2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)
Tunceli Milletvekili ·
Genel Kurul, 33. Birleşim · 3. yasama yılı · 21 Aralık 2008 · 2.162 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma
Kaynak göster
Şerafettin Halis, 21 Aralık 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 33. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ (S.S.312) 2007 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2007 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISI (S.S.313)); konuşma 2.162 kelime.
Şerafettin Halis (Tunceli). “2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)”. TBMM Genel Kurulu, 33. Birleşim tutanağı, 21 Aralık 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/serafettin-halis-23-2008-12-21-2009-yili-merkezi-yonetim-butcesi-s-s-312-2007-yili-merkezi-yonetim (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
DTP GRUBU ADINA ŞERAFETTİN HALİS (Tunceli)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Millî Eğitim Bakanlığı, YÖK, Yükseköğretim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü ve ÖSYM bütçeleri tasarısı üzerine Demokratik Toplum Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Sizleri saygıyla selamlıyorum.
Eğitim, gelişmiş demokratik ülkelerde insana verilen bir değerin ölçüsü olarak kabul görür. Temel bir hak olan eğitim için devletin olanaklarının son sınırını zorlayarak hizmet sunmaya çalışırlar. Nitelikli bir eğitimin insana nitelikli bir gelişim ve kişilik kazandırmasının yanında, ülkenin gelişmesi ve kalkınması için de gereği önemsenir. Hükûmetler, eğitim sistemini kendi siyasal çıkarları doğrultusunda şekillendirme yerine, ülkenin ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda planlarını yaparlar.
Bizim ülkemize bakıyoruz, her gelen hükûmet, kendi siyasal hedeflerini esas alarak eğitime yön vermeye çalışmıştır. Yönetime geldiği günden bu yana AKP hükûmetleri de zaten sorunlu olan eğitim sistemini daha da sorunlu hâle getirdiler. Bunu eğitime ayrılan bütçeden de anlamak zor değildir. 2009 mali yılı bütçesinde yine eğitimin ihtiyacı ve temel sorunları üzerinde değil, sadece masa üstü hesaplar yapılarak bu bütçe kurgulanmıştır. Bu bütçe için öngörülen rakamlar ile eğitim sisteminde yapısal hâle gelen fiziki altyapı, öğretmen, idari ve akademik personel açıkları, araç gereç eksiklikleri ve benzeri sorunların çözülmesi ve ihtiyaçların giderilmesi olanaklı gözükmemektedir.
Bu bütçeye rakamlar üzerinden bakıldığında, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi 2009 yılı gayrisafi millî hasılasının yüzde 2,8’ine tekabül etmektedir. Yani toplam bütçeden ayrılan 27 milyar 883 milyon YTL olarak belirtilmiştir. Bu bütçenin yüzde 66’sını oluşturan 18 milyar 488 milyon YTL’si sadece personel giderlerine ayrılmıştır. Mal ve hizmetler için ayrılan miktar ise sadece 2 milyar 867 milyon YTL, yani Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinin yüzde 10,3’üdür.
Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinde harcamaların tamamına yakınının zorunlu harcamalardan oluştuğu görülüyor. Bu bütçeye bakarak önümüzdeki yıl eğitimin niteliğinin yükseltilmesini söylemek olanaklı değildir. Geçmiş yıllardan kalma sorunlar daha da katmerleşerek varlığını sürdürecektir.
AKP “Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinin payını 22,9 milyar YTL’den 27 milyar 883 milyona çıkardık.” dese de esasında eğitim harcamalarının millî gelir içindeki oranı aşağılara çekilmiştir. Şöyle ki: Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinin 2004 yılında millî gelire oranı -bu bütçenin- yüzde 3 iken 2009 bütçesinde bu oran aşağılara çekilerek yüzde 2,5 olmuştur.
Bu bütçe ile, bir yandan artan öğrenci sayısı, artan derslik araçları, eğitimin niteliğinin artırılması için gerekli hizmet ve donanım, ayrıca fiziki altyapı ve donanımın eksikliği, 140 bin dolayındaki öğretmen açığının giderilmesi nasıl sağlanacaktır? Mümkün olmadığına inanıyoruz.
Değerli milletvekilleri, eğitimin niteliğinin ne olduğunu biraz da ilgili kurumların araştırma sonuçlarına, verilerine göre değerlendirmeye alalım.
2008 yaz aylarında TÜBİTAK’ın desteklediği, Hacettepe Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen, Türkiye genelinde ilk ve ortaöğrenim olanaklarının incelenmesi üzerine yapmış oldukları çalışma sonuçlarına göre kırdan kente, batıdan doğuya gidildikçe bölgeler arasındaki uçurum ürkütücü boyutlarda ortaya çıkıyor. En gelişmiş ilçe Çankaya. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da eğitim açısından gelişmiş ilçelere rastlanmıyor. Ayrıca Ankara’da bile aralarında uçurum olabilecek okullar bulunuyor.
Yine bir eğitim sendikasının yapmış olduğu araştırmalara göre okulların yüzde 81’inde öğretmen açığı, yüzde 78’inde fiziki mekân eksikliği, yüzde 84’ünde spor salonu bulunmuyor. Sınıfların yüzde 45’inde 36 ila 60 arası öğrenci oturuyor. Aynı araştırmaya göre okulların büyük bir kısmında elektrik, yakıt, su, temizlik ihtiyaçlarının parası öğrencilere ödetiliyor. Okulların sadece yüzde 54’ünde kadrolu hizmetli, temizlik personeli bulunduğu, bu işin, yani temizlik ve ısıtma, soba yakma işinin öğretmen ve öğrencilerin sırtında kaldığı görülüyor. Araştırmaya cevap veren öğretmenlerin yüzde 12’si tuvaleti bulunmayan okullarda görev yaptıklarını söylüyor. Okulların yüzde 36’sında tuvalet yok. Okulların yüzde 43’ünde hijyenik ortam yok, yüzde 14’ünde sular düzenli akmıyor. Suyu olan okulların yüzde 40’ında su deposu yok. Türkiye’de gerçek manzara bu iken AKP Hükûmetinin güllük gülistanlık tablolar sunarak insanları kandırmaya hakkı var mı?
Değerli milletvekilleri, eğer bir ülkede eğitimin öznesi olan öğretmenler ve eğitim emekçilerinin yaşam koşulları onları ikinci bir iş yapmaya zorluyorsa, orada eğitimin niteliğinden söz edilemez.
Bir başka eğitim sendikası tarafından yapılan araştırmada, Türkiye’deki her 100 eğitimciden 93’ünün borçla yaşadığı, kredi kartları borçları yüzünden kara listeye alınan eğitimcilerin sayısının da yüzde 120’ye ulaştığı belirtiliyor. Araştırma sonuçlarına göre 2008’de eğitimcilerin banka borcu bir önceki yıla oranla yüzde 77 artmış durumda. Hiç borcu olmayan eğitim çalışanlarının oranı ise sadece yüzde 7.
Yapılan bir başka araştırmaya göre eğitimcilerin yüzde 8’i intiharı düşünüyor, bunu dikkatlerinize sunarım.
Türkiye’de öğretmenlerin yoksulluk sınırı altında, memur ve hizmetlilerin açlık sınırı altında maaş aldıklarını araştırmalar göstermektedir.
Türkiye’yle diğer OECD üyesi ülkelerde çalışan öğretmenlerin çalışma saatleri karşılaştırıldığında olayın bir başka boyutu daha ortaya çıkıyor. OECD tarafından hazırlanan Eğitim 2008 Raporu’na göre öğretmenler İskoçya’da yılda 1.365 saat, İspanya’da 1.425, Portekiz’de 1.440, Yunanistan’da 1.765, Türkiye’de ise 1.832 saat çalıştırılıyor. Bu rakamlar üzerinden OECD ortalamasına göre bir yılda 170 saat daha fazla çalışan öğretmenlerimiz, diğer OECD ülkelerinde çalışan öğretmenlere göre daha az maaş alıyor.
