Bazı girişimcilerce holding adı altında gerçekleştirilen izinsiz halka arz yoluyla tasarruf sahiplerinin mağduriyetine yol açılmasının neden ve sonuçlarıyla bu süreçte spk'nın sorumluluğunun araştırılarak alınması gereken önlemler hk. (s.s.1061)
Konya Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 86. Birleşim · 4. yasama yılı · 11 Nisan 2006 · 1.924 kelime · yaklaşık 10 dakikalık okuma
Kaynak göster
Özkan Öksüz (AK Parti), 11 Nisan 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 86. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BAZI GİRİŞİMCİLERCE HOLDİNG ADI ALTINDA GERÇEKLEŞTİRİLEN İZİNSİZ HALKA ARZ YOLUYLA TASARRUF SAHİPLERİNİN MAĞDURİYETİNE YOL AÇILMASININ NEDEN VE SONUÇLARIYLA BU SÜREÇTE SPK'NIN SORUMLULUĞUNUN ARAŞTIRILARAK ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER HK. (S.S.1061)); konuşma 1.924 kelime.
Özkan Öksüz (AK Parti, Konya). “Bazı girişimcilerce holding adı altında gerçekleştirilen izinsiz halka arz yoluyla tasarruf sahiplerinin mağduriyetine yol açılmasının neden ve sonuçlarıyla bu süreçte spk'nın sorumluluğunun araştırılarak alınması gereken önlemler hk. (s.s.1061)”. TBMM Genel Kurulu, 86. Birleşim tutanağı, 11 Nisan 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/ozkan-oksuz-22-2006-04-11-bazi-girisimcilerce-holding-adi-altinda-gerceklestirilen-izinsiz-halka (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA ÖZKAN ÖKSÜZ (Konya)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AK Parti Grubu adına söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle hepinize saygılarımı sunuyorum.
Yıllarca ülkemizin kanayan yarası durumunda olan ve birkısım holdingler tarafından mağdur edilen, yüzbinlerle ifade edilen vatandaşlarımızın durumlarının bu Meclis tarafından araştırılması, alınacak önlemlerin belirtilmesi, bu amaçla bir araştırma komisyonu kurulması önemli bir başarıdır. Çünkü, bizden evvelki parlamentolar ve hükümetler, bu tür olayların üzerine gidemedikleri gibi, bu işlerin yapılmasına da göz yummuşlardır.
Türkiye'de, özellikle, yurt dışında çalışan vatandaşlarımızın birikimlerini nasıl değerlendirecekleri ilgiyle izlenmiştir. Bu birikimlerin ülkemize getirilerek ülke kalkınmasına kanalize edilmesi, geçmişte bu ülkeyi yöneten pek çok hükümetlerin hedefleri haline gelmiştir. Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası, bu amaçla kurulmuştur. Ayrıca, işçilerimizin bir araya gelerek şirket kurmaları ve Türkiye'ye yatırım yapmaları teşvik edilmiştir. Bu teşvikler sonrasında ülkemizde birçok işçi şirketi kurulmuştur ve bunların başında da kendi yöremde, 1970 yılında Kulusan, adıyla kurulan şirket, kaymakamlığın öncülüğünde dört yıl gibi kısa bir sürede kendisini amorti etmiştir. Bundan sonra da küçük şirketler bunu izlemişlerdir. Şu anda Salina adıyla, daha önceki Cihankur Fabrikası da bu şekilde kurulmuş ve işçilerimizin gayretleriyle kurulmuş şirketlerdir.
Ülkemizde çok ortaklı şirketlerin yapılanması, daha çok 1980'li yıllardan sonra başlamıştır. Kurulan bu şirketlerin bir kısmı, gerçek, aralarında yardım yaparak vatandaşlarımıza iş imkânı sağlamışlardır. Bir kısmı ise, bu işin istismarına gitmişlerdir. O dönemlerde ülkemizin dışarıdan gelecek paraya ihtiyacının olması, yurt dışındaki vatandaşlarımızın birikimlerinin Türkiye'ye çekilmek istenmesi sebebiyle, bu durumlara hükümetler tarafından ses çıkarılmamış ve göz yumulmuştur.
