bazı maddelerine şerh koyarak kabul etmiş. Şerh koymadığı maddelerle de ilgili dikkate alınabilir bir gelişme, bir çözümleme görmüyoruz.
Türkiye’nin seksen yıldır uyguladığı devlet yönetme biçimiyle artık biz bu yüzyılda barış içinde, demokrasisi gelişmiş, yereli güçlendirilmiş bir yapı ortaya çıkarmamız mümkün değil. Değişime mutlaka ihtiyaç var. Yeni siyasal yapılanma, yeni yönetsel durum, yeni yaşam tarzının mutlaka yeni projelerle ortaya konulması lazım. Eskide ısrar çözümsüzlük getirmekte, toplumda kaos yaratmakta ve karşılıklı güven duygularının sarsılmasına neden olmaktadır. Şu anda Parlamentoda, bulunan siyasi partiler, ne yazık ki, mevcut statükonun dışında, mevcut statükonun değişmezliğine kilitlenmişler ve yeni bir proje maalesef üretilemiyor; eskide ısrar, eskiyi biraz belki revize ederek eskide ısrar ediyorlar.
Biz, demokratik özerklik projemizle yeni çağın yönetim tarzını Türkiye’ye sunuyoruz, bu bir Türkiye projesidir; Türkiye’de gönüllü birlikteliğe dayalı, eşit koşullarda, insanca yaşayabileceğimiz, demokrasimizi geliştirebileceğimiz bir proje olarak ortaya koyuyoruz. Bu yanlış anlaşılıyor, özellikle ve kasıtlı olarak sanki bölünmeye gidecek bir yolun başlangıcı gibi sunuluyor, oysa öyle değil. Birlikte, gönüllü birlikte yaşamanın güvencesi olarak görüyoruz demokratik özerklik projemizi ve sadece belli bir bölgede değil, Türkiye’nin bütün bölgelerinde, ihtiyaç duyulan bölgelerde demokratik özerklik projesinin yaşama geçirilmesi Türkiye’nin hayrına olacak bir durumdur.
Özerklik lafından insanlar korkuyorlar, Kürt sözcüğünden ürküyorlar, Kürtlerin yaşadığı topraklarının tarihsel adının Kürdistan olmasının ifade edilmesinden korkuyorlar. Bunda korkulacak bir şey yok; tarihte böyle anılmış, böyle geçmiş.
Bakın, Mustafa Kemal, Amasya Protokolü’nün 1’inci maddesinde, Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırları Türk ve Kürtlerin oturdukları yerleri kapsadığını ifade ediyor, Amasya Protokolü’nün 1’inci maddesinde. Yine Mustafa Kemal’in çeşitli telgraflarında, mektuplarında, gerek padişaha gerek bazı askerî birimlere yazdığı mektuplar ve telgraflarda, başlıklarını kısaca okuyorum: “Kürdistan’la ilgilenmek gerekir.” diyor Genelkurmay Başkanlığına yazdığı telgrafta. “Kürtlerle uzlaşın.” diyor Diyarbakır Valisine yazdığı telgrafta. Yine Mustafa Kemal, Edirne’deki Kolordu Komutanına yazdığı mektupta “Ezici çoğunluğu Türk ve Kürt olan bu iller” diye söz ediyor. “Türk, Kürt, Çerkez, kardeşiz.” diye bir başka yazıda, “Kürtler Türklerle birleşti” diyor çünkü Kürtlerin ayrılma talebi olan bir bölümüyle Mustafa Kemal ve arkadaşları görüşerek, uzlaşarak, birlikte yaşamanın daha uygun olacağında mutabakata varıyorlar ve “birleştik” diyor.
