İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 30. BİRLEŞİM · PERŞEMBE

2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)

Şerafettin Halis

Tunceli Milletvekili ·

Genel Kurul, 30. Birleşim · 3. yasama yılı · 18 Aralık 2008 · 2.737 kelime · yaklaşık 14 dakikalık okuma

Kaynak göster

Şerafettin Halis, 18 Aralık 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 30. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ (S.S.312) 2007 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2007 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISI (S.S.313)); konuşma 2.737 kelime.

Şerafettin Halis (Tunceli). “2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)”. TBMM Genel Kurulu, 30. Birleşim tutanağı, 18 Aralık 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/serafettin-halis-23-2008-12-18-2009-yili-merkezi-yonetim-butcesi-s-s-312-2007-yili-merkezi-yonetim (erişim: 28 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

DTP GRUBU ADINA ŞERAFETTİN HALİS (Tunceli)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Dış Ticaret Müsteşarlığı, İhracatı Geliştirme Etüd Merkezi, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ve Devlet Personel Başkanlığı bütçeleri üzerinde DTP Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Ayrıca devamında Diyanet İşleri Başkanlığının 2009 bütçesi üzerinde de grup adına konuşmak durumundayım.

Ülkelerin ekonomilerinde dış ticaretin, özellikle de ihracatın ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek yok. Başbakan Sayın Erdoğan “Dış ticaret noktasında yine Türkiye’ye ilkler yaşattık. 2002 yılında yaklaşık 88 milyar dolar düzeyindeki dış ticaret hacmi geçtiğimiz yıl itibarıyla 277 milyar doları aştı.” diyor. Yine Maliye Bakanı Sayın Unakıtan da “2002 yılı sonrasında dış ticaret alanında kaydettiğimiz başarıları olumsuz dış talep ve arz koşullarına rağmen 2008 yılında devam ettiriyoruz.” diye açıklama yapmıştı. Yıllara göreceli kıyasla yapılan bu değerlendirme yerine “Gelişen dünyadaki gelişme payımız ne kadardır?” diye bir değerlendirme yapılmış olsaydı durum daha gerçekçi bir şekilde sunulmuş olacaktı. Dillendirilmek istenmeyen dış ticaret açığı kaygı verici boyuttadır oysaki. İhracatın arttığını söyleyen iktidar mensupları, bu ihracatın giderek ithalata nasıl bağımlı hâle geldiğini söylemek istemiyorlar. Dışarıdan alınan ara mallar toplamı ihracatın üzerine çıkmıştır. Bundandır ki ihracat ithalata bağımlı hâle gelmiştir.

Küresel krizin tüm ürkütücülüğüne rağmen, cari açığın kapatılması için bir çabanın gösterilmediği de anlaşılıyor. Her şeyden önce, hâlâ krizin Türkiye için bir teğet etkileme olduğu inancı taşınıyor. Kriz, bu ara açığı daha da ileri boyutlara taşıyacaktır.

AKP, dış ticarette ihracatın öneminden ziyade, Türkiye’ye gelecek ve gelen dış yatırımları çok daha önemser durumdadır. Sayın Unakıtan, Plan ve Bütçe Komisyonunda yaptığı konuşmasında “İktidarımız döneminde yüksek miktarda yabancı sermaye girişi sağlandı, ülkemiz yabancı yatırım açısından önemini korumaktadır. Ticaret ve kalkınma anketine göre de ülkemiz en cazip on beş ülke sıralamasına girmeyi başarmıştır, ilk ona girmeyi başarmıştır.” diyerek de övünüyor.

Artık ülkelerin kendi sınırlarını dış sermayeye kapatan dönemlerini yaşamıyoruz tabii. Ancak Türkiye’ye gelen dış sermayeye ülkemizde nasıl bir ekonomik rant kazandırıldığına bir bakalım. Dış sermaye Türkiye’de istihdam yaratacak yatırımlar yerine, yüksek rant sağlayan hazır ve verimli alanları seçmektedir. Öyle ki AKP Hükûmeti yabancı sermayeye yerli sermayeyle eşit koşullarda, hatta bazen daha da avantajlı olanaklar sunarak özellikle de özelleştirme adı altında büyük rantlar sağlatmaktadır. Yabancı sermaye açısından bankacılık sektöründe hiçbir sınırlama yoktur. Özelleştirme adı altında en önemli ve verimli kuruluşlar yabancı sermayeye âdeta peşkeş çekilmektedir. Büyük oranlarda hazine toprakları ve taşınmaz mallar satılmaktadır. Borsanın yarısından büyük bir kısmına yabancı sermaye el koymuştur.

