İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 80. BİRLEŞİM · SALI

Milletvekilleri lojmanlarında işlenen cınayetin aydınlatınması hakkında (s.s.1056)

Süleyman Sarıbaş

Malatya Milletvekili · Anavatan Partisi

Genel Kurul, 80. Birleşim · 4. yasama yılı · 28 Mart 2006 · 1.866 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Süleyman Sarıbaş (Anavatan Partisi), 28 Mart 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 80. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: MİLLETVEKİLLERİ LOJMANLARINDA İŞLENEN CINAYETİN AYDINLATINMASI HAKKINDA (S.S.1056)); konuşma 1.866 kelime.

Süleyman Sarıbaş (Anavatan Partisi, Malatya). “Milletvekilleri lojmanlarında işlenen cınayetin aydınlatınması hakkında (s.s.1056)”. TBMM Genel Kurulu, 80. Birleşim tutanağı, 28 Mart 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/suleyman-saribas-22-2006-03-28-milletvekilleri-lojmanlarinda-islenen-cinayetin-aydinlatinmasi-hakkind-2 (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA SÜLEYMAN SARIBAŞ (Malatya)Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Değerli arkadaşlar, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu tarafından "lojman cinayeti" olarak da tabir edilen, Sayın Erol Güngör'ün oğlu Mustafa Güngör'ün öldürülmesiyle ilgili Meclis araştırması komisyonu raporu hakkında Anavatan Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerime başlarken, merhuma, bir kez daha, Allah'tan rahmet diliyorum, ailesine sabır diliyorum. Tabiî, ateş düştüğü yeri yakar. Bir adi cinayete genç bir evladın kurban verilmesinin ne demek olduğunu ancak evlat acısı çekenler bilir. Hakikaten ben şunu ifade etmek istiyorum: Evlat acısı çekip de yüzü gülen kimse yok. Onun için, Erol Beye, hakikaten sabır diliyorum ve ondört yıllık mücadelesini, katillerin bulunması yönünde, olayın aydınlatılması yönündeki sabırla, titizlikle sürdürdüğü mücadelesini de takdire değer buluyorum.

Değerli arkadaşlar, komisyon raporunu derinlemesine inceledim. Hakikaten, komisyon başkanımız ve üyelerinin, bir yargıç titizliğiyle, olayı enine boyuna, olayın sorumluları hakkında çok derinlemesine, kendilerine verilen yöntem itibariyle iyi bir araştırma yaptıkları kanaati hepimizde oluşmuş durumda. Olayın gerek oluşu gerek olayın oluşundan sonraki süreç içerisinde olayın adlî yönünün araştırılması noktasında, hakikaten, bazı şüpheler olduğu da açık; yani, hepimiz biliriz ki, bir vaka olduğunda, bir olay olduğunda, öncelikle olay mahalli, meskûn mahal şeritle çevrilmek suretiyle, olayın olduğu alanda kimseyi koymadan, sadece savcı, emniyet, kriminal araştırma yapanlar, cinayet uzmanlarının, titizlikle, hiçbir delili yok saymadan, en ufak ayrıntısına kadar bütün delillerini toparlayıp, olay yerinin bütün işlemlerini bitirip, ondan sonra da, o olayı, orada, o mahallin, artık bir daha araştırmaya gerek kalmayacak şekilde tamamlanması gerekir; ama, maalesef, bizim uygulamalarımızda görürüz ki, birçok zaman fethi kabir dahi yaparız. Bıçakla öldürülmüş diye gömerler, otopsi raporu düzenlerler; bir müddet sonra, katil, "hayır, ben tabancayla vurdum" der; gider fethi kabir yaparsınız, hakikaten tabancayla vurulmuş.