Kürdistan’a otonomi projesi geliştiriyor Mustafa Kemal. Türkiye Büyük Millet Meclisi –o zaman Büyük Millet Meclisi- Başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal El Cezire Komutanı Tuğgeneral Nihat Paşa’ya bir mesaj gönderiyor. Bakın, El Cezire Komutanına yazılan mesajda ne deniyor: “Aşamalı olarak bütün ülkede ve geniş ölçekte, doğrudan doğruya halk gruplarının ilgili ve etkili olduğu bir biçimde yerel yönetimlerin oluşturulması iç politikamızın gereğidir. Kürtlerle dolu bölgede ise hem iç politikamız hem de dış politikamız açısından ölçülü yerel bir yönetim kurulmasını savunmaktayız” diyor Mustafa Kemal. “Ulusların kendilerini yönetmeleri yetkisi bütün dünyada benimsenmiş bir ilkedir.” diyor aynı mesajında. Biz de bu ülkeyi benimsiyoruz. Kürtlerin bu döneme kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerini kurmuş ve başkaları ile yetkilerini bu amaç için bizce kazanılmış olması ve oyladıklarında kendi kaderine sahip oldukları Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edileceği söyleniyor. Kürdistan’daki bütün çalışmaların bu amaca dayalı politikayla yönetilmesi El Cezire Komutanlığının görevi olarak belirleniyor. Kürdistan’da Kürtlerin Fransızlar ve özellikle Irak sınırında İngilizlere karşı savaşmalarını istiyor, birlikte otonomi kurulacağını ve Türkiye Cumhuriyeti’nde ülkenin ortak sahibi olunacağı mesajları veriliyor. Savaş işleri bakanlığına yazdığı mektupta “Ben Anafartalar’da, Kürdistan’da, Suriye’de orduya komutanlık ettim.” diyor. Yani Mustafa Kemal “Kürt” sözünü söylemekte, “Kürdistan” sözünü söylemekte hiçbir beis görmüyor, hatta birlikte yaşamanın koşulu olarak demokratik yerel özerklik projesine sahip olduğunu ifade ediyor.
Şimdi, bunları biz söylediğimizde kimi çevreler sinir uçlarına dokunduğumuzu söylüyorlar. Bu bizim sorunumuz değil, sinir uçlarını açık tutmayın. Biz düşüncelerimizi, biz projelerimizi ifade etmekten hiçbir şekilde geri durmayacağız. Değişim ve dönüşüm buna bağlıdır. Herkesin görüşlerini açıkça ifade edebileceği demokratik bir ortam yaratmanın başka da yolu yoktur. Sinir uçlarının kapalı olması, daha duyarlı, daha sağlıklı, daha sağduyulu, ortaya konan projeler ne kadar aykırı olursa olsun onun olumlu bir yanını görmek, tartışmak, konuşmak ve hep birlikte daha doğruyu bulma konusunda açık olmalıyız. Irkçı söylemlerden, ayrıştırıcı söylemlerden herkesin kaçınması lazım, biz de böyle yapmaya çalışıyoruz. Kesinlikle bu anlama gelebilecek sözlerden kaçınıyoruz.
Bakın, Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Haklar Bildirgesi yayınladı 2007 yılında. Uluslararası sözleşmeler var, beyannameler var; Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa Birliği, üye olduğu Birleşmiş Milletlerin belgeleri var. Türkiye’nin bunlara kayıtsız kalması, özgün bir ülke, bütün bunlardan kopuk bir ülke olarak yaşaması mümkün değil. Dünyanın kabul etmiş olduğu hukuk normlarını kendi yaşamımıza uygulamak zorundayız.
Zaman yetersiz olduğu için kısa bir iki paragraf okumak istiyorum: Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Bildirgesi: “Ulusal, ırksal, dinî, etnik ve kültürel farklılıklar temelinde bazı halkların veya bireylerin diğerlerinden üstün oldukları temeline dayalı veya böyle bir iddiada bulunan tüm doktrin, politika ve uygulamaların ırkçı, bilimsel olarak yanlış, yasal olarak geçersiz, ahlaki olarak kınanacak ve toplumsal yönden haksız olduğunu beyan eder.” diyor. Buna dikkat çekiyor.
Çok önemli maddeler var. Kırk sekiz maddeden oluşuyor bu beyanname, bu bildiri. Tamamını okumak için fırsat yok ama mesela, bakın, 20’nci madde ne diyor: “Yerli halklar kendi siyasi, ekonomik ve sosyal sistemlerine ve kurumlarına sahip olma ve bunları geliştirme, varlık ve kalkınma araçlarına güvenle sahip çıkma ve geleneksel ve diğer ekonomik faaliyetlerini özgürce sürdürme hakkına sahiptir.” diyor.
Bizim talebimiz, bütün dünyanın kabul ettiği demokratik ilkelerdir.
Saygılarımla. (BDP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
162 konuşma daha · 23 Aralık 2010