Türkiye bilimsel ve teknik araştırma kurumu kurulması hakkında kanunda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi (s.s.877)
Ankara Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 93. Birleşim · 3. yasama yılı · 3 Mayıs 2005 · 1.483 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma
Kaynak göster
Yakup Kepenek (CHP), 3 Mayıs 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 93. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE BİLİMSEL VE TEKNİK ARAŞTIRMA KURUMU KURULMASI HAKKINDA KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ (S.S.877)); konuşma 1.483 kelime.
Yakup Kepenek (CHP, Ankara). “Türkiye bilimsel ve teknik araştırma kurumu kurulması hakkında kanunda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi (s.s.877)”. TBMM Genel Kurulu, 93. Birleşim tutanağı, 3 Mayıs 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/yakup-kepenek-22-2005-05-03-turkiye-bilimsel-ve-teknik-arastirma-kurumu-kurulmasi-hakkinda-kanunda-2 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA YAKUP KEPENEK (Ankara)Yeniden teşekkür ederim Sayın Başkan ve siz değerli milletvekili arkadaşlarım, 3 üncü maddeyle ilgili olarak da huzurunuzdayım. Ben, tekrarı hiç sevmeyen bir arkadaşınızım; tekrardan kaçınarak, bir noktayı özellikle vurgulayarak sözlerime başlıyorum.
Değerli arkadaşlar, bu 3 üncü madde, hani "zurnanın zırt dediği" derler ya, bu yasanın en önemli, en yaşamsal, en tartışılması gereken ve o ölçüde de gerçeklerden, doğrulardan, çağdaş gelişmelerden uzak bölümüdür.
3 üncü maddeyle ilgili noktalara gelmeden hemen şunu söyleyeyim: Yasa önerisinde sosyal bilimlerin artık bilim sayılmasını doğru ve olumlu buluyorum. Ben sosyal bilimciyim. Yalnız, bu konuda, kısaca, şu notu ileteyim size: Türkiye'de TÜBİTAK'la birlikte, 1963'te, bir ekonomik ve sosyal bilimler araştırma kurulu oluşturulması önerisi vardı planda. Bu öneri, o zamanın sağcı hükümetleri tarafından ideolojik bulunarak gündemdışı bırakıldı ve Türkiye'de bilimsel araştırma topal gelişti. Müspet bilimler dediğimiz temel bilimlerde, doğa bilimlerinde TÜBİTAK bir işlev gördü, sosyal bilimler savsaklandı, bir tarafa bırakıldı. Bu öneri, çok üstü kapalı bir biçimde -daha evvel de değinildi- bunu gidermeye uğraşıyor. Bu yaklaşım doğrudur, olumludur; ancak, bazı soruları da birlikte getiriyor. Ben çok isterdim ki, sosyal bilimlerle ilgili olarak ayrı bir kurumsal yapı oluşsa ve o kurumsal yapı TÜBİTAK'la bütünleşse, sonuç belki çok daha olumlu olurdu. Bu yamamanın nasıl güçleneceği, nasıl sonuç vereceği henüz bilinmiyor, ne tür alanlara önem verileceği de bilinmiyor.
Bir şey daha var; biraz sonra geleceğimiz Bilim Kuruluna sosyal bilimlerden kimlerin ve nasıl seçileceği de dikkate alınmıyor. Bu arada şunu söyleyeyim: TÜBA'yla (Türkiye Bilimler Akademisi) bu konuda belli bir aşama kazanılmak istendi; fakat, o da başarılı olamadı ve 3 üncü maddeye geçerken bir soruyu sorayım. TÜBA, TÜBİTAK'la ilgili bir yasa tasarısı hazırlamıştı. Yasa önerisi veren arkadaşlarımın acaba TÜBA'nın bu hazırlığından haberleri var mı? Şimdi geçiyorum 3 üncü maddeye.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; bilimsel gelişme tarihi, bilimsel araştırmanın, siyasal iktidarlar tarafından veya başka güç odakları tarafından nasıl ezildiğinin, bilim insanlarının Galileo'den bu yana baskı gruplarından neler çektiklerinin tanıklıklarıyla doludur. Sovyet biliminin neden çöktüğünü bugün çok daha iyi anlıyor insanoğlu. Hitler rejiminin nasıl tepetakla gittiğinde de, bilimin siyaset tarafından yönlendirilmesinin, bilimin siyasetin oyuncağı yapılmasının, bilimin siyasetçinin elinde perişan edilmesinin büyük katkıları olmuştur. Bilim insanı, siyasal iktidardan tarih boyunca çok çekmiştir ve bu karışma, bu müdahale hep bilimin zararına olmuştur; bilimin yok olmasıyla sonuçlanmıştır. Türkiye'nin bu büyük yanlışı, bu büyük yıkımı, bu büyük tersliği yapmaması gerekir.