Bu, cumhuriyet savcılarımızın, maalesef, bu olayları polise havale etmesinden kaynaklanan bir olay olarak görülür. İşin özü, adlî tahkikatın başında cumhuriyet savcısının olmasıdır. Hep söyledik, Ceza Usul Muhakemeleri Kanunumuz geçerken de söyledik; bu tür olaylarda, adlî olaylarda, yetki tamamen cumhuriyet savcısının elinde ve kolluk kuvvetlerinin, cumhuriyet savcısının yetkisi içerisinde kullanılmasıyla aydınlatılması gerekir. Oysa, uygulamada, cumhuriyet savcıları gelirler; "ölç bakalım kızım, cesedin rengi nedir, ceset kaç santimdir, kumral mıdır, esmer midir, üstündeki elbisenin rengi nedir" bir de doktora döner sorar, "neyle ölmüştür" bu diye.

Şimdi, tabiî, adlî tıp kurumumuz her ilde yaygınlaştı, cesetlere adlî tıp kurumlarında daha teknik olarak otopsi yapmak mümkün; ama, geçmişte böyleydi. Ondan sonra da, bir türlü katilin izine kavuşacak bulgulara ulaşamayız ve birçok cinayet, birçok faili meçhul olarak kalır ve tarihe geçer. Bu olay da bunlardan biri.

Şimdi, bu olayda, görevlilerin görevi savsaklamadığı yönünde bir iddiada bulunmak mümkün değil, zaten İnsan Hakları Mahkemesi, kararında bunu netleştirmiş; diyor ki: "Yeterli inceleme, yeterli titizlik gösterilmediği ve bu sebeple de yeterli araştırma yapılmadığı için de bu olayın faili meçhul kaldığını..." İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş bir kararı karşısında, artık, aksini savunmak mümkün değil.

Hakikaten, olaya baktığımızda, olayın oluş şekline, olay sonrasındaki sürece baktığımızda, korunan, devlet tarafından korunan, devletin, milletin temsilcilerinin oturduğu, dört tarafı çevrili, kapısında polis karakolu olan bir meskûn mahalde, yani, milletvekili lojmanlarında olay olacak; olaydan bir gün sonra -23-24 Haziran gecesi veya 24'ü olacak olay; o da tam, otopsi raporlarından tam da belirlenmiş değil- cinayetin işlendiği, bir kız arkadaşı tarafından görülmesine rağmen, altı yedi saat sonra ancak polise bildirilecek; altı yedi saat sonra da polisin yaptığı, sadece, savcıya haber vermek olacak ve bu olaydaki deliller, maalesef, usulüne uygun, kanuna uygun, bir dedektiflik anlayışıyla toplanmayacak ve olay, sanki örtbas ediliyormuş gibi, sanki birileri korunuyormuş gibi, daha doğrusu, katiller korunuyormuş gibi bir yönteme, yöne kaymış olacak.

Şimdi, tabiî, keşke böyle olmasaydı; keşke, görevliler o anda bunun gereğini yapsalardı, o anda olay mahallini korumaya alıp, bütün delilleri, sonuna kadar bütün delilleri değerlendirseler ve görevlerini bihakkın yerine getirerek… Ha, sanık, fail yakalanmış olsaydı, fail bilinmiş olsaydı, olayın sebebi çok önemli değil; olay şu şekilde olmuş veya bu şekilde olmuş, şu amaçla olmuş bu amaçla olmuş, önemli değil; ama, önemli olan, bir delikanlının, 21 yaşında bir delikanlının bir cinayete kurban gitmesi, acılı bir aile ve failini yakalayamayan, âciz bir devlet görüntüsünün ortaya çıkmaması gerekirdi.

Şimdi, daha önce de Meclis araştırması, faili meçhul cinayetler araştırması komisyonu kurulmuş, o komisyonda da Sayın Erol Güngör'ün müracaatıyla, konu, inceleme konusu yapılmış; ama, o komisyon raporuna da baktığımızda, çok da bulgu, katilin kimliğine, katilin şahsına dair bir bulguya rastlanılmamış. Tabiî, Meclis araştırma komisyonlarının katili bulmak gibi bir görevleri yok. Sonuçta, Meclis araştırma komisyonları, dinlenen tanıklar ve elde mevcut bulgularla bir komisyon raporu yazılmış. İddiamız şu: Bu bulguların, yeterli bulguların olmadığı; yani, görevini, o günkü görevlilerin bu yeterli bulgulara sahip olmamak için görevlerini yapmadıkları ve yeterli bulguyu adliyenin önüne koymadıkları, yargının önüne koymadıkları.

