2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında
Tunceli Milletvekili ·
Genel Kurul, 38. Birleşim · 5. yasama yılı · 21 Aralık 2010 · 1.401 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma
Kaynak göster
Şerafettin Halis, 21 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 38. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 1.401 kelime.
Şerafettin Halis (Tunceli). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 38. Birleşim tutanağı, 21 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/serafettin-halis-23-2010-12-21-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
BDP GRUBU ADINA ŞERAFETTİN HALİS (Tunceli)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de parti grubum adına Yükseköğretim Kurulu, ÖSYM ve üniversitelerin bütçeleri hakkında söz almış bulunmaktayım. Sizleri saygıyla selamlıyorum.
Tabii, bütçelere geçmeden önce ben 19 Aralık tarihinin Türkiye siyasal ve toplumsal tarihinde kara bir sayfa olduğuna değinerek söze başlamak istiyorum. Bundan otuz iki yıl önce Maraş’ta bir katliam yaşandı. Katliamın arkasında 12 Eylül’e süreci evriltmek isteyen karanlık güçler vardı ve provokatif güçler vardı. Orada sonuç itibarıyla 111 insanımız katledildi ve yüzlercesi yaralandı. Oradaki Alevi kesimin yüzde 80’i göç etmek zorunda kaldı. Tabii, “Bunun arkasında provokatör güçler vardı.” dedik. Kürtlerin Türklerle, Alevilerin Sünnilerle, hiç kimsenin hiç kimseyle, halk boyutunda bir sorunu yoktu ve olmamıştı.
Otuz iki yıl sonra, yani evvelsi gün, ayın 19’unda bir anma etkinliğine gittik. Tabii o anma etkinliği, çok ilginçtir, gözyaşları arasında yapılırken bizim hemen arka sokağımızda davullarla, zurnalarla şenlik yaparak otuz iki yıl önce yaşanmış katliamı sahiplenenler vardı. Tabii, biz, bunu Maraş halkına mal etmiyoruz, Maraş halkına mal etmek isteyenlere de karşı olduğumuzu belirtmek istiyoruz. Otuz iki yıl önce, provokatif bir şekilde, 111 insanın katline sebep olanlar kana doymamış olacaklar ki yine otuz iki yıl önceki görevlerinin başındaydılar ve Maraş’ın çevre illerinde toplanmış ve yaşları otuz ikinin altında olan -ki otuz iki yıl önceki Maraş katliamını da çok içtenlikle bilemeyen- gençlerden müteşekkil gruplarla saldırı hâline geçmeye çalıştılar. Tabii, katliamın bir numaralı sanığı hâlâ kana doymamış olacak ki bu kesimler üzerinde sevk ve idare eder gibi balkondan seyir hâlinde ve zaten ayın 19’undan üç gün önce de aynen şöyle söylüyor: “Samsun’daki duyarlı insanlar Maraş’ta da vardır.” Ne demek bu? “Siz gelirseniz, biz size saldırtırız, yine kan dökülür.” Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Orada sivil toplum örgütleri, siyasi partiler kendilerine düşeni yapmışlardır, duyarlılık örneği göstermişlerdir ve bunun Maraş’a ve Maraş halkına mal edilmemesi gereken bir olay olduğunu söylemişlerdir.
Tabii, yine 19 Aralık, on yıl önce. “Hayata Dönüş Operasyonu” adı altında cezaevlerine müdahale edildi, operasyon yapıldı. Operasyonun nedeni neydi? Cezaevi koşullarının iyileştirilmesini isteyen tutsakların başlatmış oldukları açlık grevleriydi, F tipi cezaevlerine karşı duruşun eylemleriydi. Ne yapıldı? Yine 32 insanın ölümüne neden olan sonuçla, olay bugüne kadar acılarıyla geldi ve 2’si askerdi. Otopsi raporlarında, vurulan erlerin de asker kurşunuyla vurulduğu saptandı. Bu da çok net ve açık gösterdi ki Türkiye'nin provokatif olaylara zemin bulan bir psikolojisi var ve bu konuda provokatif eylemlere ve hareketlere karşı durmak da bundan böyle hepimizin görevi olsa gerek.
