İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 76. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

Seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri hakkında kanunda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı (s.s.:110)

Şerafettin Halis

Tunceli Milletvekili ·

Genel Kurul, 76. Birleşim · 2. yasama yılı · 12 Mart 2008 · 1.827 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Şerafettin Halis, 12 Mart 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 76. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: SEÇİMLERİN TEMEL HÜKÜMLERİ VE SEÇMEN KÜTÜKLERİ HAKKINDA KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI (S.S.:110)); konuşma 1.827 kelime.

Şerafettin Halis (Tunceli). “Seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri hakkında kanunda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı (s.s.:110)”. TBMM Genel Kurulu, 76. Birleşim tutanağı, 12 Mart 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/serafettin-halis-23-2008-03-12-secimlerin-temel-hukumleri-ve-secmen-kutukleri-hakkinda-kanunda-degisi (erişim: 28 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

DTP GRUBU ADINA ŞERAFETTİN HALİS (Tunceli)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı üzerine DTP Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Sizleri şahsım ve parti grubum adına saygıyla selamlıyorum.

Bugün 12 Mart. Bugünün Türkiye’nin siyasal, sosyal tarihinde önem arz eden bir yönü var. Otuz yıl önce bugün, ülkemizde demokratik hak arayışlarını sindiremeyen güçler, 12 Mart Muhtırası’yla var olan demokrasiyi askıya alarak 12 Eylül darbesinin hazırlanmasına yol açtılar. Her on yılda bir demokrasiyi kesintiye uğratan bu anlayışın sahipleri yargılanıp sorgulanmadıkları içindir ki, ne yazık ki bu anlayış alışkanlık hâline gelerek postmodern darbe ve e-muhtıra şeklinde günümüze kadar devam edegelmiştir.

Sorgulanıp yargılanması bir yana, bugün, ne yazık ki Türkiye’nin, Türkiye yargısının temel kurumlarından biri olan Danıştay Başsavcısının darbeleri över, savunur mahiyetteki açıklamaları da Türkiye siyaseti, Türkiye demokrasisi ve Türkiye yargısı için bir ayıptır. Bunu kınıyorum ve böyle bir anlayışın bir daha Türkiye’de yaşanmamasını temenni ediyorum.

Yine on üç yıl önce bugün, İstanbul Gazi Mahallesinde oturan Alevi yurttaşlara yönelik hukuksuz uygulamalar ve akabinde 22 Alevi yurttaşın öldürüldüğü olayların yaşandığı gün. Ölenleri saygıyla anıyor, böyle olayların yaşanmaması dileğinde bulunuyorum. Demokratik bir sistem yakalanmadıkça da benzeri olayların yaşanacağı kaygısını taşıyorum.

Değerli milletvekilleri, yönetim sistemlerinin demokratik sayılabilmesinin en temel özelliği, o ülkede hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerliliğidir. Halk iradesi, yönetim ilkesinin temelidir. Bundandır ki insanların, yaşadıkları ülkelerin yönetimlerine katılması, seçme ve seçilme haklarıyla söz ve karar sahibi olması ulusal yasalarla belirlendiği gibi, uluslararası bildiri ve sözleşmelerle de güvence altına alınmıştır. Çağdaş dünya için bu kadar önem arz eden bu haklar, Türkiye Anayasası’nın 68’inci maddesinde “Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” denilerek ülkemiz için olan önemini arz etmiştir.

Demokrasilerde siyasi partiler ve seçimler, birbirlerini tamamlayan ve birbirlerinden ayrı düşünülemeyen kavramlardır. Partiler, program, amaç ve hedeflerini gerçekleştirmek için yetkiyi, halktan, seçim yoluyla alırlar. Ancak, Anayasa’da siyasi partilerin ve seçimlerin demokrasi için önemi vurgulansa da ne yazık ki ülkemizde antidemokratik içerikli Seçim ve Siyasi Partiler Yasası’yla yapılan seçimler hiç de çağdaş, demokratik normlara denk düşmeyen sonuçlar vermiş, adalet ve istikrardan yana bir karakter gösterememiştir.

Avrupa Birliği ülkelerinin hiçbirinde olmayan, ülkemizdeki demokratik katılımcılık ilkesine aykırı yüzde 10’luk seçim barajıyla, ifade ve hareket özgürlüğünün kısıtlandığı koşullarda yapılan seçimler, yine ne yazık ki Anayasa’da partilere ve seçimlere atfedilen önemi boşa çıkartmıştır hep. Açıkçası, temsilde adalet, yönetimde istikrar anlayışından dem vurulsa da adalet istikrara kurban edilmiş, ister istemez adaleti bulmak da olanaksız hâle gelmiştir. Bu istikrarsızlığın ve adaletsizliğin acısını ülkemizin emekçi, yoksul halk yığınları çekmiştir. Her seferinde, yaşanan acılar, demokrasinin önemine duyulan ihtiyacı daha da yakıcı bir şekilde hissettirmiştir.

Değerli milletvekilleri, demokrasiyi yakalamanın temel yollarından biri, adaletli bir seçim sistemiyle etnik, inançsal, kültürel, düşünsel farklılıklarına rağmen toplumun tüm kesimlerinin parlamentoda temsil hakkını almalarından geçer. Bugüne kadarki seçim sistemlerinde ve yasalarında defalarca değişiklik yapılmak istenmiş, her seferinde de sonuç demokratik bir uygulamaya tekabül etmemiştir. Özellikle de 12 Eylül Anayasa’sıyla kendisini çok daha açık gösteren bu antidemokratik sistemin çoğu çevrelerce de beğenilmeyip değiştirilmek istenmesine rağmen -yine diyoruz- bir türlü değiştirilememiş, değiştirilmek istenmemiş, gelişecek demokrasiden korkulmuştur âdeta.

Başta Kürtler olmak üzere, Alevilerin, emekçilerin, farklı azınlıkların ve resmî ideolojiye muhalif tüm kesimlerin Parlamentodaki temsiliyetinden rahatsızlık duyulmuştur. Bu yüzdendir ki istikrar bahane edilerek yüzde 10’luk seçim barajında ısrar edilmiştir.

Kuşkusuz ki temsil ve adalet açısından en tartışmalı seçim, 3 Kasım 2002 milletvekili genel seçimleri olmuştur. Yüzde 10’luk barajda ısrar edenlerin bir kısmı, bu seçimlerde, kurmuş oldukları bu barajda boğulmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Seçmenin yüzde 46’sına bu seçimlerde temsiliyet hakkı kaybettirilerek var olan kısmi demokrasi daha da yara almıştır. Bu seçimlerde, bazı illerde yüzde 50’nin üzerinde oy alan günün partisi DEHAP da parlamentoya girememiştir. Dolayısıyla, çözüm bekleyen Kürt sorunu daha da çıkmaza girmiş, yüzde 10’luk seçim barajıyla istikrar arayanların adaleti daha da kaybolmuştur böylece.

Yine, 2002 seçimlerinde, AKP yüzde 32’lik oy oranıyla yüzde 66’lık temsil gücü, CHP yüzde 19’luk oy oranıyla yüzde 32’lik temsil gücü elde etmiştir. Temsil hakkı değil, temsil gücü. Yani, toplam yüzde 53’lük oy oranıyla yaklaşık yüzde 100’lük temsiliyet sağlanmıştır. Hak ve adaletle uzaktan yakından bağdaşmayan bu tablonun derin bir temsiliyet sorunu yarattığı da açıktır.

Değerli milletvekilleri, düşük seçim barajlarının koalisyonları doğurduğu, koalisyonların istikrarsızlık yarattığı bahanesiyle yüzde 10’luk seçim barajında diretmenin ne kadar antidemokratik anlayış olduğu bir yana, bir de ne kadar gerçek dışı olduğuna bir bakalım.

Avrupa Birliği ülkelerinde yüzde 5’in üzerinde seçim barajı yok. Dokuz ülkede baraj sıfır. Seçim barajının olmadığı İtalya’da demokrasiye geçildiği 1946 yılından bu yana tek partili iktidar kurulamamış. Parlamentoya giren küçük partiler grup oluşturmak için hep ittifaklar oluşturmuşlar. Bugün de bu küçük partiler sağda “Özgürlük Evi”, solda “Zeytin Dalı” adları altında birleşmişler. Avrupa Birliğinin on yedi ülkesinde koalisyon hükûmetleri var. İstikrarları da adaletleri de tartışma götürmeyecek kadar ortada. Türkiye’nin adalet ve istikrarını söz konusu bu ülkelerle kıyaslamanın bir gereğinin de olmadığını düşünüyorum.

Buradan yola çıkarak istikrarla tek parti yönetimini, istikrarsızlıkla koalisyonları eş anlamlı görmek büyük bir yanılma ve yanıltmadır. Her tek parti yönetimlerinde istikrar aramak, diktatöryal bir sisteme duyulan özlem değilse bile, böyle bir anlayışın kendi dışındaki farklılıklara karşı duyulan tahammülsüzlükten başka da bir şey olmadığı açıktır, demokrasilerde yeri yoktur. Özellikle de demokrasinin özümsenip bir kültür hâline getirilmediği, gelmediği bizim gibi ülkelerde tek başına yasaları değiştirme çoğunluğunu yakalamış tek parti hükûmetinden demokrasi ve adalet beklemek de beyhude bir bekleyiştir. Daha geçen hafta yerel yönetimler üzerine yapılan görüşmelerde AKP’nin muhalefet partilerini dışlayan tavrı bunun en açık örneği olarak yaşanmıştır. Böyle iktidarlaşmalar muhalefeti yok sayarak anlamadan, sorgulayıp irdelemeden, otomatik makine gibi çalışan kendi milletvekillerinin parmak kaldırıp indiren oylamalarıyla, dediğim dedik bir anlayışla istikrar sağlamaya çalışmaktadırlar.

Bir yasama organında toplumsal sorumluluk duyulmadan, bireyin ve yurttaşların hakları üzerinde vicdan muhasebesi yapılmadan, yalnızca nicel çoğunluktan alınmış bulunan güçle hareket ediliyorsa bu, demokratik yönetimlerin karakteri değil, olsa olsa diktatöryal yönetimlerin karakteri olur. AKP’nin yaptığı da budur. (DTP sıralarından alkışlar) Bugüne kadar muhalefet partilerinden gelmiş yüzlerce teklif ve önergenin kabul görmemiş olması bunun açık ve somut bir ispatıdır. Böylesi durumlar, iktidarı aymazlığa, muhalefeti acze, ülkeyi açmazlara ve çıkmazlara götürür, adaletsizliği ve istikrarsızlığı hâkim kılar. Eğer istikrardan yönetilenlerin yönetenlere karşı uysal koyun misali sessizliği, yani muhalefetsizliği algılanıyorsa o zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin en istikrarlı dönemi tek partili dönem ve 12 Eylül süreci olarak kabul görmek durumundadır.

Tek partili dönem bir yana, şu an içinde bulunduğumuz Parlamentodaki milletvekillerinin bir kısmının da mağduriyetten nasibini almış olduğu 12 Eylül sürecini bir hatırlayalım. İçlerinde yaşı on altıya daha yeni girmiş çocukların da bulunduğu, sağcı solcu denmeden, 50 genç idam edilmiş, binlerce insan işkence tezgâhlarından geçirilerek tutuklanmış, yüzlerce faili meçhul ve kayıp yaşanmış; Parlamento feshedilerek siyasi partiler başta olmak üzere, sendikalar ve sivil toplum örgütleri kapatılmış, basın susturulmuş; yargı çok açık bir şekilde vesayet altına alınarak, generallerin görüş ve emirleri yargıda karar olmuştur. Buna adalet ve istikrar denebilirse işte adalet de istikrar da burada! Anlaşılıyor ki istikrar ve adaleti bozan partilerin çokluğu ve çok sessizliği değil, tam aksine, partilerin yokluğu ve tekliğidir, siyasete yapılan hukuk dışı müdahaledir.

Değerli milletvekilleri, bugün burada tartışmakta olduğumuz yasa tasarısı, yurt dışındaki yurttaşlarımızın oylarını kullanmalarına kolaylık getiren düzenlemeler içermektedir. Önemlidir çünkü seçim hakkı anayasal bir haktır, böyle bir düzenleme zorunludur. Ancak bu durum, yalnızca yurt dışında yaşayan yurttaşlarımız için değil, yurt içinde de kendi seçim alanları dışında bulunan yurttaşlarımız için de bir sorundur. Yurt dışında yaşayan yurttaşlarımızın bulundukları yerlerde oy kullanmalarına sağlanacak kolaylıklar yurt içinde de kendi seçim bölgelerinde bulunmayan yurttaşlarımız için de sağlanmalıdır ve gereklidir.

Ayrıca tartıştığımız bu yasa tasarısında yurt dışındaki oyların nasıl kullanılması gerektiği üzerinde düzenleme yapılırken oyların kime, kimlere kullanılması noktasındaki düzenlemeden kaçınılmıştır. Söz konusu tasarının 9’uncu maddesinde, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki Kanun’un 94’üncü maddesine eklenen yurt dışında seçmenlerin oy verme yöntemleri ve genel ilkeler (a) bendinde “Yurt dışı seçmenler, milletvekili genel seçimi, cumhurbaşkanı seçimi ve halk oylamasında oy verebilirler.” der. “Yurt dışı seçmenler sadece seçime giren partilere oy verebilirler…” gibi sınırlama içeren bir ifadeyle devam eder. Öncelikle siyasi partilere oy verdirtip bağımsız adaylara verdirtmemek çok açık bir şekilde Anayasa’nın eşitlik ilkesine çok açık bir müdahaledir. Seçmeni tercihlerinde seçeneksiz bırakan, seçme hakkını kısıtlayan bir uygulamadır. “Seçimlerin serbestliği” ve “oyların eşitliği” ilkesine de aykırıdır. Diğer yanıyla, seçim sonuçları üzerinde halkın, seçmenin iradesini dışlayan, seçim sonuçlarını adaletsizce değiştiren bir rol oynar. Oysaki seçme hakkı, seçmenin istediği parti ya da kişiye oy vermesi anlamına gelir. Ayrıca, oyların yalnızca siyasi partilere verdirtilmesi, seçme hakkının ihlali olduğu kadar seçilme hakkının da ihlalidir.

Değerli milletvekilleri, böyle bir seçme ve seçilme yöntemiyle alınan sonuçlar üzerindeki hukuksuzluğun en somut örneğini son 22 Temmuz seçimlerinde yaşayarak gördük. Bunlardan yalnızca bir tanesini dikkatlerinize sunacağım. İl Hakkâri. 3 milletvekiline sahip olan bu ilimizde resmî olmayan seçim sonuçlarına göre AKP 1, bağımsızlar 2 milletvekili çıkarıyor. AKP’nin itirazı üzerine, yurt dışından gelen oylar, gümrük oyları yeniden sayılıp dağıtıma tabi tutuluyor. Tabii ki bu oyların nasıl sayılıp nasıl dağıtıldığı da bir muamma. Resmî olmayan sonuçlara göre, ajanslarda, kazandığı, beş gün yazılıp, yayınlanan bağımsız milletvekili Sebahattin Suvağcı’nın milletvekilliği düşüyor, önceki sayımlarda daha az oy almış olan AKP’nin kaybetmiş olan adayı milletvekili oluyor. Milletvekilliği elinden alınan Sebahattin Suvağcı Yüksek Seçim Kuruluna başvuruyor. Yüksek Seçim Kurulu “Yasal düzenleme gereklidir.” diyerek başvuruyu reddediyor, dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidiyor. Yüksek Seçim Kurulunun yasal bir düzenleme gereğini belirtmiş olduğu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmiş olan bu davada hukukçulara göre Türkiye’nin suçlu bulunacağı bekleniyor. Anlaşılan o ki mevcut yasa ve düzenlemeye göre Hakkâri seçimleri iptal edilemiyor, gümrük oyları geçersiz sayılamıyor, Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı bu hukuksuzluğun giderilmesi ve son bulması da bu Parlamentoya, yani bizlere düşüyor. Gerçekten de demokrasiye, demokrasinin erdemlerine inanılıyorsa, temsilde adalet ilkesinin yaşatılması isteniyorsa yurt dışındaki yurttaşlarımızın kullanacağı oyların yalnızca siyasi partilere değil, bağımsız adaylara da kullanması yönünde bir düzenleme gerekmektedir ve getirilmelidir.

Yurt dışı seçmeni Türkiye’de kayıtlı olduğu il, ilçe ve seçim çevresi için oy kullanabilmeli, gümrük kapılarına ve oy kullanılacak yerlere seçime giren tüm adayları kapsayan seçim pusulaları verilmelidir. Yurt dışı seçmenler için tasarıda belirtilmiş olan “Yalnızca milletvekilliği genel seçimleri, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve halk oylamasında oy verebilirler.” sınırlandırmasının kaldırılarak yerel yönetim seçimlerinde de oy vermeleri sağlanmalıdır.

Değerli milletvekilleri, demokratik bir Türkiye’nin yaratılabilmesi için Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ve Siyasi Partiler Yasası’nın demokratik düzenlemelere ihtiyacı var ve bu düzenlemelerin getirilmesi gecikmiş, gecikilmiş bir zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır.

Ülkemizde yakıcılığı gün geçtikçe artan Kürt sorununun çözümü önünde engel olarak duran yüzde 10’luk seçim barajı Avrupa Birliği ülkeleri düzeyine düşürülmelidir. Demokrasinin ayıbı olan siyasi parti kapatma anlayışından kesinlikle vazgeçilmeli, ülkenin güvenliğine bir tehdit oluşturmadıkça, şiddete başvurmadıkça, çağdaş uygarlık değerlerinden vazgeçilmedikçe partiler kesinlikle kapatılmamalıdır. Seçime girmiş partilere almış oldukları oy oranında bütçeden yardım yapılmalıdır. Demokrasinin açıklık ilkesi esas alınmalı, her seçimden sonra çöplüklerde ve kalorifer kazan dairelerinde çıkan oy pusulalarının seçimleri şaibeli hâle getiren manzaraları yaşanmamalıdır.

Yine, demokrasinin “açıklık, katılımcılık ve çoğulculuk” ilkesi gereği herkesin bulunduğu alanlardan ülkenin yönetiminde söz ve karar sahibi olmasının yolunu açacak yerel yönetimler reformu yapılmalıdır. Merkezî yönetimin “yerel yönetimleri vesayet altında tutma” zihniyetinden vazgeçilmelidir.

Seçim propagandası resmî dilin yanında ülkedeki diğer ana dillerle de yapılabilmelidir. Partiler Yasası’nda yapılacak yeni düzenlemelerle partiler mutlaka lider sultasından kurtarılmalıdır. Parlamento erkek egemen özünden ve görüntüsünden arındırılarak daha yüksek düzeyde kadın temsiliyetine kavuşmalıdır.

Karanlığı da aydınlığı da yakalamak bizlerin ellerindedir. Biz DTP olarak söz konusu bu tasarının bu hâliyle ülkemiz demokrasisine sunacağı katkıdan çok, demokrasiyi yaralayan yanının olduğunu görüyoruz ve desteklemeyeceğimizi belirtiyoruz.

Aydınlık bir Türkiye inancıyla, hepinizi tekrardan saygıyla selamlıyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

57 konuşma daha · 12 Mart 2008

57 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook