İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre grup önerileri hakkında
Tunceli Milletvekili ·
Genel Kurul, 16. Birleşim · 4. yasama yılı · 11 Kasım 2009 · 914 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma
Kaynak göster
Şerafettin Halis, 11 Kasım 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 16. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: İÇTÜZÜĞÜN 19 UNCU MADDESİNE GÖRE GRUP ÖNERİLERİ HAKKINDA); konuşma 914 kelime.
Şerafettin Halis (Tunceli). “İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre grup önerileri hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 16. Birleşim tutanağı, 11 Kasım 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/serafettin-halis-23-2009-11-11-ictuzugun-19-uncu-maddesine-gore-grup-onerileri-hakkinda (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
ŞERAFETTİN HALİS (Tunceli)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; verilmiş olan önerinin lehine söz almış bulunuyoruz öneri sahibi olarak.
Bölgede yaşanan otuz yıllık savaştan dolayı devam edegelen olağanüstü hâl ve sıkıyönetim uygulamaları 30 Temmuz 2002 yılında kaldırılmıştı. Ancak, her ne kadar olağanüstü hâlin kaldırıldığı resmen söylendiyse de bugüne kadar süren bazı fiilî durumlar hiç de olağanüstü hâl görüntülerinden kurtaramadı Tunceli’yi. Tabii, bu konuda verilmiş olan önerge de olağanüstü hâl kaldırıldıktan sonra yaşanan uygulamalarla ilgili faili meçhullerin, hak gasplarının araştırılması ve bu konuyu Meclisin bir sonuca vardırması talebiydi.
Tabii o gün olağanüstü hâlin kaldırılmasından kısa bir süre sonra Mazgirt ilçemizin bir köyünde İmam Boztaş, Tunceli merkezin bir köyünde Hasan Şahin, yine Pülümür’de arıcılık yapan Hüseyin Arslan ve Hozat’ta sivil yurttaşlardan yine Bülent Karataş öldürüldü, bir o kadar insan da yaralandı. Bunlar sadece medyada bazı kişilerin dikkatine bazı sayfalarda sunuldu, ötesine gidilmedi.
Tabii, bunlar bu ülkede yaşanan savaşın getirileri. “Getiriler”i tırnak içinde söylüyorum. Eğer bu ülkede Kürt sorununun çözümü noktasında demokratik bir yaklaşım sergilenmiş olsaydı, öyle inanıyorum ki bu sorunlar yaşanmazdı ve nereden dönülürse orada bir kâr olma algısıyla bu işler bitmiş olurdu.
Kürt sorununun çözümü noktasında yapılan açılım üzerine dün konuşmalar yapıldı ama ne yazık ki bu konuşmaların bir kısmında hâlâ Kürtler üzerinde, Aleviler üzerinde oynanan oyunların şiddet yoluyla devamı yönünde görüşler beyan edildi.
Çok ilginçtir, bir parlamenterimiz, Dışişlerinde de yetkili bir parlamenterimiz: “Şıh Sait isyanında da analar ağlamadı mı, Dersim isyanında da analar ağlamadı mı? Peki, o zaman analar ağlıyor diyen var mıydı? Amerika bir saatte 3 bin insanı öldürdü.” dedi.
Değerli milletvekilleri, şimdi burada kastedilmek istenen nedir? Dersim’de Cumhuriyet Halk Partisinin kanla ıslanmış süngüsü bir daha kurumasın demektir, Şıh Sait hareketinde yine aynı dönemde ıslanmış süngüler bir daha kurumasın demektir.
Şimdi soruyorum: Dersim’de ne oldu bilen var mı? Cumhuriyet Halk Partisinin sıralarında Dersim’i yaşayanların öyküleriyle, ağıtlarıyla büyümüş parlamenterlerimiz var.
Biz Dersim’de yaşananları söylersek belki algılanması çok inandırıcı olmayabilir ama ben Dersim’de yaşananların ne olduğunu söylemeden önce bir başka üstadın ağzından vermeye çalışacağım. Necip Fazıl Kısakürek diyor ki: “En aşağı 50 bin mazlumun kanını ve canını ihtiva etmesi bakımından, kalın hatlarıyla bir harita gibi çizdiğimiz ve şu anda yalnız ana prensip ve manasıyla tespit ettiğimiz bu facianın tarihte bir eşi benzeri gösterilemez. Babalarını arayan ve yanına gitmek istediklerini söyleyen 2 masum çocuğun Hozat Kaymakamı tarafından süngületilerek babalarının yanına gönderilmesi… Kendisinin öğretmen ve köy halkıyla alakasız bir şahıs olduğunu iddia ederek alevler içinden fırlamak isteyen bir gencin, kalasla itilip alevler içine atılması ve karşısında sigara içilmesi… Buğday sapları üstünde yakılan ve daha evvel kurşunlanmış bütün köy halkı… Annesinin karnından sivri uçlu aletle çıkarıldıktan sonra yaşamakta devam eden ve hâlâ topuğunda bu sivri uçlu aletin izini taşıyan çocuk…” Daha neler neler… Şimdi, bunları biz söylemiyoruz. Söyledik ama inandıramadık. Ve sadece Kürt olmak da yetmiyor. O dönemin okullarında okuyup öğretmen olan biri aynı akıbete ailesiyle maruz kalıyor.