Şimdi, Anayasamızın 138 inci maddesi kapsamında, tabiî, Meclis araştırma komisyonları, yargı görevine giren, direkt yargı alanlarına müdahale şansımız yok; ama, Sayın Anadol'un dediği gibi, burada ortada yargısal bir durum yok; yani, açılmış bir dava yok. Ha, savcının soruşturma dosyası açmış olması, soruşturma yapmış olması, yargının bir bölümü müdür; evet, bölümüdür; ama, neticeye varamamış ve kapatılmış bir dosya var. Dolayısıyla, komisyon, artık ortada yargılama alanı kapatılmış bir dosya üzerinden araştırma yaptığı için, Anayasa gereğince de yargı alanına girmiş durumda değil. Zaten Komisyon Başkanımız -kendisi çok iyi bir yargıçtır- bunun böyle olduğunu da bilir.

Değerli arkadaşlar, hepimiz üzüntü içerisindeyiz; yani, ondört yıl geçmesine rağmen, devletin en önemli yerinde, yani, devletin, milletin vekillerinin oturduğu bir lojmanda bir cinayetin aydınlatılamamış olması, ülkenin başka köşelerinde, yani, korunulmayan, koruma altında olmayan köylerinde, mezralarında, derelerinde, ovalarındaki cinayetleri bu devlet nasıl aydınlatacak?! Sorunun özü bu. Yani, bu komisyon, araştırma komisyonu raporları, sonuçta, neticeye müessir yaptırımı olan raporlar değil; bir araştırma ve Meclisi bilgilendirme raporları. Buradan çıkarmamız gereken ders şu: Bundan böyle, bu ülkenin neresinde olursa olsun, bir cinayet olduğunda, adi bir suç işlendiğinde, polisimiz nasıl davranmalı, savcımız nasıl davranmalı, yetkililerimiz nasıl davranmalı; bunların faili meçhul kalmaması için ne gibi tedbirler almalıyız; esas tartışmamız gereken konu bu. Mesela, geçen sene, polis kayıtlarına göre, 379 000, mala karşı cürüm işlenmiş; yani, gasp, hırsızlık, haneye tecavüz ve bunların yüzde 38'i ancak aydınlatılabilmiş, geriye kalan yüzde 62'si aydınlatılamamış.

Şimdi, demokratik bir ülkede, çağdaş bir ülkede, siz, hukuk devleti gereğini yerine getiremiyorsanız, insanların can ve mal güvenliğini sağlayamıyorsanız, cana ve mala tecavüz edenleri, devlet olmanın cezalandırma yetkisiyle cezalandıramıyorsanız, bu ülkede huzuru ve güveni temin etmek, bu ülkede insanların vicdanına, mesela, Erol Güngör'ün vicdanına "bu devlet benim devletim; benim oğlumu öldürdüler; ama, katil de cezasını çekti; hukuk devletinden beklenen de bu" diye yazdırabilir misiniz; yazdıramazsınız.

Erol Bey bu ülkenin milletvekilliğini yapmış bir arkadaşımız; devletine sadakatinden hiçbir şüphemiz yok; ama, devletin ne olduğunu bilmeyen milyonlarca insan var ve devletinin, haksızlığa uğradığında kendisini koruyacağına güvenmek isteyen vatandaşlar var. Kime güvenecekler?! Bu güveni sağlayamaz iseniz, işte o zaman insanlar ne yapıyor; ya terör örgütlerinin koruması altına giriyor ya aşiret reislerinin koruması altına giriyor; ancak, vatandaş olmaktan tebaa olmaya doğru da bir yol alıyor.

