Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununda değişiklik yapılmasına ilişkin (s.s.384)
Tunceli Milletvekili ·
Genel Kurul, 108. Birleşim · 3. yasama yılı · 23 Haziran 2009 · 1.810 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Şerafettin Halis, 23 Haziran 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 108. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA İLİŞKİN (S.S.384)); konuşma 1.810 kelime.
Şerafettin Halis (Tunceli). “Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununda değişiklik yapılmasına ilişkin (s.s.384)”. TBMM Genel Kurulu, 108. Birleşim tutanağı, 23 Haziran 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/serafettin-halis-23-2009-06-23-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanununda-degisiklik-yapilmasina-ili (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
DTP GRUBU ADINA ŞERAFETTİN HALİS (Tunceli)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarıları üzerine Demokratik Toplum Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Sizleri saygıyla selamlıyorum.
Tasarıya ilişkin görüşlerime geçmeden önce ülkemizde gündemden düşmeyen, sivil siyaseti ve demokrasiyi tehdit eden darbe girişimleri üzerinde görüş sunmak istiyorum.
Ülkemizde son elli yıldan bu yana on yıllık aralıklarla sivil siyaset alanına müdahale eden askerî güçler, son on yıllık süreçte daha da yakın aralıklarla varlık göstermeye başladılar. Son günlerde gündemi yoğunca işgal eden bir belgenin sahiciliği ve sahteciliği tartışılıyor. Tartışılan belge sahte olsa bile bu, ülkemizde darbe girişimlerinin olmadığı anlamına gelmez. Çünkü bundan önce de sayısını bilmediğimiz andıçların, 28 Şubat muhtırası ve e-muhtıraların demokrasiye giden yolu nasıl engellemeye çalıştıklarını biliyoruz. Bir de bilemediklerimizin, gün ışığına çıkmamışların da olabileceğini düşünüyoruz hâliyle. Bugüne kadar 12 Eylül darbesinden şikâyetçi olanlar, darbe üzerine samimi şekilde analizler yapıp sorumluları için yargı sürecini başlatmış olsaydı, bugün bunları hâliyle konuşmamış olacaktık.
Bugün 12 Eylül darbesinin yaratmış olduğu ağır travmayı hâlen yaşıyor ülkemiz. 12 Eylülün yönetsel kurum ve kurulları ne yazık ki Anayasa’sıyla beraber hâlâ devam etmektedir. 12 Eylül askerî darbesiyle başlayan dönemde başta yaşam hakkı olmak üzere tüm hak ve özgürlükler yoğun şekilde ihlal edilmişti. Bu dönemin bazı uygulamalarına bakarsak Parlamento ve hükûmet feshedilmiş, milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmış, tüm yurtta sıkıyönetim ilan edilmişti. Tüm siyasi partiler kapatılarak menkul ve gayrimenkullerine el konulmuştu. Böylece mülkiyet hakkı gasbedilmişti. 650 bin kişi gözaltına alınmış ve doksan güne varan gözaltı sürelerinde ağır işkenceler görülmüştü. 171 kişinin gözaltında işkenceden öldüğü belgelerle kanıtlanmıştı ve bu sayının çok daha yüksek olduğu biliniyor. Askerî savcılar 6.530 kişi hakkında idam talebinde bulunmuş ve aralarında on sekiz yaşından küçük olan Erdal Eren de olmak üzere 18’i solcu, 8’i sağcı, 23’ü adli mahkûm, 1’i ASALA örgütü üyesi olmaktan 50 kişi idam edilmişti. Yasama, yürütme ve yargı erkleri tek elde toplanarak Anayasa’nın kuvvetler ayrılığı ilkesi çiğnenmişti. Darbeciler, işlediği suçu yapmış oldukları Anayasa’yla, Anayasa’nın geçici 15’inci maddesiyle kendilerini korumaya almıştı. Kendisi meşru olmayan bir yönetimin çıkardığı yasaların hukuki ve meşru olduğu da düşünülemez. Bu nedenle, darbecilerin kendilerini yargılanmaktan muaf kılan Anayasa’nın geçici 15’inci maddesinin de hukuki bir temeli yoktur. Bunu kabul etmek 12 Eylül darbesini meşru görmek anlamına gelir. Dolayısıyla, darbeciler yargılanmadığı içindir ki askerî yapılanma içinde mevcut olan darbe potansiyeli, fırsat ve olanak buldukça, muhtıralarla, e-muhtıralarla, andıçlarla ve benzeri durumlarla darbe girişimi olarak kendisini dışa vuracaktır. Çeşitli ülkelerde, darbe yapanlar yargılandıkları içindir ki sonraki dönemlerde de darbe olmamış, bu ülkelerde demokrasi kök salmıştır. Yunanistan, Portekiz, Arjantin, Şili gösterilebilecek en uygun örneklerdir. Bugüne kadar yargılanmamış olan 12 Eylül darbecilerinin yargılanması, demokrasi için bir zorunluluktur.
Anayasa’nın 6’ncı maddesi “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” diye düzenleme getirmiştir. Darbeciler Anayasa’ya aykırı davrandıkları gibi, fiillerinde TCK’ya da çağdaş hukuk sistemlerine göre de suç işlemişlerdir. Dolayısıyla, darbecileri korumanın hukuki bir dayanağı da yoktur. Ülkemiz demokrasisinin inşası için, 12 Eylül darbesini gerçekleştirenlerin yargılanmasının tarihî bir görev ve zorunluluk olduğu kanaatindeyiz. Darbeciler yargılanmadan gerçek manada bir demokrasinin inşa edilemeyeceğini dünya pratiği bize göstermiştir. Başta dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Millî Güvenlik Konseyi üyeleri olmak üzere 12 Eylül darbecileri yargılanmadıkça daha çok darbe girişimleriyle karşılaşacağız bu ülkede.
Bu Mecliste, 12 Eylül darbesinden nasibini almış çok sayıda milletvekili olduğunu biliyoruz. Yine, bu dönemde idam edilen 50 insanın 38’i Danışma Meclisi, 2’si de 12 Eylül darbesinden sonra kurulan Hükûmet döneminde idam edilmişti. Mecliste o dönemlerde görev yapmış 23 milletvekili bulunuyor şu an bu salonda. Yani, ister 12 Eylül darbesinin mağduru olalım, ister mağduriyete yol açmış olalım, artık günümüz Türkiye’sinde darbeye yol açacak hiçbir olanağın kalmaması için Meclis olarak görev yapmak durumu haizdir. Bu bizim başta gelen sorumluluklarımız arasındadır. Tekrar ediyorum: Darbeciler yargılanmadıkça darbe girişimcileri her zaman olacaktır.
Değerli milletvekilleri, ülkemizde 94’ü devlet, 38’i vakıf olmak üzere toplam 132 üniversite bulunmaktadır. Her yıl üniversite diplomalı işsizler ordusuna yeni diplomalı işsizler eklenmektedir. Öyle ki ne eğitim stratejisi ne de istihdam stratejisi bulunmadığından üniversite mezunu işsizlerin durumu sosyal bir sorun hâline gelmiştir. Bin bir zorlukla üniversiteyi kazananlar neşe içinde, gülerek kayıt yaptırmakta, kendilerini bekleyen işsiz bir geleceğin bilinciyle, hüzün içinde, ağlamaklı mezun olmaktadırlar.
Ülkemizde üniversite mezunu işsizlerin oranı yüzde 40 dolaylarındadır. YÖK kaynaklarına göre, 2007-2008 yılları itibarıyla üniversitelerde okuyan öğrenci sayısı 2 milyon 497 bin 473 olarak bildirilmiştir. Yine, yükseköğretimde okullaşma oranı 2006-2007 yılları itibarıyla yüzde 20,14’tür. Bu oran Belçika’da yüzde 56, Fransa’da yüzde 51, Almanya’da yüzde 46, Güney Kore’de yüzde 52’dir. Okullaşma oranı itibarıyla gelişmiş ülkelere göre gerilerde olmamıza rağmen, üniversiteden mezun olanların işsizlik oranı sosyal bir sorun olarak ürkütücü boyuttadır, günden güne de artmaktadır.
Ülkemizde ne eğitim planlama ve stratejisi ne de istihdam planlama ve stratejisinin olmadığını söyledim. Şimdi, yalnızca felsefe grubu öğretmenlerine ilişkin durumu sunarak durumun ne boyutta olduğunu gözler önüne sermeye çalışacağım: Üniversitelerin eğitim fakülteleri bölümünden yılda 500 öğrenci mezun olmaktadır felsefe grubu öğretmenleriyle ilgili. Her yıl ataması yapılan felsefe grubu öğretmen sayısı 100’dür. Buna karşılık, her yıl üniversitelerin eğitim fakültelerinin felsefe grubu öğretmenliği bölümüne alınan öğrenci sayısı 3.500’dür. Bugün okullarda istihdam edilen 18 bin din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenine karşılık felsefe grubu öğretmenleri sayısı sadece 5.900’dür. Tarih öğretmeni 13 bin, biyoloji öğretmeni 8 bin, fizik öğretmeni 8 bin, kimya öğretmeni 7 bin civarındadır. İşsizlik, planlama, strateji bir yana, felsefe, tarih, fizik, kimya, biyoloji dersleri din kültürü ve ahlak bilgisi dersine göre, önem sırası itibarıyla, geri sıralarda yer almaktadır. Son beş yılda atanan din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni sayısı yaklaşık 6 bin civarındayken felsefe grubu öğretmenleri yalnızca 500 dolayındadır. Felsefe grubu öğretmenliği mezunları, günümüzde gereğine inanılan kendi yan dallarında, psikoloji, sosyoloji, ahlak felsefesi, insan hakları ve demokrasi eğitimi için değerlendirilmeliydi oysaki. Rehberlik alanlarında da ayrıca çok ciddi bir ihtiyacın olduğu bilinmektedir.
Yine, üniversitelerimizin nitelik durumuna gelirsek: Yüksekeğitim kalitesinin dünya standartlarının altında olduğu bilinmesine rağmen, iyileştirmeye yeterince destek sağlanmadığı bilinmektedir. Üniversiteler, nitelikli kurumsal hizmet vermek açısından, taşra ve merkez üniversiteleri olmak üzere ayrışmış durumdadırlar. Siyasi amaç ve hesaplarla bakkal dükkânı açar gibi her ile bir üniversite, bazı illere birden fazla üniversite anlayışı üniversiteleri olması gereken niteliklerinden uzaklaştırmıştır. Üniversite sayısı arttıkça, dolayısıyla öğrenci, eğitim elemanı sayısı ve altyapı ihtiyaçlarının da artmış olmasına rağmen, son yıllarda üniversitelere ayrılmış olan bütçe paylarında kayda değer bir artışa rastlanmamıştır. 2002 yılında yüzde 0,89 olan bütçe payı, 2008 yılında ancak yüzde 1,02’ye yükseltilebilmiştir. Oysaki 2002 yılı ile 2008 yılı arasında onlarca üniversite ve yüksekokul açılmıştır. Her bir üniversitenin altyapı yatırım maliyetinin 30 milyon doları geçtiği düşünülürse durumun ciddiyeti daha da net anlaşılır.
Yükseköğretim öğrencilerine kişi başına yapılan harcamada OECD ülkeleri arasında son sıralarda yer almaktayız. Öyle ki Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Yunanistan’ın gerisindeyiz. Yeterli kadro ve altyapı olanaklarının olmadığı yerlere sadece siyasi amaçlarla üniversiteler açılmakta, nitelikli bir eğitime kavuşturmanın hesabı ne yazık ki yapılamamaktadır. Bunun acısını herkesten önce ve daha çok öğrenciler ve öğretim elemanları çekmektedir.
Bugün hâlâ 12 Eylül kurumu olan YÖK hem öğrenciler hem de eğitim elemanları üzerinde bir korku kaynağı olarak durmaktadır. Dolayısıyla, üniversitelerin özgür araştırma ve tartışmaların olduğu yerler olarak tanımlanması hâlâ olanaklı değildir. Akademisyenler devletten, dinden, sermayeden bağımsız, özgür akademisyen kimliğine ne yazık ki tam olarak kavuşamamışlardır.
YÖK, öğretim elemanı yetiştirme konusunda da yetersiz kalmıştır. Üniversitelerde öğretim elemanları ağır bir ders yüküyle de karşı karşıyadırlar. Eğitim-Sen’in araştırmalarına göre eğitim elemanı başına haftada yirmi ders saati düşmektedir. Bu durum, YÖK Stratejisi Raporuna ölçü alınan sekiz saatin 2,5 katıdır. Öğretim elemanlarının yaklaşık 39 binini öğretim üyesi oluşturmakta, geleceğin öğretim üyesi olacak yaklaşık 35 bin araştırma görevlisinin sefalet ücretiyle çalıştırılıyor olması eğitime verilen değerin bir ölçüsü olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani bilim toplumu geçim derdine düşecek kadar yoksullaştırılmıştır.
YÖK, öğretim elemanlarının kendilerini geliştirmelerini bir özlük hakkı olarak görmüyor, yabancı dil edinmeye ilişkin yeterli destek ve yurt dışı olanakları sunmuyor ya da sunmak istemiyor. Yapılan araştırmalara göre, öğretim elemanları, ücret yetersizliği, araştırma altyapısının yetersizliği, akademik yönetim yapısının sorunları ve akademik yükselme ölçütlerinin yarattığı baskıyı en temel sorunları olarak görmektedir. Akademik özgürlük ve akademik özerklik en büyük beklentileri hâline gelmiştir. Yine, üniversitelerde idari personel de mağdur durumdadır. Özlük haklarından yoksunluk, personel azlığı, iş fazlalığı, öte yandan üniversite içinde özel şirketlerce istihdam edilen işçilerin zor koşullarda az parayla çalıştırılması, çağa uymayan bir durum olarak görüntü vermektedir.
12 Eylül darbesinden bu yana, eğitimin tüm kademelerindeki sorunlar, serbest piyasaya, serbest piyasanın vicdanına havale edilmiştir. Oysaki eğitim, sermayenin vicdanına havale edilmeyecek kadar önemlidir. Devletin liseleri eğitim için nitelik anlamında yetmiyor olacak ki her yerde mantar gibi dershaneler türemektedir. Öyle ki 2009 yılı itibarıyla, seksen bir ilde dershanelerin toplamı, ortaöğretim okullarının toplamından çok daha fazladır.
Değerli milletvekilleri, bir ülkede ilk ve ortaöğretim sorunluysa doğal olarak yüksekeğitim de sorunlu olacaktır. Eğitimdeki bu sorunlar, ülkenin doğusuyla batısı arasında çok açık bir arayla farklılık göstermektedir. Aynı farka, aynı bölgede bulunan alanlar arasında da rastlanmaktadır. ÖSS sınavlarında Kürtlerin yoğunluklu yaşadığı illerin, başarı listesinin son sıralarında yer alması bir tesadüf değildir. Nedenlerinin başında, ana dilde eğitim gelmektedir. İkinci olarak iktidarların bölgeye yaklaşımlarıdır. İlk ve ortaeğitimlerini ana dilleriyle göremeyenler, ana dilleriyle eğitim görenlere oranla daha başarısız olurlar. Kürt çocuklarının başarısızlığındaki ana faktör, ana dilleriyle eğitim görememeleridir. Kürtçenin okul öncesi eğitimle başlayarak eğitim dili olma hakkının verilmesi, uluslararası sözleşmelere imza atmış Türkiye'nin görevidir, barış ve huzur için de gereklidir. Bölgeler arası dengesizlik yani doğunun geri bıraktırılmışlığı, başarısızlıkta ikinci etkendir.
ÖSS’yle öğrenciler bir yandan yarış atı hâline getirilirken bir yandan da bir nevi kobay olarak kullanılmaktadırlar. Her yıl ya da birkaç yıl arayla yeni yöntemler denenerek sınavlar yapılmaktadır. Ancak durum her gün daha da geriye gitmekte, uygun bir formata ulaşılamamaktadır.
Tabii, üniversiteye girme başarısı gösteren öğrencilerin de yığınlarca sorunları var. Üniversite ve yüksekokul öğrencilerinin sorunlarının birkaç tanesini sıralamaya çalışırsak üniversiteyi kazanmış öğrencilerin temel sorunları arasında başta maddi olanaksızlıklar ve barınma sorunu yani yurt sorununun olduğunu görürüz.
Açılan üniversitelerin yurt sorunu özellikle giderilmemekte, öğrencilerin cemaat ve tarikatların avucuna düşmesi için bir nevi ortam ve olanak sunulmaktadır. Öyle ki üniversitelerin bulunduğu illerde YURTKUR’un yurtlarından çok daha fazla tarikat ve cemaat yurtları bulunmaktadır. Artık klasik propagandayla örgütlenme ve adam kazanma yerine, çok daha kolay olan bir yolla, olanaksız bırakılan insanlara olanak sunularak örgütlenme yapılmaktadır. AKP’nin de yapmaya çalıştığı budur. Önce yoksul bırak, kendine muhtaç kıl, sonra az bir lütufla kendine bağla.
Yine, verilen devlet bursları yetersiz kalmakta, sudan bahanelerle çoğu kez öğrenci daha mezun olmadan bursları kesilmektedir. Millî Eğitim Bakanlığı ve YURTKUR’un öğrencilere verdiği kredi borçlarını ödeyemeyen işsiz, mezun öğrencilerden haciz yoluyla geri alma girişiminde bulunulmuştur.
Ulaşım sorununda yine gerekli çözümler bulunamamış, belediye otobüslerinin olduğu güzergâhlardan yararlanan öğrencilere kıymeti olmayan küçük indirimler yapılmıştır.
Kampüs içerisinde çoğu kez öğrencilerin can güvenlikleri sağlanamamakta, satırlı, silahlı grupların kampüslere girip öğrencileri darp ettikleri, hatta öldürdükleri, kamuoyunun tanık olduğu olaylardandır.
Tabii, Tunceli’de de geçen yıl bir üniversite kuruldu. Bugüne kadar 300 öğrencisi olan yüksekokulların öğrencilerini barındırma sorunu çözülmezken, bu yıl 1.500 kontenjan ayrıldı Tunceli Üniversitesine. Ancak, 1.500 kontenjan ayrılmış olmasına rağmen, yurt yapmaya yönelik hiçbir girişimin olmadığı bilinmekle beraber, askeriyeye verilmiş olan öğrenci yurdu da hâlâ geri alınmış değildir. Eğer gerçekten üniversiteler noktasında bir samimiyet, hassasiyet olacaksa AKP tarafından, öncelikle üniversite açılmış ya da açılacak olan illerde yurt sorununun çözülmesi gerekmektedir ve birinci önceliktir.
Değerli milletvekilleri, yeni açılacak üniversitelere prensipte karşı olmadığımızın, ancak üniversitelerin her yönüyle mevcut durumlarına itirazımızın olduğunun bilinmesi dileğiyle sizleri saygıyla selamlıyorum. (DTP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
38 konuşma daha · 23 Haziran 2009