Türkiye ekonomisi, geride bıraktığımız on onbeş yıl boyunca bankacılık ve finans sektöründe yaşanan krizler ile izinsiz halka arz yoluyla ağırlıklı olarak yurt dışından sermaye transferi sağlayan bazı holdinglerin yol açtığı sorunlar nedeniyle ciddî ölçüde sarsılmıştır. Piyasalar, reel sektörün ihtiyaç duyduğu fonları sağlamada güçlük çekmiş, ülke ekonomisinin ihtiyaç duyduğu yabancı sermaye girişi de yaşanan bu olumsuzluklardan etkilenmiştir.
Araştırmalarımıza konu olan holdinglerdeki sıkıntılar, 1995 yılından başlayarak bugüne kadar artarak devam etmiştir. Bugün itibariyle aşağı yukarı 300 000 mağdur, 5 milyar dolar civarında da yok olan bir kaynak bulunmaktadır.
Holdinglerin ülkemiz ekonomisinde bir sorun olarak ortaya çıkmasında ve holdinglere para yatırmak suretiyle insanların mağdur olmasında temel üç sorun var: Bunlardan biri holdinglerin kendisidir. İkincisi holdinglere para yatıran ortaklardır. Üçüncüsü de devletin kuruluşları, SPK ve Hazinedir. Bunların üçünü de ayrı ayrı tahlil etmek istiyorum arkadaşlar.
Bu tür şirket yöneticileri, özellikle yurt dışındaki vatandaşlarımızın birikimlerini çekebilmek için, yurt dışında, gazete, radyo, televizyonlar kanalıyla reklam kampanyaları açmıştır. Reklam kampanyalarında insanlarımızın vatan sevgisi ve dinî duygularına hitap etmişlerdir. Gerçekleştirmeyi düşündükleri projeleri abartı olarak anlatmışlardır. Hatta, bunların bir kısmı "biz araba üretiyoruz, biz helikopter üretiyoruz" diyerek ve değişik slayt gösterileriyle, oradaki vatandaşlarımızı kandırarak ellerindeki paraları almışlardır.
Maddî imkânların gelişmesi, boş zamanlarının çoğalması, kısmen de dinî bilgilerinin artması, gurbetçilerimizi haram ve helale dayalı çok dikkat eder duruma getirmiş ve elinde avucunda birikmiş parasını faizsiz nasıl değerlendirebilirim diye düşünmüştür. Faizin İslam inancına göre haram olması nedeniyle yastık altına attıkları veya ziynet eşyası olarak tuttukları birikimlerini faizsiz bir sistemde değerlendirmek istemişlerdir.
Gurbetçilerimizin bu durumundan yararlanmak isteyen birkısım şirketler, kâr-zarar ortaklığı şeklinde yapılandıkları, elde ettikleri kârları, yüksek kârla dağıttıklarını ifade ederek vatandaşlarımızın birikimlerini çekmeye çalışmışlar, hatta hatta, 25 000 dolara kadar para yatıranları umreye, 50 000 dolara kadar para yatıranları da hacca götürme vaatleriyle para toplamışlardır.
Şirket ve holdingler, şirketleşme aşamasında para toplama işlerini temsilcileri vasıtasıyla yapmışlardır. Parayı toplayan temsilcilere topladıkları paranın bir kısmını komisyon olarak vermişlerdir. Bu nedenle, toplanan paralar, daha merkeze gelmeden eksiltilmiştir. Özellikle, yurt dışında toplanan paralar Türkiye'ye bankacılık sistemiyle değil kurye yoluyla getirilmiş, paralar bavullarla taşınmıştır. Holding temsilcileri, genellikle, dürüst, samimî ve saf insanlar olup, büyük çoğunluğu sadece para toplamak için kullanıldıklarının, bataklar başlayınca halkın kendilerinden hesap soracaklarının farkında bile değillerdi.
Gerek yurt içinde gerek yurt dışındaki vatandaşlarımızın birikimlerini çekme yolunda şirketler arasında bir yarış başlamıştır. Tanınmış ve halka mal olmuş birçok isim ve simayı, yanlarındaymış ve destekliyormuş gibi göstererek para toplamışlardır. Tasarruf sahiplerine, hem döviz bazında hem de sabit oranlarda kâr payı taahhüdünde bulunmuşlardır. Bankalar dövize yüzde 5-10 verirken, bunlar yüzde 25 ile 30 arasında kârlar vaat etmişlerdir. Böylece, şirketler arasında da para toplama yarışı başlamıştır.
