Tc anayasasının bazı maddelerinde değişiklik (s.s.430)
Ankara Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 83. Birleşim · 2. yasama yılı · 4 Mayıs 2004 · 1.174 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma
Kaynak göster
Yakup Kepenek (CHP), 4 Mayıs 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 83. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TC ANAYASASININ BAZI MADDELERİNDE DEĞİŞİKLİK (S.S.430)); konuşma 1.174 kelime.
Yakup Kepenek (CHP, Ankara). “Tc anayasasının bazı maddelerinde değişiklik (s.s.430)”. TBMM Genel Kurulu, 83. Birleşim tutanağı, 4 Mayıs 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/yakup-kepenek-22-2004-05-04-tc-anayasasinin-bazi-maddelerinde-degisiklik-s-s-430 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA YAKUP KEPENEK (Ankara)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; anayasa değişikliği teklifinin 8 inci maddesi üzerinde, CHP Grubu ve şahsım adına, söz almış bulunuyorum; hepinize saygılar, sevgiler sunarım.
Çok değerli arkadaşlar, bu akşam, burada, anayasa değişiklikleri konuşulurken, çok isterdim ki, gerçekten çok isterdim ki, Türkiye'nin özerk üniversitelerinin güçlendirilmesi için Yüce Meclis neler yapabilir bunu tartışalım, bunu konuşalım; öyle olmuyor, üniversite özerkliğini konuşmuyoruz, bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerdeki durumumuzu konuşmuyoruz, üniversite nasıl güçlendirilir bunu konuşmuyoruz; Anayasanın bir maddesinde yer alan YÖK Genel Kuruluna Genelkurmay Başkanlığınca gönderilen üyeyle ilgili hükmü kaldırıyoruz; hayırlı olsun. O konuya biraz sonra değineceğim.
Değerli arkadaşlar, ancak, OECD'nin geçen eylülde yayımladığı Yüksek Öğretimin Yönetimi raporunda, küreselleşmenin, bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerin, esas olarak üniversite kaynaklı olduğu vurgulanıyor ve 21 inci Yüzyılda üniversitelerin nasıl yönetilmesi gerektiği üzerinde duruluyor. Biz, üzülerek belirteyim, toplum olarak da, üniversite olarak da -nedenlerine biraz sonra geleceğim- Meclis olarak da, bu tartışmaların, bu çalışmaların tümüyle dışında kalıyoruz.
Şimdi, önemli olan şudur: Eğer bir toplum bilgi toplumuna geçecekse, eğer bir toplum dünyaya beyniyle katkılarda bulunacaksa, eğer bir toplum bilimsel üretimini planlayacak, eğitimini, öğretimini, yaşam boyu öğrenimini buna bağlayacaksa, yapması gereken, üniversitelerini güçlendirmektir.
Türkiye üniversiteleri, OECD raporuna göre, özerklikten uzaktır. Bakın, OECD, üniversite özerkliğini 8 konuda sınıflandırıyor: Araç-gereç ve bina sahipliği, borçlanma olanağı, bütçe, para kullanımı, akademik atamalar, kadroların yapılanması, ücret saptama ve alacağı öğrenci sayısını saptama. Değerli arkadaşlar, Türkiye üniversiteleri, bu 8 ölçüye göre, 3'ünden de 0,5'er olmak üzere, 8 üzerinden 1,5 notuyla, OECD ülkeleri arasında en az özerkliğe sahip olan üniversitelere sahip bir durumdadır, en son sıradadır. Türkiye üniversiteleri, hiçbir şeyi kendisi saptamıyor; yalnızca, lisans ve doktora düzeyinde alacağı öğrencileri kendileri saptıyor; bu, özerklik sayılıyor; oysa, yapılması gereken, o alandaki öğrenci saptama yetkisinden öte, asıl kendi kapasitelerini en iyi şekilde kullanmak için her düzeyde öğretim üyesi, öğrenci ve diğer kadrolarını belirleme olanağı olmalıdır. OECD'nin dünya ölçülerine göre özerkliği olmayan bir üniversite yapısından çok şey beklenemeyeceği açıktır. Bu mantık, bu anlayış, bu gidiş hiç de iyi değil. Günümüzde üniversiteler, hükümetlerden paralarını toptan alıyorlar ve bunu istedikleri gibi harcıyorlar; üniversite harcamalarına hükümetler karışmıyor; oysa, Sayın Başbakan Erdoğan, geçenlerde "parasını ben veriyorum, istediğim gibi yönetirim" diyordu. Bu mantık, bu anlayış çağdaş üniversite anlayışıyla bağdaşamayacak kadar ilkeldir, yönetim ilkelerinden uzaktır ve çağdışıdır. Böyle üniversitecilik olmaz.
Değerli arkadaşlar, bakın, ne oldu; Hükümetimiz, İktidarımız, üzülerek belirteyim ki, üniversiteyle ilgili hesaplaşmasında yalnızca YÖK ile uğraşmıyor; bakın, birkaç konuda somut örnekler vereceğim.
Değerli arkadaşlar, şunlar yapıldı: Önce, bu yılın başında - Sayın Maliye Bakanı burada mı bilmiyorum- üniversitelerin 130 trilyon dönersermaye gelirine el konuldu, fiilen bu para alındı, bütçeye gelir kaydedildi. Bu, üniversitenin araştırma olanaklarını kesmekti. Daha sonra yapılan açıklamalarda bu paranın bir bölümünün geri verileceği söylendi; ama, bu, bugüne kadar yapılmadı.
Değerli arkadaşlar, başka bir ilginç ya da trajikomik bir durum yaşanıyor bu ülkede. Üniversitelerin elinden burs dağıtma yetkileri alındı. Tek elde toplandı sözüm ona; merkezîleştirildi. Hani, yönetimimiz, hükümetimiz, yerelleştirmekten yana idi?! Öğrenciye burs verme işine gelince, bu yetki Yurtkura verildi ve merkezîleştirildi.
Şimdi, burada etkinlik sağlanmıyor, ucuzlama sağlanmıyor, verimlilik sağlanmıyor, daha az öğrenci burs alıyor; çünkü, bu paranın yüzde 16'sı Yurtkurun bürokratik harcamalarına gidiyor. Kaldı ki, üniversiteler, öğrenciyi daha yakından tanıyarak, bilerek, kimin hak ettiğini gözlemleyerek ve başarıya göre bunu sıralayarak burs verebilirlerdi. Türkiye o kadar komik yönetiliyor ki -izninizle söyleyeyim- üniversiteleri burs veremiyor; ama, belediyeleri burs veriyor!
Şimdi, değerli arkadaşlar, dünyanın hiçbir yerinde, 189 ülkesinin -her ne kadarsa- hiçbirinde bu kadar büyük bir terslik yaşanmaz; üniversite burs veremiyor, belediye burs veriyor! Bundan daha büyük yanlış olamaz.
Değerli arkadaşlar, hükümetimiz, bunlarla yetinmedi, başka büyük işler yaptı... Ne kadar büyük olduğuna bakın; hükümetler, son üç yıl boyunca, 53 devlet üniversitesine, her yıl 4 250 araştırma görevlisi kadrosu veriyordu. Bu hükümet döneminde, bakın ne oldu; geçen yıl bu sayı 3 200'e indirildi. Yalnız, bu 3 200 sayısına, yalnız araştırma görevlileri değil, idarî personel, öğretim görevlileri, okutmanlar, uzmanlar hepsi dahil. Bunun sonucunda, üniversitelerdeki araştırma görevlisi kadrosu daraltıldı. Öğretim üyesi fidanlığı kurutuluyor ve bugün, üniversitelerde kadro daraltılması yüzünden öğretim üyesi açığının 8 000'den 10 000'e çıktığı, araştırmalarla kanıtlanmış bulunuyor.
Değerli arkadaşlar, burada önemli bir noktanın altını çizeyim. Son yıllarda, işsizlik çok yaygın. Üniversite mezunlarının, üniversiteyi bitirenlerin çok büyük bir bölümü üniversiteyi bitirdiklerinde dışarıda iş arar -yurt içinde yurt dışında- daha çok para kazanır, daha çok gelir elde eder. Genelde kural böyleydi. İşsizliğin yoğun olduğu son dönemlerde, dışarıda iş bulamayan; ama, bölümlerini birincilikle bitiren gençlerimiz, kendi üniversitelerinde öğretim görevlisi olmak için başvuruyorlar; her yerde, ayırımsız söylüyorum bunu. Bölümlerini birincilikle bitirenlere, bölümler, hükümetler kadro tahsis etmediği için, asistanlık ya da araştırma görevi veremiyor. Altı ay, sekiz ay, bu şekilde, üniversite kapısında kadro almak için bekleyen yüzlerce, binlerce gencimiz var. Bunu yapmaya hakkımız yok. Bu, beyin göçüne teşviktir; bu "burayı terk et, nereye gidersen git" demektir. Bir üniversite, bölümü birincilikle bitiren öğrencisini yok edemez, feda edemez; ama, üzülerek belirteyim, üniversitelerimizde yaşanan durum budur.
Bunun gibi, doktorasını yurt dışında tamamlayıp gelen ve üç ay, dört ay kadro için bekleyen akademik personel adayları vardır. Bunu yapmaya hakkımız yoktur. Üniversiteler, maalesef bu durumdadır ve bunların düzeltilmesi gerekir.
Üniversitelerle ilgili bütün bunlar olurken, başka bir şey daha oldu. Bugünkü tarihle Yüce Meclise yeni bir YÖK yasa tasarısı getirildi. Değerli arkadaşlar, birbuçuk yıldır, hükümet, YÖK yasa tasarısını, şu veya bu şekilde düzeltmek için değişik kurullarla çalıştı, kurumlarla çalıştı, Üniversitelerarası Kurulla çalıştı, YÖK'le çalıştı, ayrı komisyonlar kuruldu, tekrar komisyonlar kuruldu, bozuldu, çizildi; ama, üzülerek belirteyim; buraya, bütün bu kurulların, katılımcı anlayışın, Üniversitelerarası Kurulun ve YÖK'ün, neredeyse haberlerinin olmadığı bir yasa tasarısı getirdik; bu da hiç doğru bir davranış değil.
Biz, burada ne yapacağız; biz, burada şunu yapacağız: Anayasa değişikliğiyle Genelkurmay Başkanlığının YÖK'teki temsilcisini çıkaracağız; çok güzel, sivilleştirmiş olacağız.
Değerli arkadaşlar, iyi de, bu, tamamen biçimsel bir durumdur. Genelkurmay Başkanlığı temsilcisinin, bilimsel gelişmelerden, eğitimden, araştırmadan anlamadığını peşinen varsaymanın bir mantığı var mı?
Hadi, bunu geçtik; burada, biz, biçime bakıyoruz. Hani, eskiler derlerdi ya "zarfa bakma, mazrufa bak" diye; biz, bu tutumumuzla şekle bakıyoruz, zarfa bakıyoruz; içeriğe, işin içine bakmıyoruz. Burada yanılıyoruz, yanılıyor olabiliriz.
Değerli arkadaşlar, oysa, bu ülkede, Millî Savunma Bakanlığına, Genelkurmay Başkanlığına bağlı harp okulları var, akademiler var, tıp fakülteleri var, hemşirelik okulları var.
Pekala bu düzenleme şöyle olabilirdi: Hükümetin YÖK'e vereceği 5 temsilciden 1 ini, Millî Savunma Bakanlığı -o da hükümetin bir parçası- sağlayabilirdi ve o tür bir düzenleme, uyumlu, düzgün, kimseyi kırmadan, dökmeden yapılabilirdi. Böyle bir düzenlemeye gidilmesi için hâlâ olanağımız var.
Önümüzdeki hafta görüşeceğimiz YÖK Yasa Tasarısında -Sayın Komisyon Başkanı dikkatle dinliyor- umarım, böyle bir düzenlemeye gidilir ve kurumsal yapılar zedelenmeden, elbirliğiyle düzgün bir çözüme ulaşılır; ama, hiç kuşkusuz, ulaşacağımız çözüm ne olursa olsun, bu dar çerçevede, bu yamalı bohça gibi düzenlemelerle, bu yapay, başı sonu belli olmayan gidişle, iki şeyi yapamayız; birincisi, ülkemizin ihtiyacı olan 12 Eylül Anayasasının yerine, gerçekten, kökten değiştirilmiş, demokratik, çağdaş bir anayasayı koyamayız. Bu yöntem, o anlamda, bütünüyle yanlıştır. Bir başka şeyi daha yapamayız; bu anlayışla, bu tutumla, Türkiye'yi Avrupa'ya -hayır, yanlış söyledim- çağdaş uygarlığın ötesine taşıyacak beyin gücünü harekete geçirecek, gerçek üretken, araştırmacı, bilimsel yeterliliği üst düzeyde üniversiteyi yaratamayız; çünkü, bunun için "özerk üniversite" anlayışına sahip olmamız lazım. Bu özerklik, yalnız, bilimsel, akademik özerklik değil, yönetimsel özerkliği de, parasal özerkliği de içermelidir diye düşünüyorum.
O günlerin, hızla, kısa zamanda geleceği umuduyla, hepinize saygılar sunuyorum.
Teşekkür ediyorum. (Alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
20 konuşma daha · 4 Mayıs 2004