Özelleştirmenin, işçileri, çalışanları, emekçileri nasıl işsiz bırakarak sefalete sürüklediğini de bilmeyen yok zaten. Maliye Bakanı Sayın Unakıtan’ın Plan ve Bütçe Komisyonundaki özelleştirme açıklamaları ise çok daha ürkütücü boyuttadır. Diyor ki: “2008 yılı içinde PETKİM, Tekel Sigara, Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Ticaret AŞ’ye ait elektrik santralleri, TEDAŞ ve Tekele ait taşınmazların satış devir işlemleri ile Türk Telekomünikasyon AŞ’nin yüzde 15’lik payının ulusal ve uluslararası sermaye piyasalarında birincil halka arzı tamamlanmıştır.

Başkent Elektrik Dağıtım AŞ, Sakarya Elektrik Dağıtım AŞ ve Tekelin bağlı ortaklığı Sigara Sanayi İşletmeleri ve Ticareti AŞ’ye ait Ayvalık Tuzlasının satış ve işletme hakkı devri yöntemiyle özelleştirilmesi için Özelleştirme Yüksek Kurulu onayı alınmış olup devir işlemleri devam etmektedir.

TCDD İzmir, Derince, Bandırma, Samsun Limanları ile Meram ve Aras Elektrik Dağıtım AŞ’lerine ilişkin ihaleler tamamlanmış olup devir işlemleri devam etmektedir. Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ’ye ait Kars, Erciş, Ağrı, Muş ve Erzurum Şeker Fabrikaları ile Millî Piyango şans oyunlarının özelleştirilmesi için ihaleye çıkılmıştır.

Sümer Holding AŞ’ye ait Adıyaman, Balıkesir ve Samsun illerinde bulunan taşınmazların özelleştirmelerine ilişkin süreç ise devam etmektedir.

Ayrıca, Karayolları Genel Müdürlüğünün yapım, bakım, onarım ve işletimini üstlendiği otoyollar, köprüler ve bunların üzerinde yer alan tesislerin işletme haklarının verilmesi yöntemi ile özelleştirilmesine karar verilmiştir.”

Değerli milletvekilleri, satılanlar yalnız bunlar olmasa gerek, yabancı sermayeye satılan toprakların ne kadar olduğu burada söylenmiyor. İçinizden “Satılacak herhangi bir şey kaldı mı ki” diye geçirebilirsiniz. Evet, satılması gerekli en kârlı alan hâlâ duruyor. Bilindiği üzere Türkiye'nin üç yanı denizlerle çevrili, Boğazların uluslararası önemi belli, bu gidişle sıra denizlere gelecek gibi gözüküyor.

Değerli milletvekilleri, AKP’nin dış ticarette ihracat yapma gibi bir ana hedefinin olmadığı anlaşılıyor. Ara mal ithalatı toplamının ihracatın üzerinde olduğunu söylemiştim. Bu ara mallar üretiminin mutlaka Türkiye’de üretilmesi cari açığın kapatılması için zorunlu bir durumdur. Ara malların ülkemizde üretilmesi hâlinde küresel krizle daha da büyüyecek olan işsizlik sorununa da kısmi çözüm bulunmuş olacaktır. Toplam dış ticaret açığının yüzde 24,2 büyüdüğü dönemde Türkiye'nin dış ticaret açığı başta Rusya olmak üzere gelişmiş ülkelerle, giderek büyümektedir. Rusya’yla yapılan ticarette 2008 yılının ilk on ayında geçen yılın aynı dönemine göre verdiği açık yüzde 46,3 oranında büyüdü.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre Türkiye, Ocak-Ekim döneminde toplam 114 milyar 962 milyon dolar ihracata karşılık 178 milyar 407 milyon dolar ithalat gerçekleştirmiş. Çin’e karşı dış ticarette verilen açık yüzde 25. Aynı dönem, yani 2008 Ocak-Ekim ayları arası üçüncü sırada ABD’ye karşı dış ticaret açığı yaşanıyor. Yine, Almanya, Ukrayna, Japonya, Güney Kore, İsviçre, İtalya, en fazla dış ticaret açığı verilen ilk on sıraya giren ülkeler arasında.