Bu paraları toplayabilmek için, dinî cemaatlerden, hemşerilik duygularından, vakıflardan, camilerden, medya kuruluşlarından, lokallerden, spor kulüplerinden faydalanmışlardır. Halkın elindeki menkul ve gayrimenkulleri sattırarak bünyelerine dahil etmişlerdir. Piyasalara göre yüksekçe, çok yüksek -sözümona- kâr paylarını, cami ve derneklerde, insanların gözü önünde, dolu çantaları açarak dağıtmaya başlamışlardır.
Şimdi, Köln'e biri geliyor, elindeki çantalarla bir derneğe geliyor, bu paraları dağıtmak istiyor; kâr paylarınız. Kâr payınız ne kadardır; 10 000 mark. Diyor ki: "O kâr payı dursun, al 40 000 mark daha, 50 000 markı daha benim hesabıma geçirin." Yani, bu şekilde paralar toplanmış. 1 bavulla para dağıtılırken, 10 bavul dolusu paralar toplanmıştır, bu şekilde bir mekanizma işlemiştir.
Birkısım insanlar, gerçek anlamda yatırım yapmak, ülkemizin kalkınmasına katkıda bulunmaktan ziyade, yurtdışı ve yurt içindeki vatandaşların birikimlerini toplayarak, bir saltanat sürme amacına yönelik olarak şirket ve holdingler kurmuşlardır. Bu işin istismarını yapan şirket ve holdingler, toplamış oldukları paraları kayıt içine almamışlardır. Vatandaşlara, hisse senedi olarak, hukukî geçerliliği olmayan evraklar vermişlerdir. Hatta, hatırlıyorum, arkadaşlarla beraber gittiğimizde, Hollanda'da, bir vatandaşımız, 432 000 guldeni bir kalemde vermiş. Elinde nasıl bir evrak var; arkadaşlar, tahsilat makbuzu. Üzerinde herhangi bir holdingin veya kurumun ismi yok. Tahsilat makbuzuyla 432 000 guldeni vermiş. Tahsil eden: M.Kılıç. Başka bir şey yok; elinde başka bilgi, belge de yok. Yani, saf, oradaki vatandaşlarımız bu şekilde kandırılmışlardır.
Yeri yurdu belli olmayan bir şirkete, holding, A.Ş. unvanı verilmiş holdingin, aslında hiç olmayan 7-10 şirketi varmış gibi göstererek, para toplamışlar. Birkısım holdingler kendi bünyesinde ürettikleri veya pazarladıkları araç ve gereçleri yüzde 50 indirimlerle bu ortaklarına vermişler.
Ortaya çıkan mağduriyetin nedenlerinden biri de, yıllardır biriktirmiş olduğunu, gerçek olarak araştırma yapmadan şirket ve holdinglere teslim eden vatandaşlarımızın kendisidir; kendileri de, bu konuda, bana göre, mesuldürler. Yaşadıkları ülkelerde faizler yüzde 2, yüzde 3 iken, bunlar, yüzde 30, yüzde 35'lere kanarak bu parayı vermişler. Düşünebiliyor musunuz; 100 000 markı yatırıyor, o 100 000 mark ertesi sene 130 000 mark, ertesi sene 160 000 mark, üç sene sonra 200 000 mark gibi bir rakam tutuyor. Aslında, kâğıt üzerinde, kendilerine verilen bir para da yok.
Önceden bu sisteme girmiş, yüksek kâr payı almış vatandaşların da teşvikiyle hızlanan para toplama yarışında, gelir makbuzu ve hatta, boş bir kâğıt üzerine yazılan üç beş satırlık yazı karşılığında binlerce döviz para toplanmıştır. Babalarına ve en yakın akrabalarına emanet vermeyen insanlar, Türkiye'deki şirketlerin Avrupa temsilcilerine, milyonlarla ifade edilen dövizleri, belge niteliğinde teslim etmişlerdir.
Birkısım vatandaşlarımız, sadece birikimlerini yatırmakla kalmamış, bu tatlı kârdan daha kazançlı çıkabilmek için, bulundukları ülkenin bankalarından faizle paralar çekerek bu holdinglere yatırmışlar, daha sonra da bu paraları ödeyememişler ve bu paralara kefil olan ahbap ve dostları da haciz altına girmişlerdir.
Şirketlerin kuruldukları ilk yıllarda para yatıran insanlar, paralarını sermaye eklemeyerek çekmişlerse, bunlar kârlı durumdaydılar. En fazla zararlı ise, en son para yatıranlar olmuştur; anaparalarını alamadıkları gibi, kâr da hiç almamışlardır.
İşçilerimizin büyük bir kısmı da, çalışmış olduğu yerlerden kıdem tazminatlarını alarak -80 000-100 000 gibi rakamları alarak- işlerinden ayrılmışlar, bu holdinglere, daha tatlı kârlar gelir diye para yatırmışlar; ne yazık ki, sonunda, hem işlerinden olmuşlar hem paraları gitmiş.
Mağduriyetin üçüncü ayağı ise devlet. Burada en büyük rolü, SPK ve Hazine... İşçi dövizleri, daima, ülkemiz açısından önemli bir girdi olarak görülmüş, gurbetçilerimizin bu konudaki cömertliklerine rağmen, ülke içine giren milyarlarca para kaynağının sistem içerisinde doğru yol almaları konusunda, devlet, yapması gereken düzenlemeleri yapmamıştır. Türk Ticaret Kanunu esaslarına göre kurulan şirket ve holdingler yeteri kadar denetlenmemiştir, denetlenen şirket ve holdingler arasında ise ayırımcılıklar yapılmıştır.
Devlet, halkın faizsiz fon ve ortaklıklarda para değerlendirme arzusunu görmezlikten gelmiştir.
Günümüzde Citibank ve Conversbank gibi birkısım bankalar Müslüman müşterilere yönelik faizsiz fonlar oluşturmuşlardır. Türkiye Cumhuriyetinde bazı unsurları bırakınız faizsiz borsa veya fon kurmayı, faizsiz kelimesine bile alerji duyulmaktadır.
Faizsiz fonlarda para değerlendirerek, kazanç elde etme arzusunu başlangıçta dikkate almayanlar, bazı uyanıkların çıkıp, bu fonları resmî veya gayriresmî yol ve yöntemlerle toplayıp, birtakım yatırımları yaptıklarını ve bu fonlarla, her ne kadar kötü de yönetilse, bazı başarılar elde ederek, güç almaya başladıklarını görünce, karşı önlem alma gereği duyulmuştur.
İlk adım olarak, gurbetçimize rotasını çizmekte yardımcı olması gereken kurumlar, bu holdinglerle alakalı hususlarda, maalesef ilk müdahaleyi yapmakta gecikmişlerdir. İyi niyetlerle kurulmuş ve ticarî olarak önemli bir yol katetmiş şirketlere karşı, çeşitli politikacılar ve bürokratların olumsuz davranışları, bu sistemde dürüstçe iş yapan şirket ve holdingleri de batma noktasına getirmiştir.
28 Şubat sürecinde, ülkemizde, insanların ve ticarî kuruluşların renklere göre kategorilere ayrıldığını hepimiz biliyoruz. Hatta kara listeye alınan firmaların isimleri belirlenerek, bu firmalarla ticaret yapılmaması bile istenmiştir. Bu firmaların haklı taleplerini yerine getirmemişlerdir. Ben, size, bir iki örnek vereyim: Kombassan, Petlas'ı satın aldı, Devlet Özelleştirmeden satın aldı. Devlet Özelleştirmeden satın aldıktan sonra da burada bir madde vardı "30 000 000 dolar tevsi yatırım yapılacaktır" diye. Bu tevsi yatırımı yapabilmesi için teşvik belgesi gerekiyordu. Teşvik belgesine müracaat edildi, teşvik belgesi verilmedi ve burada çok önemli bir hususu dile getirmek istiyorum: Türkiye Cumhuriyetinde ilk defa bir teşvik belgesi verelim mi vermeyelim mi diye Başbakana yazı yazıldı arkadaşlar. Bir yere teşvik belgesi verelim mi vermeyelim mi diye Başbakana yazı yazıldı. Onu ben size şu anda şey yapayım. Başbakan bu yazıyı alıyor, o zamanın Başbakan Yardımcısına söylüyor "bunu inceleyin" diyor. 28.4.2004 tarihli yazıda, Recep Önal şunu diyor: "Mevzuatta aranan şarta aykırı bir durum olmaması nedeniyle, söz konusu yatırımın teşvik belgesine bağlanması hususu, takdir ve tensiplerinize arz olunur."