Değerli milletvekilleri, YÖK bütçesi üzerine konuşuyoruz. YÖK, bize kalmış bir 12 Eylül mirası, deyim yerindeyse -tırnak içinde- bir “12 Eylül değeri.” Ne hikmetse AKP muhalefetteyken YÖK’ün mutlaka kaldırılması gerektiği üzerine defalarca söz söylemiş, konuşmalar yapmıştı ve yine Sayın Erdoğan, 2007’nin 21 Şubatında Deniz Ticaret Odası toplantısındaki konuşmasında aynen şöyle diyor: “Bizim İktidarımızda bilime sınır yoktur. Bilime engel olunur mu? Bilime sınır olur mu? Ülkemizde öyle bir YÖK anlayışı var ki bilime sınır getiriyor.” İyi, güzel de siz Başbakansınız, büyük çoğunlukla, ezici çoğunlukla İktidarsınız, eğer YÖK’ü kaldıramıyorsanız, demek ki sizin YÖK’ten beslenmeniz için, YÖK’ten faydalanmanız için bir fırsat kolluyorsunuz ve bu fırsatı da kolladınız, yakaladınız. Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra kaldırılması gereken YÖK’ü İslami referanslı liberalize ederek ne yaptınız? Topyekûn kendi İktidarınızın hizmetine sundunuz. Ne yapıyor bu YÖK? Rektörler, gücünü YÖK’ten alıyor, YÖK gücünü Cumhurbaşkanından alıyor. Sonuç itibarıyla, bütün yetkiler tekelleşiyor ve burada YÖK istediği gibi at koşturuyor, muhalefet bu konuda çok bir şey yapamıyor.
Tabii YÖK’ün kuruluş amacına baktığımızda, bu YÖK’ün ne olduğu çok daha iyi anlaşılır. YÖK’ün kuruluş amacında aynen şöyle söylüyor: “Atatürk inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk milletinin millî, ahlaki, manevi değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan insanlar yetiştirmek.” tabii. Hani siz, üniversiteleri ilkokul mu bellediniz? Yani ilkokulda, milletine, vatanına, şerefine, haysiyetine düşkün insanlar yetiştirmeyi programınıza alabilirsiniz, hadi neyse, ama “Üniversiteler bilim yuvaları, özgür araştırma merkezleri.” diyorsunuz ama tutuyorsunuz, Türk olmanın şeref ve haysiyetiyle, mutluluğuyla övünen kişilerden dem vuruyorsunuz. Peki burada, bu bilim yuvalarında, Türklükle övünemeyenler, bilim çalışmalarını icra etmeyecek mi? Ya da bu mutluluğu taşımayanlara bilim alanında çalışmalarında destek sunulmayacak mı? Tabii, böyle olunca da biz, YÖK’ün 12 Eylül ruhunu hâlâ olduğu gibi kendi üzerinde taşıdığını ve bugün de YÖK’ün hâlâ 12 Eylül mirasından, gücünden aldığı bir durumda yoluna devam ettiğini görüyoruz.
12 Eylülde YÖK ne yapmıştı? Kurulur kurulmaz, önce, seçilmiş rektörleri görevinden almış, yerine darbe yanlısı milliyetçi kadrolar atamıştı. YÖK ne yapmıştı? Bütün üniversitelerde aynı derslerin ve konuların okutulacağı –tıpkı ilkokullardaki gibi- müfredat çıkarmıştı ve YÖK daha sonra ne yapmıştı? “1402’lik” olarak adlandırılan yüzlerce rektörü, öğretim görevlisini, üniversitelerden uzaklaştırmıştı. Tabii, böyle olunca da bugün hâlâ insanların beynini okuyan bir YÖK’ün bulunmasının, üniversiteleri üniversite olmaktan çıkarıp birer meslek okulu, birer lise hâline getirdiğini de görmüş oluyoruz.
Değerli milletvekilleri, tabii, YÖK’e ilişkin söylenecek çok şey var ama bu ülkede, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) bu Merkez, Türkiye’deki KPSS, LES, KPDS, TUS, YLS ve bir sürü sınav yapan kurum. Yani, bir deyimle, böyle bir sınavı yapan kurumun, en azından noter kadar, en azından mahkemeler kadar güven vermesi gereken bir kurum olması beklenirdi ama bırakın noter kadar, mahkemeler kadar güven vermesini, artık bu kurumun güven vermekten çok uzak olduğunu, artık insanların bu kuruma zerre kadar güvenmediğini özellikle de 2009-2010 yıllarındaki sınavlarda çok açık görmüş olduk.
Neydi? Temmuz 2010’da yapılan KPSS sınavlarında -çok ilginçtir- 350 insan tam puan almıştı ve soruların tümünü yapmıştı. Oysaki daha önceki sınavlarda bu insanların 40 puanı dahi aşmadıkları görülmüştü. Peki, neydi bunlar? Kimdi bunlar? Araştırılıyor ve bir kısmı eş olarak, çift olarak çıkıyor; diğer kişilerin, yine, dershanelerde okuyan, ders veren öğretmenler ve öğrenciler olduğu anlaşılıyor. Tabii, bunun organize bir faaliyet olduğu daha sonra tespit ediliyor. İkinci sınav yapılıyor. İkinci sınava, ne hikmetse, tam puan alanların hepsinin toplu şekilde rapor alarak girmedikleri basında yayınlandı, duyduk. Tabii, böyle olunca da yeni baştan bir önlem alma gereği duyuldu.
Yeni baştan önlem alma gereği için ne yaptılar? T.C. kimlik numaralarıyla ve şifrelerle sonuçların öğrenilmesi yoluna gittiler. T.C. kimlik numarası girilmeden sonuç öğrenilemiyor. Ne demek bu? “Bundan sonra yapılacak soru hırsızlıklarında, yapılacak adaletsizliklerde kimsenin haberi olmasın.” tedbiriydi bu! Şimdi, siz sınav yapacaksınız, şeffaflıktan dem vuracaksınız, bilgi edinme hakkından dem vuracaksınız ama her kişi kendi sınavını bilecek, bir kişi bir başka kişinin sınav sonucunu öğrenemeyecek. Tam manasıyla, soru hırsızlığını gizlemenin ve böyle bir sistemi savunmanın en iyi yolu buradan geçiyor olsa gerek.
Bugün gazetelerde var: “Bir önlem daha.” ÖSYM’ye güven tazelemek için isim değiştirilecekmiş. Hayır, isim değiştirmeyin, sistemi ve zihniyeti değiştirirseniz bu iş çözülür. Sistemi ve zihniyeti değiştirmedikçe, sadece isim değişiklikleriyle bu işin önüne geçilmeyeceğinin de bilinmesi gerekiyor.
Tabii, bu durum sadece KPSS sınavlarıyla da sınırlı kalmadı, yine basına çokça konu edilen TUS sınavlarında da aynı durum yaşandı, daha sonra polis sınavlarında aynı durum yaşandı. Örneğin, polis akademisi meslek yüksekokulları sınavında kendilerine altı sorulan verilen 2 kişi, Erkan Kabakçı, Mehmet Başbuğ Bursa Cumhuriyet Savcılığına başvuruyor. Daha sonraki araştırmalarda, polis sınavlarında sorulan seksen sekiz sorunun, Gülen cemaati dershanelerinde deneme sınavlarında benzer soruların olduğu saptanıyor ama hiç kimse, ne hikmetse, bu organize hırsızlık olayının cemaatler üzerinden yapıldığı ve cemaatlerin kadrolaşmak için bir yöntem olarak uyguladıkları üzerine -her ne hikmetse- kimse gitmek istemedi ve topu yine ÖSYM’nin üzerine attılar. İşte, Sayın Cemil Çiçek ÖSYM Başkanını suçladı ve “Bunu buraya getirenler gelsin, hesap versin. AKP’nin -daha doğrusu iktidarın- bununla bir ilişkisi yoktur.” dedi.
Yani gerçekten sizin bununla ilişkiniz yoksa, gerçekten YÖK’ü kaldırma gücünüz yoksa, bir iktidar gösterin, bir güç gösterin… Yani şimdi biz Sudan’dan El Beşir’i mi çağırıp getireceğiz, “Gelin, şu işleri çözün.” diyeceğiz? Yani bu size düşen bir görevdir, iktidarsanız bunu düzeltmek zorundasınız.
Tabii, zaman kısa, üniversiteler konusunda söylenecek çok şey var. Mantar biter gibi üniversiteler türedi. 2003’ten 2010’a kadar yetmiş sekiz devlet üniversitesi kuruldu ama ne hikmetse, millî eğitime ve özellikle yükseköğretime bütçeden ayrılan pay, çoğalma yerine, artma yerine bir azalma gösterdi. En basit örneğiyle, 2007 yılında Millî Eğitim Bakanlığına ayrılan bütçenin millî gelire oranı 3,42 iken, 2010 yılında millî eğitime ayrılan pay yine yüzde 2,74’e düşmüş.
Şimdi, bir yandan üniversiteleri çoğaltacaksınız, bir yandan millî gelirden ayrılan payı düşüreceksiniz ve bu yükseköğretime ayrılan payın millî gelire oranı 0,91 ve bunun yüzde 50’sinden biraz fazlası da personel giderlerine ayrılan pay. Şimdi, yaklaşık 9 milyara tekabül eden böyle bir payın yarısını siz personel giderlerine verirseniz üniversiteler ne yapar? Bu konuda çok ciddi sıkıntıların olduğu bu rakamlarla sabittir.
Tabii, değerli milletvekilleri, üniversitelerin durumu vahim. Eğer gerçekten Türkiye’de üniversitelerin durumu vahim olmasaydı bizi yönetenlerin, daha doğrusu büyüklerimizin çocuklarının İngilterelerde, Amerikalarda işi olmazdı. Eğer bugün kendi üniversitelerine güven duymayan bu ülkenin yöneticileri, çocuklarını Amerikalarda, İngilterelerde okutuyorlarsa o ülkede “O üniversitelerin vay hâline!” demekten başka insanın diyesi gelmiyor.
Tabii, üniversitelerin, özellikle son açılan üniversitelerin basına düştüğü kadarıyla, bizim öğrendiğimiz kadarıyla…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
36 konuşma daha · 21 Aralık 2010