Değerli milletvekilleri, gençlik tüm dünyada toplumların en dinamik kesimi olarak tanımlanır. Toplumların ve ülkelerin geleceği hep gençlere emanet edilir. Bizim ülkemizde de bu böyledir. Ancak, gençliğe atfedilen bu teorik değerin ne yazık ki pratik yaşamda bir karşılığı yok gibidir. Türkiye’deki karşılığı işsizlik, eğitimsizlik, işkence, cezaevi ve devletin şiddetiyle reva görülen ölümdür. Bunlar bir yana, en açık şekilde gençlik dinamizminin gereği ve ihtiyacı olan spor olanaklarının gençliğe sunulması iktidarın başat görevleri arasında olmakla birlikte bu olanakların yeterince sunulmadığı görülmektedir.

Sağlıklı, özgür bireylerin örgütlü çağdaş bir toplumun oluşturulmasında önemi küçümsenemez. Hele hele sınırları aşan özellikleri nedeniyle farklı ülkeleri, dilleri, kültürleri tanıma ve hoşgörü sahibi olmak açısından önemi daha da büyümektedir. Spora bu açıdan bakılması yerine sporu siyasetin ve ticaretin yani paranın hizmetine sunma anlayışı başta futbol olmak üzere sporun birkaç dalına egemen olmuştur. Dolayısıyla siyasetin ve ticaretin amaçları için kullanılan spor çeşitli olumsuzlukları bağrında taşıyarak centilmenlik, tarafsızlık, hoşgörü ve özgür düşünme yönlerini kaybeder, çeşitli grupların çıkar aracı hâline gelir. AKP Hükûmetinin de sporun sağlık ve erdem kazandıran dallarından ziyade piyasası olan yani parasal getirisi olan spor dallarına önem verdiği görülür. Plan ve Bütçe Komisyonunda Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü bütçesi görüşmelerinde ilk maddede, sporun yaygınlaştırılması ve günlük hayatın bir parçası hâline getirilmesi gerektiği, ancak bireyin ekonomik gelişmişlikle orantılı olarak spora ilgi gösterdiği, diğer taraftan başta futbol olmak üzere, seyirli ve piyasası olan bazı futbol oyunlarından önemli oranda gelir elde edildiği, bu gelirin sporun yaygınlaştırılması için kullanılması ve amaca yönelik olarak Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün bazı çalışmalar yapması gerektiği belirtilmiştir.

Sporu tanıyan tanımayan herkes bilir ki tüm dünyada profesyonel futbol artık spor olmaktan çıkmıştır. Bu yönüyle Türkiye’de de futbol, sporun en karanlık yüzünü ve yönünü oluşturmaktadır. Öyle ki Türkiye'nin yığınlarca kronikleşmeye yüz tutmuş sorunları arasında futbolun dokunulmaz bir özgürlüğü var. Hükûmet yetkilileri, Futbol Federasyonunun mali ve idari özerkliğe sahip olduğu gerekçesiyle üzerine gitmiyorlar ya da gidemiyorlar. Futbol ağı ilişkileri içinde kurulan akçeli, karanlık işleri bilmeyen yok gibi. Mafyanın futbol dünyasındaki rolü ve ilişkileri çok açık ve hiçbir tedbir alınmıyor.