Geçim şartları nedeniyle öğretmenler asıl meslekleri dışında ikinci bir iş yapmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla bu durum eğitimin kalitesinin düşmesine neden oluyor.
Değerli milletvekilleri, öğretmenlerin ekonomik yaşam koşulları böyleyken, ayrıca düşünce ve örgütlenme özlük hakları konularında da ciddi hak ihlalleri yaşanmaktadır. Eğitim-Sen üyesi öğretmen ve emekçilerden disiplin soruşturması başlatılmamış veya dava açılmamış kimse yok gibidir. Sürgün cezası Demoklesin kılıcı gibi bir tehdit unsuru olarak hep uygulanagelmiştir. Çağdışı olarak kabul gören bu uygulamadan mağdur emekçilerin adlarını sayarsak uzunca bir liste meydana gelir. Sadece sendikal etkinliklerinden dolayı Iğdır il temsilcisi Ayhan Kurtulan, Diyarbakır Şube Sekreteri Hasan Güngör, Kızıltepe ilçe temsilcisi Nurullah Tunç görevlerinden alınmışlardır.
Değerli milletvekilleri, hâlâ okullarda kadrolu, sözleşmeli, vekil, ücretli, usta öğretici olarak çalışan, aynı işi yapan beş ayrı grupta öğretmen var. Aynı yerde aynı işi yapan öğretmenlerin bu durumu Anayasa’nın eşitlik ilkesine açık bir aykırılık göstermesine rağmen, bu durumun düzeltilmesi yönünde bir çabanın varlığına rastlanmıyor.
Öğretmenlerin sorunları yalnızca bunlarla bitmiyor. İlk ve ortaöğretimde 140 bin öğretmen açığı olmasına rağmen, öğretmen olmayı bekleyen yaklaşık 200 bin öğretmen adayının varlığı yalnızca eğitimin değil, ülkenin toplumsal bir sorunu hâline gelmiştir. Mevcut bütçeyle bunun giderilmesi olanaklı değildir.
Sayın Erdoğan, daha iktidar olmadan önce çok iyi görmüş olacak ki gittiği her yerde, her mitingde göreve alınmayan öğretmenlerin durumunu anlatıyordu. 2002 İzmir Mitinginde şöyle diyor: “Şu sisteme bakın, hâlen ülkede 72 bin öğretmen açığı var. Sen sınavla öğretmen seçiyorsun. Hangi akla hizmet ediyorsun? Bırak da öğretmenlerimiz okul seçsin, göreve başlasın. Önüne niye engel koyuyorsun? Ama inşallah biz hükûmetimizi kurduğumuzda bütün öğretmenlerimizi göreve başlatacağız ve öncelikli olarak eğitimin sorunlarını çözeceğiz.”
Yine, aynı yıl Gaziantep Mitinginde: “Yahu, bir sürü bölüm öğretmenimiz boşta geziyor. Resim öğretmeni matematiğe, müzik öğretmeni beden dersine giriyor. Niye? Öğretmen açığı var. Ama bakın işe ki bunlar bir de sınavla öğretmen alıyor. O zaman niye okutuyorsun bu öğrencileri, yazık değil mi? Ama biz iktidar olunca inşallah boşta öğretmen adayı kalmayacak.”
Yine, aynı yıl İstanbul’da: “Ama inşallah biz iktidar olunca öğretmenler okulun bittiği gün hazırlıklarını yapacak ve ertesi gün görev aşkıyla okuluna devam edecek, gidecek. Merak etmeyin.” diyor Sayın Başbakan.
Tabii merak etmiyoruz çünkü her şey apaçık ortada. Altı yıldır iktidardasınız, bugünkü manzara da mitingde söylediğiniz o günkü manzaradan çok farklı değil, hatta o günün gerisinde. O gün 72 bin olarak gösterdiğiniz öğretmen adayı -yani işsiz öğretmen- bugün 200 binler civarında.
Değerli milletvekilleri, doğrusu, Türkiye’de eğitimin sorunları değerlendirirken insanın işe nereden başlaması noktasında kişi zorlanıyor.
Eğitimin eksik de olsa bugüne kadar var olan laiklik yapısı bugün toptan alınmaya, yok edilmeye çalışılıyor.
Yıllardır Alevilerin, din derslerinin zorunlu okutulmasına karşı vermiş oldukları tepkiler AİHM tarafından onay bulmasına rağmen, Hükûmetin umurunda olmadı. Eğitim kitaplarında artan dinsel motifler ve öğretmenlerin öğrencileri dinsel yönlendirmeleri gün geçtikçe arttı.
Bulgaristan ya da Yunanistan’da Hristiyanlık din dersleri Müslüman çocuklarına zorunlu okutulmaya çalışılsaydı Türkiye’de ne yapılırdı acaba diye düşünüyorum. Hatay’ın Altınözü ilçesi İnönü İlköğretim Okulunda okuyan dördüncü sınıf öğrencisi Hristiyan olduğu hâlde din dersinden başarısız görülerek sınıf tekrarı yapılmasına karar veriliyor. Yetkililere sunuyorum, tepkilerini merak ediyorum.
Yine dünkü bir gazeteden öğreniyoruz: Millî Eğitim Bakanlığının okul öncesi eğitimi yaygınlaştırmak için ortaöğrenim okulları bünyesinde ana sınıfı açmak için çalışma başlattığını yazıyor. “Bu kapsamda on yedi imam-hatip lisesi bünyesinde 305 minik anaokulu eğitimi görmeye başladı.” diyor. Eğitim-Sen’in gündemine aldığı bu konuyu kimse görmek istemiyor.
Tuzla’da İçmeler Merkez Camisi ile Tuzla Halil Türkkan Anadolu İmam- Hatip Lisesi bir tüp geçitle birbirine bağlanıyor.
Ankara’nın göbeğinde bir okulda -tabii, İktidarın yaklaşımlarından cesaret alan yöneticilerin baskı ve uygulamaları yeterince var, birkaç örnek de bundan vermek istiyorum- bir ilköğretim müfettişi yarım kollu bluzla okula gelen bayan öğretmenlere “Ben sizi böyle çalıştırmam.” diyebiliyor. Belki o müfettiş haklı, mevcut hâliyle öğretmenlerin kılık kıyafeti AKP’nin hedeflediği eğitim politikasına denk düşmüyor olabilir. Anlaşılan, o müfettiş çarşaf, peçe, takke, cübbe arzuluyor.
Adana ÇEAŞ Anadolu Lisesinde “Okulda mescit var.” diyen öğretmen sadece bunu söylediği için başka okula sürülüyor.
Din hukukundan yola çıkılarak yapılan bu uygulamaların örnekleri çoğaltılabilir. Televizyonlarda yayınlanıp açığa çıkan, okullarda öğrencilere izlettirilen cemaat ve tarikat kasetlerine de burada değinmek istemiyorum.
Değerli milletvekilleri, kabul etmek gerekir ki Millî Eğitim, önemi gereği sorunları da çok olan bir kurumdur. Millî Eğitim Bakanlığınca cevaplandırılmasını istediğim soru önergemde, Haziran 2008 tarihi itibarıyla ilköğretimde okullaşmamış öğrenci sayısının 273.634 olduğu söylendi, yani 273.634 öğrenci okula gidemiyor.
Yine “Zorunlu okuma yazma yaşı içinde kaç çocuk, nerelerde, hangi koşullarda çalıştırılıyor?” sorusu istatistiki veriler olmadığı için cevaplandırılmadı.
“Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da polis sorumluluk bölgesinin dışında mayın ve benzeri patlayıcıların sonucunda 12 çocuk yaşamını yitirmiş, 30 çocuk yaralanmıştır.” diye cevap verildi. Bugüne kadar bu konuda bir şeyler yapıldı mı, merak ediyoruz yine.
Çok önemli bulduğumuz konulardan biri de genellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da olmak üzere uygulama alanı bulan yatılı bölge okulları sorunudur. Anneleri ve babalarından koparılarak alınıp götürülen yedi yaşındaki çocukların sizin çocuklarınız ve torunlarınız olduğunu bir düşünün. Aile sıcaklığından alınarak koğuş zindanı ve her şeyin soğuk ve yabancı olduğu ortam ve koşulların o çocuklar üzerinde ömür boyu bırakacağı travmayı düşünün. Bir eğitimci olarak işin pedagojik yanlarını anlatmayacağım, sizlere bir tek soru soracağım: Vicdanınız bu duruma ne diyor?
Yatılı bölge okulları kapatılarak, bölgelerin coğrafi yerleşim koşullarına en uygun olan yeni sistemler oluşturulmalıdır. Öğrenci potansiyeli olan köylere mutlaka okul yapılmalı, mevcut taşımalı eğitim sisteminin daha iyi bir hâle getirilmesi sağlanmalıdır. Bu, çocuğu aile sıcaklığı içinde eğitimde başarılı kılacağı gibi, bedensel ve ruhsal yönden de daha sağlıklı bir gelişim ve kişilik sağlayacaktır.
Eğitimci olarak görev yaptığım yılların tanıklığı dâhilinde söylüyorum: Taşımalı okullarda taşıma biçimi ve çocuklara yedirilen gıda sizlerin hiçbirinin kendi çocuğunuz için kabul edemeyeceğiniz ve yediremeyeceğiniz niteliktedir. Eğitimin diğer alanlarında olduğu gibi kâra, yani paraya tahvil edilmiş taşıma ve gıda çocuklarımızın sağlığını tehdit eder durumdadır. Okullarda zaten var olmayan hijyenik ortamı istatistiki verilerle sunmuştum. Okul çevresinde satılan gıda, yine öğrencilerin kullanmış olduğu kalem, silgi, pergel, cetvel, beslenme çantası, su kabı, vesaire gibi malzemelerin çoğunda bulunan kimyasallar çocuğun sağlığı ve gelişimi için büyük tehlikeler taşımaktadır. Bu kimyasal tehlikenin okul öncesi eğitim araç gereçleri ve oyuncaklarında çok daha fazla olduğu bilinmektedir. Yalnız ithal Çin mallarında değil, bazı yerli üretim mallarında da aynı tehlike mevcuttur.
Değerli milletvekilleri, bir ülkede ilk ve ortaöğrenim sorunluysa ister istemez yükseköğrenim de onun bir devamı olarak sorunlu olacaktır. Yükseköğrenim niteliğinin belirleyicisi, ilk ve orta eğitimin niteliğidir. Bu kadar sorunlu bir alana, yükseköğrenime 2009 yılı için ayrılan rakamsal pay 8 milyar 772 milyon YTL’dir. Bu, millî gelirin yüzde 0,79’una denk gelmektedir. Bu oran, ülkemizde yükseköğrenime ne kadar önem verildiğinin bir göstergesidir. Yükseköğrenim bütçesinin yarısını personel harcamaları oluşturmaktadır. Yıllara göre bakıldığında bu pay günümüze gelinceye kadar epeyce azalma göstermiştir. Yeni üniversitelerle birlikte öğrenci sayısının ve akademik personel ihtiyacının artışı ortadayken yükseköğrenim bütçesinin geçmiş yıllara göre oransal olarak daha az düzeyde pay alması, yükseköğretim sisteminde var olan mevcut sorunların daha da büyüyerek devam edeceğinin habercisidir.
Yükseköğretime ayrılmış pay bu iken bir de üniversiteler üzerinde YÖK gibi bir kurumun olduğunu düşünün. Önce bir YÖK’ü tanıyalım. YÖK, 12 Eylül cuntası tarafından üniversiteleri otoriter bir ideoloji ile yukarıdan aşağıya doğru örgütleyip hizaya getirmek amacıyla kurulmuş, cuntacıların hedeflerine ulaşması için kurduğu bir kurumdur. Bu sistemle rektörler ellerindeki sınırsız yetkilerle üniversitelerin mutlak hâkimi oldular. Rektörler gücünü YÖK Başkanından, YÖK Başkanı da Cumhurbaşkanından alıyordu. Üniversiteler öğrenciler ve muhalif öğretim görevlileri için bir korku imparatorluğu gibi çalıştı. Kurumlar içinde ciddi kadrolaşmalar yaşandı. Öyle ki, süresi dolan erkek rektörün yerine eşleri atanabildi.
İlginçtir, muhalefette YÖK’e ateş püskürenler iktidara geldiklerinde YÖK’ün ateşli savunucuları hâline geldiler. Sayın Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olunca sistem AKP’nin eline geçti, hemen akabinde YÖK’te iktidar değişikliği oldu. Anayasa’ya göre YÖK üçlü bir sacayağı üzerinde oturuyordu. Üyelerden üçte 1’ini Cumhurbaşkanı, üçte 1’ini Hükûmet, üçte 1’ini de Üniversitelerarası Kurul belirliyordu. Amaç, tek kutuplu bir YÖK yerine güç dengeleri oluşturmaktı ama güç dengeleri bir türlü oluşturulmuyordu. Şimdi gelinen noktada Çankaya, Hükûmet ve Üniversitelerarası Kurul tek elde toplandı. YÖK kurulmuş olduğu cunta yıllarının karakterine kavuşturuldu, yani AKP’nin karşı olduğu YÖK, taze kan buldu.
Gelişmiş ülkelerde üniversiteler nasıl yönetiliyor, iki örnekle bakalım: Almanya’da Düsseldorf Üniversitesi 100 kişilik senato tarafından yönetiliyor. Rektör seçimi de, okulun bilimsel ve yönetimsel kararlarını belirlemesi de bu senato tarafından gerçekleştiriliyor. Senatonun 60’ını öğretim görevlileri, 30’unu öğrenciler, 10’unu da idari personel, kendi arasında seçiyor. Yine Batı’da uygulanan bir başka örnek de okulun idari olarak bir genel sekreter tarafından yönetilmesi. Bütün idari uygulamalar genel sekreterin yetkisi dâhilinde oluyor. Bu modele göre, bilimsel kararlar ve temel idare kararlarını üniversite senatosu alıyor. Böylece, rektörler ve bilim insanları idari sorunlarla boğuşmakla yüz yüze kalmıyorlar. Böyle demokratik örnekler varken bugüne kadar hararetle YÖK’e karşı olan AKP İktidarı, bu düşüncesinden tümüyle vazgeçti, YÖK Yasası’nı değiştirme gücünü bulmuşken değiştirmedi; Seçim Yasası ve dokunulmazlıklar gibi, bu alandaki olanakları da kendi yetkisinde tekelleştirmek istemişti, başardı da.
Kısa zaman dilimi içinde neler başardılar, birkaç tanesini sıralayalım: Çankaya, Üniversitelerarası Kurulun seçmediği bir ismi Çankaya kontenjanından YÖK üyesi olarak atadı. Başbakanın camları balyozla kırılan makam aracının YÖK Başkanına tahsis edildiği gazetelerde yazıldı.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
34 konuşma daha · 21 Aralık 2008