Değerli dostlar, şimdi, dün konuşan Sayın Öymen’in bu anlattıklarıyla, daha doğrusu Sayın Öymen’in bakış açısıyla örtüşenlere bir sözümüz var. Ben 38 Harekâtı’nda ailesinden 24 kişiyi kaybeden biri olarak konuşacağım ve yetişkin erkeği kalmamış, ailesi ikiye bölünerek Eskişehir’e ve Afyon’a sürülen bir ailenin mensubu olarak konuşacağım ama bundan öncesi de on binlerce insanını yitirmiş Dersim insanının bir temsilcisi olarak konuşacağım. 24 insan kaybetmişim ailemden, 2 büyük dedemin hâlâ mezarı yok. Ağıtlarla, öykülerle büyümüşüm ama içimde zerre kadar kin yok, içimde zerre kadar düşmanlık duyguları yok ama öfkem var elbette. Ama Sayın Öymen’e bakıyoruz. Mağdur olan biziz, mazlum olan biziz; ölen, öldürülen biz, sürülen biz, yok edilmek istenen biz ama Sayın Öymen’in öfkesi bir yana, hâlâ kin ve intikam duygularından arınmış değil, kendisini arındırmış değil.
Siz, kin ve intikam duygularıyla nasıl hareket ederseniz edin, biz ortak vatanda barışta da birlikte yaşamaya da ısrarımızda devam edeceğiz. Tabii, Sayın Öymen’in sadece yaklaşımı Dersim’de Şıh Sait döneminde yaşananlardan değil, Kürt sorununun çözümü konusundaki algısıdır. İşte, ne var, Amerika bir saatte 3 bin insanı öldürüyor. İşte, terörist diyor, kurtuluyor. Siz de öldürün 3 bin insanı, siz de öldürün 30 bin insanı kurtulun. Peki, yoksul halkın çocukları üzerinde hamaset yapanlara soruyorum: Sizin çocuklarınız nerede? (DTP sıralarından alkışlar) Bir dönem oluk oluk kan akarken bu ülkenin doğusunda, bir başbakanın oğlu havuzda su altı komandosu olarak terhis edildi ve savaşa doymayan bir genelkurmay başkanının oğlu serseri mayın gibi pavyonlarda, barlarda dolaşıp duruyordu ama hamaset nutukları atanlar, vicdanları sızlamadan yoksul çocukların cenazelerinde gidip nutuk atıyorlardı. Eğer gerçekten vatanseverlik başkasının çocuğu üzerine nutuk atmaksa biz böyle bir vatanseverliği kabul etmiyoruz ve karşısında olacağız.
Değerli dostlar, tabii, dün Dersim’de yaşananlar bugün hâlâ ağır travmayla devam ediyor. Biz isterdik ki Dersim’de yaşanan travma bugün son bulmuş olsaydı. Biz, sadece tarihî haksızlıklar üzerinde siyaset inşa eden bir siyasete, bir partiye mensup değiliz ancak geçmişte yaşanan haksızlıkların üstünün örtülmesine de asla göz yummayacağımızın, asla seyircisi olmayacağımızın da herkes tarafından bilinmesini istiyoruz.
Dersim katliamının üzerinden yetmiş bir yıl geçti. Oysaki bu ülkenin yasalarına göre elli yılını dolduran arşivler açılır. Yetmiş bir yıl geçti, iki sene önce vermiş olduğum arşivlerin açılması noktasındaki önergem hâlâ Kurula inmedi.
Yine Dersim’i planlayarak getirenler, önce Dersim’in adını aldılar 1935’te, sonra da kıyım, katliam ve sürgün planlarını uyguladılar. Biz, onun da… Eğer Dersim adının alınması akabinde katliamları ve sürgünleri getirmişse, tarihî bir yüzleşme olarak bu Hükûmet, bu devlet bu yanlışını gidermeli, bu yaranın sarılmasına yardım etmelidir ve Dersim adı verilerek Dersim insanında yaşanmış olan travmanın önüne geçmelidir. Bugüne kadar bunu da görmedik ama demokrasiye dünyanın evrildiği böyle bir süreçte bu Parlamentonun da kendi tarihî geçmişiyle yüzleşmeyi esas alacağı ve yaşanan olumsuzluklardan, acılardan kalma travmaların giderilmesine yardımcı olacağına inanıyorum.
Ben, bu vesileyle Kürt sorununun çözümü noktasında ıslanan süngüler kurumasın…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
59 konuşma daha · 11 Kasım 2009