Bakın ne yapıyoruz; TÜBİTAK'ın en üst kurulu olan Bilim Kurulu, başkanla birlikte 15 kişiden oluşuyor. Şimdi buradaki seçime bakın; bu yönetimin oluşumu şöyle: Başkanı başbakan atıyor; geçtik. Bilim insanları arasından başbakan 3 kişiyi seçiyor; YÖK bir kişi seçiyor; Bilim Kurulu da -ne hikmetse- 3 kişiyi seçiyor. Sonra, başbakan, TÜBA üyeleri arasından 3 kişiyi seçiyor. Sonra, deneyimli yöneticiler arasından, başbakan 1, TOBB 2, Bilim Kurulu 1 kişi seçiyor.
Şimdi, böylelikle, başbakan, doğrudan 7 kişiyi ve başkanı seçiyor ve çoğunluğu elde ediyor. Zaten yasa, kararlar 8 kişinin oyuyla alınır diyor; bitti; gerisini kaldırın atın. Peki, buradaki güvensizliğe bakın; Bilim Kurulunun diğer üyelerinin seçimi de başbakanın onayıyla kesinlik kazanıyor.
Şimdi, eğri oturup doğru konuşalım, önce şuna dikkat edelim; buruda bir tek kurumsal temsil var; TOBB 2 üyeyi seçiyor. Peki, 170 kişilik TÜBA'dan seçilecek 3 kişiyi, 170 kişinin içinden başbakan neden seçiyor da, o kurama, TÜBA'ya, kendi temsilcisini seçme hakkı verilmiyor; neden, bu bilim insanına güvensizlik? Yani, bilim insanları temsilci seçemez; böyle mantık olur mu?! Bunun kabul edilebilir bir tarafı var mı?!
Şimdi devam edelim. TÜBİTAK, en azından kâğıt üzerinde, üniversitelerle çalışacak, başka bir şeyi yok. YÖK'ün 1 kişisinin dışında, üniversitelerin, Rektörler Komitesinin, Üniversitelerarası Kurulun veya başkalarının Kurula üye vermesi neden kabul edilemiyor, öngörülemiyor?
Başka bir şey daha var. Çağımızda bilginin toplumsallaşması önemlidir. Öneri de ona önem verdiğini söylüyor sözümona. Şimdi, bu Kurula, Bilim Kuruluna, Türkiye Mimar ve Mühendis Odalarının -şimdi dikkat edin- işçi sendikalarının, memur sendikalarının, bunların üye vermesi neden kabul edilemiyor? Kendilerinin seçmesi, ilke olarak kendilerinin seçmesi... Bunu söyleyince dehşete düşüyorsunuz, hayrete düşüyorsunuz. Düğmeye basın, bilgisayarınızda bulacaksınız; Fransa'da sendikal kesimin de, iş kesiminin de, yani, işveren kesiminin de, işçi kesiminin de bilim kurulunda ayrı ayrı temsilcileri vardır. Hani demokrat olacağız, hani bilimi toplumsallaştıracağız...
Siz gerçek çalışan kesimi tümüyle dışlayarak, sözümona bu kurumu açıyorsunuz. Hayır hayır, siz bu kurumu açmıyorsunuz, bu kurumu, TÜBİTAK'ı, Başbakanlığa kapatıyorsunuz ve yazık ediyorsunuz. Hem kendinize yazık ediyorsunuz hem bu ulusun geleceğine yazık ediyorsunuz; çünkü, bilimsel araştırmayı, ar-geyi, bilimi geliştirmenin bir tek yolu var; sağlam kurumlar eliyle, özerk ortamda, özgür ortamda araştırma yapmak.
Bu anlayış, bilimsel özgürlüğü yok etmektir. Onun acısını bu toplumun bilim tarihinde çok iyi görürsünüz; düşünceleri yüzünden öldürülenler, üniversitelerden atılanlar, satılanlar, atılmakta olanlar... Biz bunları yaşadık. Ne olur, önümüzdeki yıllara bu acıların taşınmamasını istiyorsanız -sanıyorum istiyorsunuz- o zaman, bu Bilim Kurulunun yapısını böyle kabul etmeyin, bunu tümüyle değiştirin. Bunu yapmazsak, bilimsellikten uzaklaşırız, özerklikten uzaklaşırız, doğruluktan, dürüstlükten uzaklaşırız; bilimi siyasetçinin oyuncağı yaparız ve bu yapılanma, Türkiye'yi, yalnız çıkmaza götürmez, yıkıma götürür. TÜBİTAK, bir uzmanlık kurumudur, öyle kalmalıdır, ticarî bir kuruluş değildir. Kaldı ki, Fransa'da, yönetim ile bilimsel kurullar ayrı ayrıdır. Eğer istiyorsanız, gidin, doğru dürüst bir ülkeden örnek alın.
Şimdi, Başbakan ve en yakın bürokratlarının uzmanlığı anlama düzeyleri nedir ki, bu arkadaşlarımız, bu kişiler, en iyiyi, en doğruyu, en kabul edilebilir olanı seçecekler; buna imkân yoktur, fiilen imkân yoktur. Onların seçecekleri, kaçınılmaz olarak, siyaseten, bürokratik olarak, kendi ölçülerine göre belirlenecektir. Peki, neden bu kadar ısrar ediliyor?! Diğer kurumlardan gelecekler ve başkaları konusunda tek belirleyicinin, tek seçicinin, futbol takımı seçer gibi geçmişte bir tek başbakan tarafından saptanmasındaki ısrarın anlamı nedir?! Bir başbakan, Kurumun başkanını atıyor; kendisiyle iletişim kuracak bir iki üye atasa, kalan üyelerin saptanmasını Türkiye'nin, sözünü ettiğim kurumlarına, kuruluşlarına, üniversitelerine, sendikalarına, meslek örgütlerine bıraksa, daha demokratik, daha doğru, daha gerçekçi, daha bilimsel, daha çağdaş olmaz mı?! Elinizi vicdanınıza koyun, Bilim Kurulunun oluşumunu kabul etmeyin; yazık oluyor, topluma yazık oluyor, size yazık oluyor!
Şimdi, burada, bilimin ticarîleşmesi yönünde adım atılıyor dedim baştan. Bakın, bu nasıl sağlanıyor; bilimin ticarîleşmesi öyle önemseniyor ki, temel bilim-uygulamalı bilim ayırımında, temel bilimler yok sayılıyor. Doğrudur, az gelişmiş bir ülkedir, temel bilimleri, yani, matematik, fizik, kimya ve benzeri temel bilimleri zengin ülkeler yapsın, biz uygulamaya bakarız diyebilirsiniz; ama, çağımızda, bu ikisi iç içedir. Yani, temel bilim ile uygulamalı bilim ayırımı yapamazsınız. Bu ayırımı yapmamanın yolu, bunları dengeli tutmaktır. Bu yasanın yapısında, felsefesinde, düşüncesinde, bilimin uygulamaya yönelik yönü ağırlıklıdır, ticarîleşmesi ağırlıklıdır ve bu düzenleme, çağdaşlığa, temel bilimlere, bilime saygıya uymamaktadır ve tekrar edeyim, bu yapılanma, Bilim Kurulunun başbakanın mutlak emriyle oluşması yapılanması, bilimi, siyasetin tümüyle emrine vermektir; siyasetin de değil -demin de söyledim- bir kişinin emrine vermektir. Bu nasıl demokratik anlayıştır ki, 42 nci yılında kurumun yasasını değiştiriyoruz; ama, tepe yapısını bir kişinin emriyle oluşturuyoruz. Bunun gerçek nedenleri her ne ise, burada açıklansın. Ben, onu, bir yurttaş olarak, bir bilim insanı olarak -kabul ederseniz- ve bir üyeniz olarak talep ediyorum. Bir kişi tarafından Bilim Kurulunun saptanmasının mantığı, gerçek nedenleri nedir? Kurumun yayın politikası mı değişecektir? Kurumun teorilere, kurumlara bakışı mı değişecektir? Kurumun bilimin topluma yaygınlaşmasıyla ilgili olarak yapacakları mı değişecektir? Ne yapılacaktır? Ne istiyor Başbakan? Ve neden bu mutlak egemenlik ısrarı? Nedir istenen? Bu neden yapılıyor? Bu, burada açıklansın. Bu burada açıklanmadıkça, bu gölge, bu yıkım, bu zarar, bu toplumun geleceğinin üzerinde bir karanlık gölge gibi sürekli olarak kalacaktır. Bu gölgeyi sahiplenmeyin. Bu karanlığı sahiplenmeyin. Bilime sırtınızı çevirmeyin. Aydınlığa, bilimsel özerkliğe, özgürlüğe sırtınızı çevirmeyin. Bunu yaparsanız, yani Bilim Kurulunun tek başına başbakan tarafından saptanmasına "evet" derseniz, hem tarihsel hem toplumsal hem bireysel sorumluluğunuzun çok ağır olacağının bilincinde olmalısınız.
Bir başka nokta daha var. Bu toplumun geleceği bilimsel ve teknolojik gelişmeyle sağlanacak. Bunu sağlamanın yolu özerk bir ortamda bilim ve teknolojinin kendi kurumsal yapısıyla evrim geçirmesidir, güçlenmesidir. Bir topluma yapılacak en kötü iş, bilimini siyasetin emrine vermektir. Değerli arkadaşlar, 3 üncü maddeyle biz bunu yapıyoruz ve yıkımın öncülüğünü yapıyoruz. Bir yangın oluyor, bu yangına, lütfen böyle yaklaşmayın, bu yıkıma "evet" demeyin.
Bir hükümetin yapacağı en son iştir bilimsel çalışma dünyasına karışmak, oraya müdahale etmek. Bir başbakanın tek seçici olması, bilimle oynayan hükümetlerin sonunun nasıl olduğunu biraz evvel söyledim, bunlar iyi şeyler değil. Siz karışmıyorsunuz, başka bir şey yapıyorsunuz. Yapılan, tam anlamıyla curcuna yaratmaktır, karıştırmadır, düzenleme değildir. Toplumun geleceği açısından, bu ülkenin çocuklarının ve gençlerinin bilim insanı olarak yetişmeleri açısından, bu ülkenin yarınları açısından, çağdaşlaşması açısından, böyle bir önerinin yapılmasını yıkım olarak gördüğümü, altını çizerek söylemek istiyorum. Herhangi bir Avrupa ülkesinde bir benzeri düzenleme yoktur, Afrika ülkesinde de yoktur; varsa, dediğim gibi, internetten indirelim, tartışalım burada, sonuna kadar tartışalım; ama, yoktur, iddia ediyorum, böyle bir yapılanma dünyanın hiçbir yerinde yoktur.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
YAKUP KEPENEK (Devamla)Bitiriyorum Sayın Başkan.
BAŞKANBuyurun.
YAKUP KEPENEK (Devamla)Çok teşekkür ederim Sayın Başkan, hiç uzatmayacağım...
Diyeceksiniz ki, teklif iyi niyetle hazırlanmıştır; kuşku duymuyorum, duymamaya çalışıyorum ve yaratacağı olumsuzlukları görmenizi istiyorum; ama, İtalyan şairi Dante boşuna dememiş " cehennemin taşları da iyi niyetle döşenmiştir" diye. İyi niyet, cehenneme göndermemeli bizleri; cehenneme göndermemesinin yolu, başbakana, mutlak seçici, mutlak belirleyici yetkisi vermemektir. Kendi putunuzu, kendi tapacağınız şeyi kendiniz yaratmayın. Yapmayın!.. Bu kadar gücün tek elde toplanmasına izin vermeyin. Bilimi yönlendirme gücünün -bugün bu başbakan, yarın başka başbakan, hiç önemli değil- bir kişinin eline geçmesine olanak hazırlamayın, imkân vermeyin.
Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
45 konuşma daha · 3 Mayıs 2005