Arkadaşlar, bu şirkete teşvik belgesi verilmedi. Bu şirket, Kombassan tarafından Abdülkadir Özcan AŞ'ye satıldı ve bu şirket şu anda teşvik belgesi aldı. Bakın, yani, burada sorumlu iki ayak değil, üçüncü bir ayak da var.
Bakın, bir örnek daha vereceğim. Konya Ladik'te "KOMPEN" adı altında meşhur bir fabrika var Kombassan'ın. Bu, cam üretiyor ve aynı zamanda pencere üretiyor. Buraya bunlar tevsi yatırım yapmak istiyorlar ve teşvik belgesine başvuruyor, teşvik belgesi verilmiyor. "Acaba, bize mi verilmiyor" deniyor. Arkasından, tabela şirketi aynı yerde olan bir tabela şirketiyle başvuruyorlar. O tabela şirketine -öbürüne vermiyorlar- 35 000 000 dolarlık bir teşvik belgesi veriliyor arkadaşlar. Bunlar bu şekilde engellendi. Hatta, şunu söyleyeyim: 1997'den beri Kombassan ve YİMPAŞ sermaye artırımlarını gerçekleştirememişlerdir. Burada, ben şirketleri savunmuyorum; bu şirketlere para yatıran insanlar var, ben bu insanları savunuyorum ve hâlâ da, bu şirket artırımları gerçekleştirememiştir arkadaşlar. Yani, bunları da göz önünde bulundurmak lazım.
Bugün YİMPAŞ ve Kombassan, elindeki malı mülkü, gayrimenkulü -bizim yaptığımız incelemelerde- aşağı yukarı, parayı, yatıranların parasını karşılayabilecek durumdadır; ama, bunların üzerine yürürsek, az bir parayla şey yapılır, yüzde 25'ini bile ödeyemez durumda olabilirler. Buna da dikkatlerinizi çekiyorum arkadaşlar.
Bazı girişimlerce holding adı altında gerçekleştirilen, izinsiz, halka arz yoluyla tasarruf sahiplerinin mağdur olmalarında Sermaye Kurulunun şeyini söyledik. Sermaye Kurulu yaşanan süreci iyi yönetememiştir. Sermaye Piyasası Kurulu, bu süreçte kurulduğunu ve ortak toplamaya başladığını çeşitli basın ve yayın kuruluşlarıyla bildiren şirketler hakkında işin başından itibaren önleyici ve engelleyici tedbirleri almamıştır. Sermaye piyasasını düzenleme ve denetleme görevini haiz Sermaye Piyasası Kurulu, belli bir büyüklüğe gelmiş şirket ve holdinglere yol gösterici şekilde davranamamış, âdeta, onları oyalamıştır. Şirketlerle ilgili olarak, görev alanına girmeyen konularda birkısım devlet kurumlarını da ihbarda bulunmuştur. Bakın onu da size göstereyim, belgesi var bende. Şimdi, zamanın SPK Başkanı, Hazine ve Dışticaret Müsteşarına bir yazı yazıyor, diyor ki: "Resmî Gazetenin şu şu sayılı yazısında Kombassan Holding AŞ'nin, sermayesini kontrol ettiği ve yönetiminde bulunduğu Kombassan Gıda ve şu şu şirketine Müsteşarlığınızca 5 ayrı teşvik belgesi verildiği görülmüştür. Teşvik belgesi verilmesi hususunun Müsteşarlığınızca yeniden değerlendirilmesini ve bu kapsamdaki şirket taleplerinin de bu çerçevede değerlendirilmesi uygun olacağı düşünülmektedir." Bunu SPK, Hazineye yazıyor, Hazine cevap veriyor: "Anılan şirkete 7.7.1997 tarihinde un, kepek, yem, bakliyat ambalajlaması konusunda 5 ayrı yatırım teşvik belgesi düzenlenmiştir. Yatırımın termin süresi sona ermediğinden ve yatırım teşvik belgesi mevzuatına aykırı bir durum oluşmadığı bu aşamada yatırım teşvik belgelerinin iptalini gerektirecek bir husus bulunmamaktadır." Bakın, arkadaşlar, bunların hepsi bir belgedir. Yani, burada üç ayaktan bahsetmiştik: Bir, sorumsuzca para yatıran ortaklarımız; iki, bu parayı hovardaca kullanan bazı şirketler; üç, şimdiki saydığım şirketler…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
25 konuşma daha · 11 Nisan 2006