Hukuk devletinin en önemli özelliği, hukukun hâkim kılınmasının en önemli özelliği nedir; insanları vatandaş yapmak, yurttaş yapmak. İnsanları tebaalıktan, başkasına kulluktan kurtarmanın adıdır hukuk devleti. Siz, eğer hukuku tam uygulayamaz, insanları vatandaş yapamazsanız, insanlar kendilerine özel koruma güvenlik alanları aramaya başlarlar; ki, o zaman ya bir örgütün emri altında kendi güvenliklerini hissederler veya bir aşiret reisinin veya bir ağanın tebaası durumuna getirilirler, karın tokluğuna sırf güvenliklerini temin etmek adına.

Onun için, Türkiye'nin bu tür sorunlarını artık aşması lazım. Hele 21 inci Yüzyılda, Avrupa Birliğine gittiğimiz bir dönemde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, hukuk devleti olan Türkiye için böyle kararlar vermemesi lazım; yani, benim polisimi, adliyemi görevini yapmadığı noktasında suçlayıcı Avrupa Birliği kararlarıyla karşılaşmamamız lazım. Bunlara, yetkili bakan, Bakanlar Kurulumuz, hükümetimiz, Parlamento, ne gibi eksiklikler varsa, zamanında el koymalı olaya.

İşte, ondört yıl sonra raporu yazmış Sayın Başkan; diyor ki: Bu olayda görevi ihmal edenler veya görevi kötüye kullananlar açısından her ne kadar zamanaşımı süresi, ceza zamanaşımı süresi dolmuşsa da, gelecekte bu tür olaylarda daha titiz ve daha emin, dikkatli davranmak için bu raporu, sonucunu bağlıyorum. Doğru söylüyor. Ondört yıl sonra görevi ihmal suçunun… Beş yıldır ceza zamanaşımı, görevi kötüye kullanma da öyle. Şimdi, birçoğu emekli olmuş, birçoğu gitmiş, hiçbirini yargılama şansımız da yok, zaten zamanaşımı da dolmuş; ama, ortada kanayan bir yara var, aydınlatılamamış bir cinayet var ve bu cinayeti aydınlatmakta görevini ihmal eden, görevini savsaklayan devlet görevlileri var.

Ben, tabiî, oradaki Sayın Meclis Başkanının, o günkü Meclis Başkanının görevini yapmadığı kanaatinde değilim. Meclis başkanları… İşte, geçenlerde, Meclisin içinde bir polisimiz intihar etti. Ee, şimdi, Sayın Meclis Başkanı bu polisin gerekli sağlık tedavilerini yaptırmadığı için veya gerekli şeyi yapmadığı için intihar etmiştir, görevini ihmal etmiştir diyebilir miyiz; diyemeyiz. Sayın İçişleri Bakanımız, işte, Türkiye'de 379 000, mala karşı cürüm olmuş, Sayın Bakan görevini yapmıyor, her olayı aydınlatmıyor, görevini ihmal ediyor diyebilir miyiz; diyemeyiz. Dolayısıyla, bu olayda da o günkü İçişleri Bakanının, o günkü Meclis Başkanının sorumluluklarına raporda olduğu şekilde katılmam mümkün değil; ancak, biz de biliriz ki, bu olaylarda, cinayet olaylarında, olay olduğu anda yetki, cumhuriyet savcısının emrindedir; yani, cumhuriyet savcısının yapacağı, cumhuriyet savcısının kullandığı cinayet masasının, kolluk kuvvetlerinin yapacağı bir soruşturmayı, o günkü Meclis Başkanı ne derece etkileyebilir, ne yapabilirdi, bilemiyorum veya İçişleri Bakanı, bugün dahi, Ankara Emniyetindeki cinayet masasında kaç tane dosya var Sayın Bakan; hangilerine hangi işlemler yapılıyor şu anda desem Sayın Bakan bilebilir mi; bilemez. Ama, bu demek değil ki, o günkü polis yetkilileri, o günkü Emniyet yetkilileri, o günkü siyasî yetkililer gerekli özeni göstermişler midir diye sorduğumda da, dosyadan, rapordan çıkan sonuç -bırakın raporu- fiilî sonuç, sanığın yakalanmaması, failin yakalanmaması bu olayda yeterli tedbirlerin alınmadığı, zamanında yeterince olayda titizlikle davranılmadığı… Sanki... Koruyormuş demek istemiyorum; yani, devlet, birilerini, bir sanığı niye korusun! Ama, ben, beceriksizlik diyorum; ben, milletvekili tanıkların veyahut da görgü şahitlerinin veyahut da o mahalde yaşayanların milletvekili olması nedeniyle polisin sanki olaya korkarak davranmasından kaynaklanan bir hadise diyorum. Yoksa, ben o günkü milletvekili arkadaşların da, bu olaya, eğer görgüsü, bilgisi varsa -bir kanaat içinde olamam- yani, bunu anlatmama noktasında olduklarını zannetmiyorum.

Sayın Anadol biraz önce dedi ki: "Benim bile ifademe o günden bugüne başvurulmadı." Vurulsaydı da, bir görgünüz, bilginiz olmadığı açıktı yani.

K. KEMAL ANADOL (İzmir)Dokunulmazlık gerekçe yapılıyor.

SÜLEYMAN SARIBAŞ (Devamla)Yani, sadece dinlenmiş olacaktınız, faili işaret etme şansınız yoktu.

Ben, tahmin ediyorum... Netice itibariyle komisyonumuz o günden bugüne 124 kişiyi de dinlemiş, o günden bugüne geçen sürede de o 124 kişiden hiç kimse failin ne eşkâlini ne tipini ne de olay şeklini tarif etmiş değil. Onun üzerine soruşturma dönmüş dolaşmış, sadece yeterli tedbirleri almayan veyahut da bu araştırmayı, cinayet araştırmasını, sanık araştırmasını yapamayan kamu görevlilerini araştırma komisyonu görevi olarak yapılmış. Aslolan, failin bulunmasıydı. Aslolan, bu failin bulunması, olayın aydınlatılması, ailenin yüreğine su serpilmesiydi. Şimdi, bu komisyon raporundan sonra da aile tatmin edilmiş değil. Değil; çünkü, fail yok ortada, henüz olay aydınlatılmış değil. Değil; çünkü, bundan sonraki olaylarda da bu tür işlemlerin yapılmayacağı anlamında da bir şey yok; çünkü, Türkiye'de hâlâ birçok cinayet işleniyor ve Türkiye'de hâlâ faili meçhul yüzlerce cinayet var.

Türkiye, kriminolojik araştırmalarını dahi bir iki merkezin dışında geliştiremedi. İşte, filmlerde görüyorsunuz, bir failin nasıl yakalanacağını, hangi teknik usullerin uygulanacağını sanal ortamda görüyoruz; ama, Türkiye'de, maalesef, gerek uygulama gerekse teknik yeterlilikler, o boyutlara bir türlü varamadı.

Yapmamız gereken, hükümetimizin, Sayın Bakanımızın yapması gereken, bundan sonraki olaylarda, inşallah, bu tür vakalarla karşılaşmamamız, vatandaşların hukuk devletine olan güvencini zedelemememiz ve bu tür olayda devletin caydırıcı, devletin kararlı, devletin cezalandırıcı yetkisini, yani, egemenliğin hâkimiyetin yetkisini vatandaşların hissetmesini sağlamamızdır.

Ben, bir defa daha aileye başsağlığı diliyorum, Allah'tan sabır diliyorum ve bu araştırmayı yapan komisyon üyelerine ve Değerli Başkanına teşekkür ediyorum, ellerine sağlık diyorum, hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

26 konuşma daha · 28 Mart 2006

26 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook