Türkiye cumhuriyeti anayasasının bazı maddelerinin değişiklik yapılması hakkında (s.s.497)
Şırnak Milletvekili · Barış ve Demokrasi Partisi
Genel Kurul, 89. Birleşim · 4. yasama yılı · 20 Nisan 2010 · 912 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma
Kaynak göster
Sevahir Bayındır (Barış ve Demokrasi Partisi), 20 Nisan 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 89. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASININ BAZI MADDELERİNİN DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.497)); konuşma 912 kelime.
Sevahir Bayındır (Barış ve Demokrasi Partisi, Şırnak). “Türkiye cumhuriyeti anayasasının bazı maddelerinin değişiklik yapılması hakkında (s.s.497)”. TBMM Genel Kurulu, 89. Birleşim tutanağı, 20 Nisan 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/sevahir-bayindir-23-2010-04-20-turkiye-cumhuriyeti-anayasasinin-bazi-maddelerinin-degisiklik-yapilmas-2 (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
BDP GRUBU ADINA SEVAHİR BAYINDIR (Şırnak)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Anayasa’nın bazı maddeleri üzerine sunulan kanun değişikliği teklifinin 5’inci maddesi üzerine Barış ve Demokrasi Partisi adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Sözlerime başlarken bir hatırlatmayı borç biliyorum. Bir: DTP ve bugün BDP olarak burada temsil edilen bütün vekiller, herkesten belki de daha çok halkın iradesiyle buradalar. Çünkü seçimden hemen önce, hiçbir şekilde buluşamayan AKP, MHP ve CHP, kutsal bir ittifak yaparak Kürtlerin özgür seslerinin buraya yansımaması için hilelere başvurdular. Size rağmen geldik, bu ittifaka rağmen buraya geldik. Bir daha kimse bize “Buradasınız ya.” deme hakkına sahip değildir, bu halkın iradesine yapılmış bir saygısızlık olarak alırız, bir.
İkincisi: Biz burada yemin ettik. Kimse bize yemini hatırlatmasın. Biz insan haklarını koruyacağımıza dair söz verdik, değil mi arkadaşlar? İnsan hakları nedir? İnsan hakları evrensel belgelerinde neler yer alır? Biz bu sözümüzün arkasındayız. Herkesin insan haklarını savunmaya yemin ettik ve bu yeminimizin gereklerine sonuna kadar devam edeceğiz.
Bir zamanlar, savaşın en yoğun olduğu zamanda Genelkurmay Başkanlığını yapan Doğan Güreş dedi ki: “Bu ülkede adı konulmamış, düşük yoğunluklu bir savaş yaşandı.” Bunları biz söylemedik tek başımıza. Kabul etseniz de etmeseniz de savaş sadece sınırların ötesinde gelişmiyor, savaş “iç savaş” olarak da tanımlanıyor, dünya literatüründe de yeri var. Türkiye’de bir iç savaş yaşandı ve hâlâ da belli boyutlarıyla devam ediyor.
Şimdi, Anayasa’yı böyle yamayarak, darbe yasalarını böyle süsleyerek, cilalayarak bir yere varamazsınız. Yargıtayda CHP’li olmuş ne olacak, AKP’li hâkim olmuş ne olacak? Kanunlar ortada. Kürtçe’de bir söz var “… …” (*) Yani “Çıplak, ha suyun bu tarafında olmuşsun ha suyun öbür tarafında olmuşsun.” Bizim için değişen bir şey yok, işçi için değişen bir şey yok, yoksul için değişen bir şey olmayacaktır. Dolayısıyla bizler burada, bu cunta anayasasının, seksen yıllık resmî ideolojinin bütün duygu, düşünce, hukuk kalıplarıyla problem yaşıyoruz, hak ihlali yaşıyoruz.
(*) Bu bölümde Hatip tarafından, Türkçe olmayan bir dille birtakım kelimeler ifade edildi.
Biz hak ve hukuk mücadelesini veriyoruz. Emekçinin de hak ve hukuk mücadelesini veriyoruz, kadınların da hak ve hukuk mücadelesini veriyoruz, çocukların da hak ve hukuk mücadelesini veriyoruz, farklı farklı inançlara mensup, Alevilerin de, hakiki demokrat Müslüman’ın da, herkesin, Roman’ın da, Yahudi’nin, Hristiyan’ın, Ermeni’nin de hak ve özgürlük mücadelesini veriyoruz.
Biz ülke olarak, toplum olarak, hükûmetler olarak gerçeğimizle yüzleşmek zorundayız. Arkadaşlar, size acı geliyor değil mi? Daha önce hiç duymadınız, hep siz söylediniz birileri dinledi. Bu hakikat, hiç bu kadar çıplak söylenmedi belki de, belki de bu yüzdendir bu kadar canınız acıyor ama acıyacak çünkü bu acıları yaşattınız, yaşanıyor yani. Hepimiz bu acıların ortadan kalkması için ortaklaşmak zorundayız. Yoksa iktidara kilitlenmiş kavgaların ve iktidar erkinin nasıl el değiştirdiğinin hesabı ve pazarlığıyla bizim işimiz olmaz. Biz, özgürlüğün mücadelesini vermeye varız ve bu mücadelemizi de hiç kimse zapturapt altına alamaz.
Ellerimizi kelepçeleyebilirsiniz, hapishanelere atabilirsiniz; attılar da, hâlâ da hapishanelerde insanlar. Milletvekilleri de öldürüldü, öldürülebiliriz de ama hak ve özgürlük mücadelemizden vazgeçmedik ve vazgeçmeyeceğiz de.
O nedenle, bu Mecliste adaleti gerçekleştirmek, herkesten önce, “adalet” kelimesini partisine şiar edinmiş Adalet ve Kalkınma Partisinin işi olmak zorunda ama yok, çoktan seçmeli gibi “Ben cunta anayasasının şu maddelerini beğenmiyorum ama şunlar başımın tacı.” diyeceksiniz. Diyeceksiniz ki: “Ben bu Anayasa’nın milliyetçi ruhunu, tekçi ruhunu koruyacağım ama iktidarda ben olacağım.” Bana ne senin iktidarından, sen gelsen ne olacak, öbürü kalsa ne olacak, ne değişecek?
Siz, şimdi, referanduma gitseniz, halk hangi heyecanla gelecek sandık başına, neyi oylayacak, ne sundunuz? Hele hele kurnazlıklar yaparak…
Şu anda görüştüğümüz Sendikalar Yasası. Sendika yasalarının değiştirilmesine ilişkin gerekçe koymuş “ILO’nun gerekleri” diye. Sayın Bakan, ILO sadece toplu sözleşmeyi mi öngörüyor? Niye böyle parçalıyorsunuz bu hak, hukuku? Niye yaralıyorsunuz, niye kullanılmaz hâle getiriyorsunuz? Hakların kullanılmasının önüne niye yeni bentler kuruyorsunuz? Çünkü emekçiler isyanda size karşı değil mi? İsyan ettirmemek, hak ve hukukunu kullandırmamak için suç işliyorsunuz. ILO konferansındaydı Sayın Bakan da haziran ayında. Sendikalarla ilgili yasayı komisyondan geçmiş hâliyle ILO kabul etmedi, “Beceremediniz.” dedi, “Sizi izlemeye aldım.” dedi, “Ben geleceğim, yapacağım.” dedi. Şimdi, bu Anayasa’yı nasıl kabul edecek bu hâliyle? Yine diyecek: Beceremediniz. Ben gelip yapacağım diyecek o zaman. Grevsiz toplu sözleşmenin ne anlamı var? Siz kimi kandırıyorsunuz tuzaklar kurarak? Bu halk kanar mı artık? Siz yolunuza devam edebilir misiniz bu tuzaklarla? Hayır, kimse geçit vermeyecek, ne Tekel işçisi ne emeği görülmeyen evde çalışan kadınlar ne sokaktaki işsizler ne de sefalet ücretine mahkûm olmuş o sözleşmeli personeller.
Türkiye’de hukuksuzluğun bu kadar ayyuka çıktığı bir durumda yani siz 80 yılından bugüne bile baktığınızda, sendikalı işçi sayısı ile nüfus oranına baktığınızda nasıl bir ters orantı yani hak, hukuk kullanmada nasıl bir geriye gidiş olduğunu çok rahat görebileceksiniz. Mesela 1982’de 2 milyon 200 çalışan, iş sözleşmesinden yararlanabiliyor. 1983 yılında yine 2 milyon 232 kişi sözleşmeden yararlanabiliyor. O zaman Türkiye’nin nüfusu -1980’de- 44 milyon, şu anda 70 milyon ancak 1.247 işçi toplu sözleşmeden yararlanabiliyor. Yani nüfus 2 katına çıkmış ama sendikal hak özgürlüklerinden yararlanabilen çalışan sayısı yarısına düşmüş hatta daha az. İşsizlik cennetine dönüştürmüşsünüz ülkeyi. Çalışanı taşerona, patrona mecbur bırakmışsınız. İşsizi kısmen iş sahibi olanın kurdu yapmışsınız ve bir kişi çalışabilmek için bütün haklarından imtina etmek zorunda kalmıştır. Kimin sayesinde? Bütün hükûmetler, ama son sekiz yıl içinde de AKP Hükûmetinin icraatları ve yaptığı eserlerdir. Şimdi, siz hangi haktan bahsedeceksiniz, hangi hukuktan bahsedeceksiniz?
Bir de yandaş sendikalar oluşturarak, suskun, onaylayan, direnmeyen, hani işçiler hep der ya “Direne direne kazanacağız”, siz de “Direte direte sizi teslim alacağız.” demek istiyorsunuz.
Bundan, vazgeçin bu akıllardan. Yani bu mantığın bir toplumsal sözleşmeyle hiç bağlantısı yok. Bu Anayasa değiştirme mantığı olsa olsa AKP’nin kendini aklama mantığıdır, var olan darbeci zihniyete devam etmektir.
Niye peki, 77 yılında katledilmiş işçilerin katillerinin bulunması yolunda oy kullanmadınız?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
76 konuşma daha · 20 Nisan 2010