Günlerce medyada yayınlanan, dinletilen telefon görüşmeleri futbol kurumlarının başındaki kişilerin nasıl karanlık işler içinde olduğunu önceki yıllarda gösterdi. Kamuoyunu hayrete düşüren bu karanlık ilişkileri Futbol Federasyonu o gün normal karşılamıştı. Hatırlamaya çalışalım, futbol dünyasında mafyanın söz ve rol sahibi olduğunu geçmiş dönem AKP Hükûmetinin spordan sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Mehmet Ali Şahin de o gün kabul ediyor. Bir gazetecinin “Futbol dünyasında mafyayı temizleme gibi bir projeniz var mı?” sorusuna, Sayın Bakan “Evet, var.” diyor. Tabii temizlendi mi temizlenmedi mi hâlâ bilemiyoruz. Temizlenmiş olabileceğine de inanmıyoruz çünkü Bakana sorulan “Neden futboldaki mafyaya göz yumuluyor?” sorusuna aynen şöyle cevap veriyor: “Meclis şike araştırma komisyonu kuruldu, dört beş ay çalıştı ama ortaya bir şey çıkmadı. Ama ben ‘Futbolda mafyaya göz yumuluyor.’ cümlesine iştirak etmiyorum.” diyor. Demek ki üç yıl önce patlak veren karanlık ilişkilerin üstü böylece örtülmüş oluyor.

Yine, Plan ve Bütçe Komisyonu raporunda vatandaşların, özellikle de çocukların ve gençlerin düzenli spor yapma alışkanlığını kazanmalarını sağlamak için spor eğitimine önem verilmesi gerektiği, bu doğrultuda okullardaki beden eğitimi derslerinin içerik ve ders saati sayısının Millî Eğitim Bakanlığı ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün iş birliğiyle düzenlenmesinin sevindirici olduğu yazılıdır. İyi de buna nasıl inanalım? Bir eğitim sendikasının yapmış olduğu araştırma sonuçlarına göre okulların yüzde 84’ünde spor salonu yok. Öğretmen olmak isteyen on binlerce öğretmen adayının varlığına rağmen, 140 bin öğretmen açığının olduğu bir eğitim sisteminin uygulandığı bir ülkede bunun inandırıcılığı olur mu?

Değerli milletvekilleri, ülkemizde toplumun büyük bir kesimini ilgilendiren bir konu da personel rejimidir. Kamuda çalışan milyonlarca memurun özlük hakları, iş güvenceleri, temel olarak Devlet Personel Başkanlığının çalışma alanı içindedir. Dolayısıyla, ülkemizdeki kamu çalışanlarının yaşam koşulları, özlük haklarının içeriği, kısaca kamu personel rejimi Devlet Personel Başkanlığının durumunu yansıtmaktadır. Devlet Personel Başkanlığının önemi bu iken bu kurumun siyasi iktidarın direkt yönlendirmesiyle çalıştığı bilinmektedir. Hükûmetlerin kadrolaşma için bir araç olarak kullandığı bu kurum AKP İktidarı döneminde daha da işlevsel kılınmıştır. Öyle ki, artık kamusal alanda AKP kadrolaşmasından söz edilmeyen kurum yok gibidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde “Diyanet İşleri Başkanlığı” denilince akla ilk gelen laiklik ve Sünni İslam inancı dışında kalanların yaşadığı sorunlar olur. Anayasa’nın 2’nci maddesi “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” dese de, cumhuriyetin kuruluşundan günümüze laiklik hep sorun olarak var ola gelmiştir. 3 Mart 1920’de yani hilafetin kaldırıldığı gün Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur. O günün koşullarına, irticai tehlikelere karşı devlet gücüne dayalı görev yapması bir ihtiyaca cevap olarak değerlendirilebilir. 1937 yılında Anayasa’da yapılan düzenlemeyle laiklik ilkesi benimsenir. Ancak bu kurumun işlevinde bir değişiklik olmaz. Din işleri Osmanlı’da olduğu gibi yine cumhuriyet döneminde de devletin tekelinde kalır ve böylece ucube bir laiklik oluşur. Bir yandan laikliği dinsizlik olarak görenlerle diğer yandan laikliği sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulması olduğunu söyleyenlerin arasındaki kavga sürekli tekrarlanır durur. Oysaki laiklik her şeyden önce din ve vicdan, kanaat özgürlüğüdür. Bu özgürlük devlet tarafından teminat altına alınmamış, farklı din ve inanç gruplarına karşı eşit mesafede durulması yönü algılanmamış ya da algılanmak istenmemiştir. Dolayısıyla, günümüzde, evrensel hukuk dünyaya egemen olmaya çalışırken Türkiye’de de günlük yaşama egemen olmaya çalışan din hukuku birbirlerine güven duymayan inanç gruplarını neredeyse kamplaşmaya götürmüş, toplumda korku ve kaygıların artmasına yol açmıştır.

Günlük yaşamımızın her alanında artık çokça rastlanabilecek korkutucu örnekler bulunmaktadır. Örneğin İzmir’de Alkol ve Uyuşturucu Maddeyle Mücadele Derneği Başkanı uyuşturucu kullanan gençleri valiliğin desteğiyle Adıyaman’daki Menzil Tarikatına gönderdiklerini söylüyor. Avrupa Birliği Gençlik Değişim Projesi kapsamında Batman’a Romanya, Litvanya ve Letonya’dan gelen öğrenciler Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı tesislerinde kızların kıyafetleri açık diye kabul edilmiyorlar. AKP’li belediyeler, bir bakıyorsunuz, gece baskınlarıyla içki satan yerleri basıp, öldüresiye insan dövüp ahlak dersleri veriyorlar. Su Kayağı Avrupa Şampiyonasının yapılacağı tesislerde bikini yasağı getirmeye çalışıyorlar. Kendileri gibi düşünmeyen yazarların konuşmalarını engelliyorlar. Latife, bakıyorsunuz, Kültür Bakanlığı desteğiyle çekilen belgesele dahi tahammül edemeyip yarıda kestiriyorlar. Doğaldır ki böyle yönetim anlayışından güç bulanlar da din kurallarını yaşama hâkim kılmak için deniz kıyısında içki içenleri, ramazanda oruç tutmayanları, Adapazarı’nda olduğu gibi tayt giyen sporcuları dövüyorlar. Parkta sarılarak oturmakla karakolluk olunuyor. Malatya’da iç çamaşır dükkânının sahibi vitrininden dolayı baskılara uğruyor. Manavgat Müftüsü “Turizm bölgelerinde günahtan korunmak zor.” diyerek yorum yapıyor.

Sadece verilmiş birkaç örnekten anlaşılacağı gibi, çok açık bir şekilde, mahalle baskısı, iktidar tarafından dolaylı ya da dolaysız bir şekilde cesaret buluyor. Bu gelişmeler ister istemez ülkemizde başta Aleviler olmak üzere farklı inanç gruplarında ve Türkiye’de sol, sosyalist, demokrat, aydın, ilerici, özcesi AKP gibi düşünmeyenlerde kaygı hatta korkuların doğmasına neden oluyor.

Anayasa’nın 10’uncu maddesi: “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” der. Anayasa maddesi böyle dese de ne yazık ki ülkemizde hâlâ etnik ve inanç kimliklerinden dolayı ayrıma tabi tutulanlar var. Bugün hâlâ çözülmemiş olan Kürt ve Alevi sorunları demokrasi ayıbı olarak karşımızda durmaktadır.

Yüzyılların mirası olarak cumhuriyetle devrolmuş Alevi sorunu ne yazık ki bugüne kadar samimi ve inandırıcı yaklaşımlar gösterilerek çözülmek istenmemiştir. Demokrasinin bir gereği olarak toplumsal çözümün esas alınması yerine sorun dönem dönem oy kaygısıyla dillendirilmiş ancak her seferinde de üstü örtülmeye çalışılmıştır. AKP’nin geçen yıl dillendirdiği inandırıcılıktan uzak Alevi açılımı fiyaskoyla sonuçlandıktan sonra yakın zamanda yine yanlış çıkışlarla gündemine alındı. Bugüne kadar Alevi sorununu hiç görmek istemeyen MHP de bir Alevi açılımından söz etmeye başladı. Yıllardır Alevi oyları üzerine oturmuş CHP de büyük bir telaşla açılımlardan bahsederek bir zamanlar partisinden uzak tutmaya çalıştığı Alevilerden yerel yönetim seçimleri için bolca aday göstermeye çalıştı.

Biz bu açılımların oy kaygısından uzak, toplumsal çözüme dayalı bir niyet ve hedef içerdiğine inanmak istiyoruz. Bunlar ilk açılımlar değil. Bundan önceki hükûmetler döneminde de adına açılım denmese de benzer yaklaşımlar oldu. Ancak hepsi de güven verme ve çözüm üretmekten uzak kaldı. Bugüne kadar sunulmuş açılım ya da yaklaşımların hiç biri hükûmet ya da parti programı veya projesi olarak sunulmadı. Hükûmetler ya da partiler yerine milletvekilleri tasarrufunda açıklamalar yapıldı. Dolayısıyla gerisi gelmedi. Bu açılımların hepsinde Aleviliğin sadece teolojik boyutu sorun olarak ele alınmaya çalışıldı. Aleviliğin İslam içiliği, İslam dışılığı tartışıldı. Bu bile başlı başına soruna yaklaşımda bir samimiyetsizliği ve hakareti içeriyordu. Bir dinin ya da inanç grubunun teolojisinin ne olduğuna dışarıdan birileri değil ancak o inanç sahiplerinin kendileri karar verirler. Bunun aksi o inanç sahiplerine hakaret olur. Yaklaşımların hepsinde de Aleviliğin kendi tarihsel orijini üzerinde yaşam bulması yerine Türk-İslam sentezi üzerinde şekillenmesi hedeflenmiştir. Bugün de yapılmak istenen budur.

Yine, yaklaşımların hiçbirinde çözüm önerileri sunulmamıştır. Sorun gerçekten çözülmek isteniyorsa, öncelikle sorunun adı konulmalı. Alevilik sorunu salt inanç boyutuyla ele alınacak teolojik bir sorun değildir. Sorun, toplumsal, demokratik ve hukuksal hak ve haklar sorunudur.

İkinci olarak, Alevilerin kaynağını tarihten aldığı güvensizlik psikolojisinden kurtulmaları gerekir. Osmanlıda yaşanmış katliamları, baskıları, benzeri uygulamaları bir yana bıraksak bile Koçgiri’den Dersim’e, Dersim’den Maraş, Çorum, Sivas, Gazi Mahallesi katliamlarına kadar yaşanan olaylarda payı bulunanların kendi geçmişleriyle yüzleşip Alevilerle dost olabilmenin güvenlerini vermeleri gerekir. Tarihle yüzleşme bir güven mekanizması olarak işlemelidir.

Çözüm aranacaksa, Aleviler üzerindeki Türk-İslam ideolojisinden vazgeçilmelidir. Bundan vazgeçilmedikçe kimden gelirse gelsin Alevi açılımlarının hedefi asimilasyonda, inkârda ısrar olacaktır. Bu da yakın zamana kadar katledilen Alevilerin yerine, Aleviliğin katledilmesi anlamına gelecektir.

Alevi inanç ve kurum önderleriyle görüşülerek ortak bir çabayla çözüm aranmalıdır. Çözüm aranırken oy kaygısı yerine demokratik toplumsal kaygı ön plana çıkarılmalıdır. Ancak anlaşılan o ki, AKP’nin yeniden ele aldığı açılım toplumsal demokrasi kaygısını taşımaktan uzaktır. 9 Kasımda Alevilerin yaklaşık yüz bin insanla demokratik taleplerini haykırdıkları gün ilgili Bakan Sayın Yazıcıoğlu’nun “Bunlar uç fikirlerdir, itibar etmiyoruz.” demesi, sonrasında da Sayın Başbakanın da Alevi temsilcileri yerine, Alevilik üzerine bugüne kadar hep pazarlamacı siyaset yürüten İzzettin Doğan’la görüşme yapması, AKP’nin Alevilere nasıl ve nerede baktığını çok net şekilde gösteriyor.

Yüzde 100’e yakın Alevi oylarıyla burada bulunan bir milletvekili olarak çözüme giden yol haritasının, bu Mecliste samimiyet duyguları içinde çok rahatlıkla çizilebileceğine inanıyorum. Mecliste grubu olan ve olmayan tüm partilerden temsilcilerle “Alevi sorunu ve açılımı” adıyla kurulacak bir komisyonla hemen harekete geçilebilinir. Zaten Alevilerin öneri ve talepleri, demokrasi iddiasında olan hiçbir iktidarın reddedebileceği talepler de değildir. Maddeler hâlinde sıralarsak;

1) Cemevleri Alevilerin ibadethaneleridir. Bu tanıma karşı çıkmak “camiler Müslümanların, kiliseler Hristiyanların ibadethaneleridir” tanımına karşı çıkmakla eş anlamlı olur. Nerenin kimin ibadethanesi olacağına başkaları değil, hele hele devlet ve iktidarlar hiç değil ancak o inanç sahiplerinin kendileri karar verirler. Devlete düşen görev, cemevlerini yasal statüye kavuşturarak güvence sağlamaktır.

2) Okullarda okutulmakta olan mevcut din eğitimi zorunlu olmaktan çıkarılmalıdır. Din eğitimi için okutulacak kitapları her inanç topluluğunun ilgili kurumları yazmalıdır.

3) Alevi inancı ve kültürü üzerindeki doğrudan ya da dolaylı asimilasyon ve baskıcı, kısıtlayıcı uygulamalar son bulmalı, Alevi köylerine ve diğer yerleşkelerine cami yapılmaktan, yaptırılmaktan vazgeçilmelidir.

4) Hacı Bektaş Veli Dergâhı ibadet merkezi olarak açılmalıdır.

5) Aleviliğin teolojik boyutunun, Aleviliğin hangi dinin ya da dinlerin neresinde olduğunun, inanç ve ritüellerinin tartışılmasından vazgeçilmelidir. Bu, Alevilere duyulan bir saygının gereği olduğu kadar demokrasinin de gereği olarak algılanmalıdır.

6) Tüm kitaplar, Alevileri aşağılayan, karalayan tanım, ibare ve imgelerden arındırılmalıdır.

7) Madımak “ibret ve utanç müzesi” yapılarak tarihle yüzleşmenin kapıları aralanmalıdır.

8) Devletin ve siyasetin kontrolü dışında yaşam hakkı kazandırılacak bir Alevi akademisinin kurulmasına olanak sağlanmalıdır.

9) Devlet kontrolündeki Alevi anlayışından vazgeçilerek Alevi dedelerine maaş bağlanma gibi Aleviliği özünden saptırmaya çalışan yöntem arayışlarından uzak durulmalıdır.

10) Devlet üst yönetimleri ve bürokrasi görevleri Alevilere açık hâle getirilmelidir. Demokrasilerdeki eşitlik ilkesi yaşamın her alanında hâkim kılınmalıdır.

11) Diyanet İşleri Başkanlığının laik ve farklı inançlar bağlamında işlevinin demokratik olmadığı ortadadır. Diyanet İşleri Başkanlığı mevcut hâliyle laik ve eşitlikçi bir yapılanmadan uzaktır. Her şeyden önce laik ülkelerde din işleri devletin kontrolü altında değildir. Din işleri devletin kontrolünden çıkarılmalı, sivil toplum örgütlerine bırakılmalıdır. Dinsel iktidarlaşmanın tehlikelerine karşı devletin sadece izleme hakkı olmalıdır.

Diyanet İşleri kurumunun bugünkü koşullarda kaldırılması belki olanaklı olmayabilir, belki bu isteğim bugün açısından çok gerçekçi durmayabilir. Bu nedenle Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı küçültülerek sembolik bir boyuta, demokratik, özerk bir içerik ve işleyişe kavuşturulmalıdır. Demokratik temsiliyet sağlanmalıdır. Sayısı 10 binleri bulan personeli başka kurumlarda istihdam edilmeli, dolayısıyla bütçesi son derece küçültülmelidir. Bu istem, özgürce ibadet hakkı açısından herkesten önce Sünni yurttaşların ve inananların talebi olmalıdır.

Ben, bu Mecliste samimiyet örneği gösterilmesi hâlinde Alevi sorununun çözüleceğine inanıyorum. Bu inançla sizleri tekrar saygıyla selamlıyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

72 konuşma daha · 18 Aralık 2008

72 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook