Fransız parlamentosunda kabul edilen sözde ermeni soykırımı hakkında
İzmir Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 8. Birleşim · 5. yasama yılı · 17 Ekim 2006 · 3.605 kelime · yaklaşık 18 dakikalık okuma
Kaynak göster
Zekeriya Akçam (AK Parti), 17 Ekim 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 8. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: FRANSIZ PARLAMENTOSUNDA KABUL EDİLEN SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI HAKKINDA); konuşma 3.605 kelime.
Zekeriya Akçam (AK Parti, İzmir). “Fransız parlamentosunda kabul edilen sözde ermeni soykırımı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 8. Birleşim tutanağı, 17 Ekim 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/zekeriya-akcam-22-2006-10-17-fransiz-parlamentosunda-kabul-edilen-sozde-ermeni-soykirimi-hakkinda (erişim: 1 Kasım 2026). TBMM kaydı: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c132/b008/tbmm221320080192.pdf
Konuşmanın tam metni
TBMM tutanağından · Kaynak ↗ (yeni sekmede açılır)AK PARTİ GRUBU ADİNA ZEKERİYA AKÇAM (İzmir)Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım: sözlerime başlarken Grubum adına Öncelikle hepinizi saygı ve hürmetle selamlıyorum.
- 192-- Tabii, bugün, buraya niçin toplandığımızı hepimiz biliyoruz. Ancak, benden önce konuşan arkadaşlarımın, topyekün, burada biz Fransa'ya karşı konuşmamız gerekirken, görüyorum ki, buradaki arkadaşlarım muhalefel siyaseti yapmakta, Hükümet, Cumhurbaşkanı veya bakan arkadaşlarımızın ne yaptığı konusunda veya alakası olmayan bir Abdullah Öcalan meselesinde, burada tikir ser- detmektedir. O bakımdan, bunun, bir, topluca, ben, tek bir yumruk olarak, bir seferberlik olarak bugün konuşmamız gerekiyorsa eğcv. Fransa'ya karşı konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.
Konuşmam iki bölümden ibaret olacaktır. Birinci bölümde, hepimizin aklına gelen soru: Acaba, Fransa ile Ermeni ilişkileri veya Fransa ile sözde Ermeni soykırımını Fransa'nın bu kadar millî bir dava haline getirmesinin gerekçesi nedir, sebebi nedir? Bu bakımdan, biraz sizi tarihe götürmek istiyorum.
Diğer yandan, ikinci bölümde ise, Fransız Parlamentosunun almış olduğu 12 Ekim tarihli -bizim için kara bir gündür- 12 Ekim tarihinde almış olduğu karar üzerinde ve orada geçen görüşmeler hakkındaki görüşlerimi ifade edeceğim.
Tarihte Fransız-Ermen i ilişkilerinin başlangıcı, Fransızların Kudüs'ü ele geçirmek için düzenledikleri Haçlı seferlerine dayanır. Özellikle 16'ncı Yüzyıldan itibaren. I. Fransııva'dan bu yana Anadolu topraklarındaki varlıklarını birtakım somut girişim ve örgütlenmelerle sürdürege İm işlerdir,
Avrupa'daki güç mücadelesinde müttefik olarak Osmanlı'ya sığınan Fransa, Osmanlı Devleti nezdindeki imtiyazlı konumunu, beş asır boyunca, hayır ve eğitim kurumları kurmak, Fransız dilini yaygınlaştırmak, dinî misyonerlik faaliyetlerinde bulunmak suretiyle derinleştirmiştir. Bursa'dan Van'a, Trabzon'dan Mersin'e, Anadolu'nun her yerinde, özellikle demir yolları boyunca bir Fransız kurumuna rastlamadan seyahat etmek mümkün değildi.
Osmanlı Devleti'nin zayıflaması, Avrupalı büyük güçlerin emperyalist ve sömürgeci politikalarım Anadolu'ya da taşımaları konusunda cesaret vermiştir. Başlangıçta, salt dinî amaç için kurulan kurum ve kuruluşlar, siyasi amaçlara hizmet eder bir fonksiyona dönüştürülmüştür. Bu çerçevede, gayrimüslim azınlığın Osmanlı Devleti'nin aleyhine kullanılması önemli bir politika aracı haline gelmiştir, Fransa, Ermenileri Katoliklcştimıe faaliyetlerine 11 [okunamadı]'inci Yüzyılda baş lasın iş ve XIV. Louis döneminde bu politikayı sistematik hale getirmiştir. Hatta, XIV. Louis, Anadolu'daki Hristi- yanları ve özellikle Ermenileri, Fransa'nın Doğu'daki halkı olarak görmüştür ve böyle tarif etmiştir,
Fransa, Osmanlı Devleti üzerine baskı kurmak suretiyle Ermenilerin 1830 yılında ayrı bir cemaat olarak statü verilmesini sağlamıştır. Fransa, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan Hıristiyanların hamisi konumuna gelmiş ve Katolikliğin gücü Doğu'da, özellikle Anadolu'da Fransa'nın nüfuzuyla eşdeğer kabul edilmiştir.
30 Ekim 1918 tarihinde, Mondros Ateşkes Anlaşması'nm hemen arkasından, Fransızların, 1918 yılının aralık ayında Fransız subayların emrinde ve Fransız üniformasıyla yerli Ermenilerden oluşan bfrfı'fcferfe Dörtyol ve Mersiiı'ı". arkasından da Adana civarını işgale başlamışlardır,
Fransızlar, Anadolu'daki emperyalist emelleri gerçekleştirmede gözlerini hırs bürümüş Ermenilerden daha fedakâr bir grup bulamamışlardır. Bu maksatla Fransızlar, Anadolu'daki nüfuz bölgelerini işgal etmek için, silahlı bir güç olarak Ermenileri kullanmakla kalmamış kilit bölgelerde onlara idari görevler de vermiştir. Mesela, o dönemdeki Trabzon Fransız Konsolosu bir Ermenidir.
Fransızlar, İngilizlerin çekildikleri bölgelere işgal kuvveti olarak Ermenileri göndermişlerdir, Ermenilerin, Türklerden intikam alma duygusuyla zulüm yaptıkları ortaya çıkınca bu politikanın faturasının Fransız Hükümetine çıkarılacağı konusunda Fransa uyarılmıştır. Çukurova bölgesini işgal için karaya çıkan Fransız birliklerinin sadece yüzde 10"u Fransız subaylarından müteşekkildi, yüzde 90'ı ise Fransa'nın işgali altında bulunan Mısır'da Fransız Ordusu tarafından eğitilen doğu lejyonundan gelen Ermeni askerlerdi. Birliklere, yine Fransızlar tarafından silahlandırılan kamavorlar denilen Ermeni fedaileri ve sivil Ermeniler de katılmıştır. Fransızlar, Çukurova bölgesindeki mahallî memurları da Ermeniler arasından atamaklaydılar. Suriye ve Ermenistan yüksek komiseri, Ermenistan başyöneticisi gibi makamlar da ihdas edilmiş, bu bölgedeki Fransız idari makamları ise Ermenistan-Fransız idarecileri olarak anılmaya başlanmıştır. Zamanla Ermenilerle Fransızların politikaları arasında nihai amaçlar bakımından farklılaşma ortaya çıkmış ve zaten problem de burada ortaya çıkmıştır. Fransızlar, kendi ordusu olmadığı için, Ermenileri silahlandırarak Türklere karşı kullanıyordu, Ermeniler ise Fransız üniforması ve bayrağı altında yaptıkları zulüm ve baskılarla Çukurova bölgesindeki Türkleri yerlerinden sürmek ve buralara Ermeni nüfusunu yerleştirmek suretiyle bir an önce Kilikya Ermeni devletini kurmak istiyordu.
Fransızların bu bölge için önceliği daimi işgal değildi, zaten bunu yapacak güçleri de yoktu. Bu bölgedeki ekonomik menfaatlerinin korunması ve sürdürülmesi yeterliydi. Bunun için de, az maliyetli politikalar tercih etmek mümkündü. Fransızlar için bu bölgede bir Ermeni devletinin kurulması, katiyen kabul edilir bir şey değildi. Ermeni komitecileri, özellikle İkinci Meşrutiyetin ilanıyla gelen serbestlik ortamında, patrikhane ve derneklerini birer silah deposu haline getirmişlerdir. Komiteci Ermeni tedhişçileri, İstanbul'da oynatılan piyeslerde birer milli kahraman olarak gösteriliyor, piyes ve temsillerde sürekli Türklüğü tahkir edici şarkılar söyletiyorlardı.
!909'da silah deposu haline getirdikleri Adana'da ilk isyan hareketini başlatmalarının sebebi ise, diğer şehirlerde çıkarılan isyan hareketleriyle elde edemedikleri Avrupa müdahalesini, denizden ulaşımın kolaylığı sebebiyle Çukurova'da sağlamaktı. Avrupalı devletler, isyanı bahane ederek Mersin'e asker çıkaracaklar ve Çukurova bölgesini işgal edip, devlet kurmaları için Ermenilere vereceklerdi. Ermeni komitecileri, çevre vilayetlerden Ermenileri, özellikle silahlı eğitim almış olanları Adana'ya doldurdu. Bu şekilde, Adana'da Ermeni nüfusu on yıl içerisinde yüzde 40 artmıştır. 1916 yılında Kıbrıs'ta kurulan Ermeni lejyonunun en büyük silah kaynağı, Fransız ve İngiliz askerî birliklerinden gelen silahlardan başka, Kıbrıs Türklerinden müsadere edilerek alınan silahlardan oluşuyordu. Ermeni lejyonuna, Kıbrıslı Rumların da cok büyük lojistik desteği vardı. Savaş sırasında kendi askerlerinin çoğunu kaybeden Fransa, Çukurova bölgesini işgalde Ermeni lejyonunu kullanmıştır. Çukurova bölgesinde sağ kalan Müslümanlar, toplu kıyıma uğramamak için civardaki dağlara kaçmış, bunu fırsat bilen Ermeni lejyonerleri, kaçanların evlerini ve dükkanlarını yağmaladıktan sonra, köyleri peş peşe ateşe vermişlerdir. Adana civarında "kaç kaç" olarak halk diline yerleşen ifade, bu hadiseyi anlatmaktadır. Bir büyük tarihçi, Fransız ordusunda yer alan Ermenilerin durumunu şöyle izah etmektedir: "Fransız ordusunda yer alan Ermeni lejyonu, Kilikya'da -yani, Çukurova'da- Fransa'ya, bütün düşmanlarının bile beceremeyeceği derin bir utancı yaşatmıştır. Ermeni lejyonunun Türklere karşı yaptığı zulüm, tecavüz ve tahkir. Fransız ordusu için tarihî bir utanç Icvhasıdır. Ermeni lejyonu, yerli Ermeni halkını, Fransızların onların zulmünü desteklediği yalanını söyleyerek, Türklere karşı kışkırtmış ve saldırım ıştır."
Suriye'deki Fransız Yüksek Komiseri Georges Picot, Ermenilerin Adana ve civarına toplanmalarım teşvik ediyordu: çünkü. Fransız ordusunun kendilerine bu bölgede bir Türk devleti yerine Ermeni devleti kurmak için gereken himayeyi sağlayacağına söz vermişti. Fransızların ve Ermenilerin teşvik ve tehdidiyle, 120 bin Ermeni Çukurova bölgesine, Maraş ve Antep'e de 50 bin Ermeni sevk edilmiştir.
Fransa ile Türkiye arasında Ankara Anlaşması'nın imzalandığı ve Fransızların çekilip gideceği haberi gelir gelmez, Ermenilerin çoğu, haklı olarak dehşete kapıldı.
Her ne kadar hem Fransızlar hem Türkler kendilerini koruyacaklarına dair söz vermiş de olsalar, Ermeniler o bölgede ortaya çıkan yeni koşullarda Fransız işgali ve Ermeni lejyonunun faaliyeti sonucu ailelerini, evlerini, malım mülkünü yitirmiş Türklerin öç almasından kaçamayacaklarını görüyorlardı. Kilikya'yı boşaltmak zorunda kal mal arından ötürü, Fransa'dan yakınmak üzere, Avetis Aha- ronyan ve Osmanlı Devleti'ndc Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Noradungyan, Fransa Başbakanı Arisiide Briaııd'ı görmeye gittiklerinde asıl şikâyet eden Fransız Başkanı olmuştur.
Fransız Başkanı devamla: "Size söylemekten üzgünüm ama bana verilen malumata göre, Ermenilerin yığın yığın Kilikya'yı lerk etmelerinde bazı meçhul kişilerin ve komitacı lamı yaptığı gayretkeş propagandaların büyük ölçüde rolü olmuş. Sebebini asla anlayabilmiş değilim, ama bu propaganda iki yönden Fransa'nın canım sıkmaktadır.
Birincisi, Ermenilerin Kilikya'daıı kaçması 'Fransa Ermenileri koruyamadığı' anlamını içerdiğinden Fransa'nın itibarını kırmakla; ikincisi ise Ermenilerin Fransa'dan başka hami bulamaması ve onların ihtiyacı ile ilgilenmenin yine Fransa'ya kalmasıdır.
Şimdi, size soruyorum; bu garip vaziyet daha ne kadar sürecek? Türklerin onlara bir zararı dokunmadı, sözlerini tuttular. Öyleyse, Kilikya'yı böyle yığın yığın terk etmeye ne lüzum var?"
19 Kasım 1921, Noraduugyan, Lord Curzon'a şöyle demiştir bu konuyla ilgili olarak: "Kilik- ya halkı, o ülkenin kurtuluşu için müttefik ordularının saflarında çarpışmış ve 150 bin Ermeni müttefiklerin sözüne güvenip Kilikya'ya dönüş yapmıştır Kilikya meselesinin böyle tek taraflı halledilmesi -yani, Türkiye İle Fransa arasında halledilmesi- Ermeni lıalkı için her bakımdan felakettir. Sevr Anlaşması üzerinde ısrar ediyoruz ve ısrar edeceğiz. O çöp kutusuna atılacak bir kâğıt parçası olmamalıdır.
...Yüksek Şûra önündeki mesele artık Ermeni halkının selameti değil, fakat bize vaat edildiği üzere, Türk topraklan üzerinde ileride Kafkasya Ermenistan'ı ile birleşerek Birleşik Ermenistan olacak bir Ermeni devletidir. Yüksek Şûranın ilgileneceği mesele Ermeni halkının selameti olmayıp. Ermeni devletini kurma güvenliğidir. Klikya'nııı Fransa tarafından Türkiye'ye teslim edilmesinin Sevr Anlaşması'na müstenit olduğunu buyurduğunuz cihetle, biz de aynı esasa müsteniden, Fransa'nın, Türkiye'nin elimizden aldığı toprakları bize barışçı yollardan iade etmeye gayret edeceğini umuyoruz."
Fransız Başbakanı Brıand üzüntülerini paylaştığını, ancak Klikya'da yenildiği için evlatlarını ve servetini o bataklığa gömmeye devam edemeyeceğinden, Fransa için başka çıkar yol kalmamış olduğunu söyleyivemıiştir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri: bütün bu tarihî gerçeklerden anladığımız, Fransızların Ermenilere tarihî bir borcu vardır. Emperyalist ve sömürgecilik dönemlerinde uygulamış oldukları acımasız dış politikasının bedelini şimdi Ödemek zorunda kalmışlardır. Anadolu'da kendilerine bir Ermeni vaıanı kurulması vaadiyle ve bu vaadin bir an önce gerçekleştirilmesi için Türk milletine karşı akıl almaz zulümler sergileyen Ermeni lejyonlarının devamı, şimdi de ucuz Fransız siyasetçilerini oy avcıhğıyla rehin almıştır. Cumhuriyetin bir erdemlilik rejimi olduğunu öğrendiğimiz ve modernleşme ve aydınlanmayı birer evrensel değerler olarak kabul elıiğimi2 ve bjj değerleri .samimi olarak paylaştığımıza inandığımız Fransa'nın değerini ve onurunu, ne yazık ki, Fransız Meclisi koruyamamıştır. Bu, Volterleri, Zolaları, Sartreları yetiştirmiş olan Fransız milletine ve temsil ettiği düşünceye karşı yapılan en ağır aşağılamadır. Bu karardan sonra artık korkmalıyız, sadece biz değil herkes korkmalıdır. Fransa, bir karanlık girdapladır ve bütün Avrupa'yı peşinden bu karanlığa çekmektedir. Masum bir milletin iftira ve karalamayla suçlu ilan edilmesi, bu iftira ve karalamanın varlığının bile araştırılmasının suç sayılması, suçluların masum ilan edilmesi demektir. Burada kurban edilen değer, erdemdir; burada kurban edilen, cumhuriyetin kendisidir; burada kurban edilen, insanlığın maşeri vicdanıdır. Bu durumu izah etmek için kullanacağımız sıfatlar "ikiyüzlülük", "şarlatanlık" ya da "entelektüel terör" gibi, vicdanımızı ve dimağımızı rahatlatmayacak t ir. Bir akıl tutulması, bir zihin kapanmasıyla alınan bu kararı alkışlayanlar, Fransa'nın şaşkınlığını ve zavallılığını alkışlamışlardır. Fransa'nın cumhuriyet kültürü, bir engizisyona dönüşmüştür. İnfazsız hüküm giyen Türkiye, 12 Ekim 2006 günü. adalet, eşitlik ve kardeşlik mücadelesinin dünya çapında yayılmasına önayak olmuş bir milletin meclisinde giyoLİııe verilmiştir. Fransa'ya, gerçek anlamda bir cinayet işletilmiştir. Türk milletinin sessizliğini bu olayı kabullenişe yormaları ayrı bir trajedidir. Adına "inkâr" dedikleri, adalet ve vicdan duvarını, yalan ve iftira balyozlarıyla çatlattıklarına inanıyorlar. Buradan, bu duvarın, haksızlığa uğramış bir milletin hakikati, inanç ve vicdan duvarı olduğunu haykırmak istiyorum.
Başta Devlet Başkanı Sayın Chirac olmak üzere Fransa'nın her iki Meclisine ve bütün Fransız kamuoyuna sesleniyorum: Fransa'yı Fransa yapan değerler bunlar mıdır? Eğer niyetiniz Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini engellemekse, zaten Anayasa değişikliğiyle fiyle bir imkânı elde etmiş durumdasınız. Bu banalliğe, aşağılık politikalara neden tevessül ediyorsunuz? Nihai aşamada Türkiye'nin tam üyeliğine Fransız halkı karar verecektir. Halkın doğru karar vermesini neden karartıyorsunuz? öte yandan, Türk milletinin onurunu ayaklar altına alan ağır bit iftira ve ithamı kabul etmeye zorlayarak, kendiliğinden vazgeçmesini mi istiyorsunuz? Böylece sizin için de maliyct- siz bir iş olsun istiyorsanız, sizden, bunun, Fransa Hükümetinin, Fransa Meclisinin ve Fransız milletine yakışan onurlu bir davranış olup olmadığını, lütfen, sorgulamanızı istiyorum. Onursuzca davranmakla, siz sadece kendi onurunuzu, Fransız milletinin onurunu alçaltmış olursunuz. Bu Yasa ve bundan önceki sözde Ermeni soykırımını kabul eden Yasa, Fransa'nın eski Avrupa zihniyetini ve bu zihniyetinin Avrupa'ya değil, artık Fransa'ya bile kılavuzluk edemeyecek kadar basiretsizlik ve çaresizlik içinde olduğunu açık bir şekilde dünyanın gözleri önüne sermiştir.
Evet, hiç kimse inkâr edemez ki, Fransızların Ermenilere tarihî diyet borcu vardır. Birinci Dünya Harbi'nden bitkin çıkmış Fransız ordusunun Anadolu'yu işgale takati kalmamıştı. Bu görevi, onlar adına Ermeni lejyonları ve gönüllü tedhiş örgütleri yaptı. Fransa'yla yapılan Ankara Aıılaşma- sı'yla Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine Ermenilere vaat edilen topraklar teslim edilince Ermeniler ortada kaldı. Bu, emperyalizmin iki yüzlülüğü idi. Fransızlara güvenerek o kadar alçakça davrandılar ki Türk milletine, can ve mal emniyeti teminatı verildiği halde bu topraklarda kalmaya yüzleri tutmadı ve çekilip gittiler.
Fransa'yı, bugün olduğu gibi dün de devamlı olarak bedel ödemeye zorlamıştır. Merak ediyorum, Fransa ilelebet bu yalan ve iftira tarikatına boyun mu eğecektir? Bakın, Anadolu'yu işgal eden Fransız işgalci ordusu bile daha onurlu davrandı, Çukurova bölgesinden çekildikten sonra Ermeni lejyonunu lağvetti ve mevcutları silahsızlandırarak depolarına bekçi yaptı. Evet, Fransız ordusu onurunu ancak böyle kurtarabildi. Siz ise. aradan yüz yıl geçmesine rağmen, bu yalan ve iftiralara teslim olmakla Fransa'nın onurunu koruyamıyorsunuz. Sizin boyun eğişiniz, cumhuriyetin yalana ve iftiraya teslimidir, cumhuriyetin bir erdem olarak artık al aşağı edildiğinin bir nişanesidir. Bu inkâr ve düşüş. Batı medeniyetinin de düşüşüdür, Fransa'nın herkesten çok bu medeniyete borcu vardır ve bu mirasa ihanet etme lüksü yoktur. Çünkü, varlığını Ermeni diasporasına değil, bu medeniyete borçludur.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Fransız Meclisinden çıkan bu Kanun'un anlamı nedir? Kısacası, Fransa bununla neyi amaçlamaktadır? 12 Ekim 2006 tarihinde Fransa Meclisinde ne olmuştur? 29 Ocak 2001 tarihli sözde Ermeni soykırımının tanınmasına ilişkin Kaııun'a bazı maddeler eklemek suretiyle, sözde soykırımı inkâr edenlerin cezalandırılması sağlanmıştır bu Kanun'la.
Şimdi, Fransız Parlamentosunda Yasa'nın görüşülmesi sırasında yapılan konuşmalardan, bu Yasa'nın Fransız Parlamenterler tarafından ne tür gerekçelere dayandırıldığını sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bu milletvekillerinden bazıları, bu Yasa'nın 2001 yılında çıkan ve sözde soykırımın varlığını kabul eden Yasa'yı tamamlar nitelikte olduğunu, Türkiye'nin Paris Başkonsolosunun davasının bu yüzden ueticeleııemediğini. Ermeni ve Türk halklarının barışmasına yardımcı olacağını ve Türkle- rin tarihleriyle yüzleşmesine fırsat vereceğini. Fransa'nın her zaman evrensel insan hakları ve değerlerinin savunucusu olması sebebiyle böyle bir kanunu çıkarmanın onun görevi olduğunu ve bu Yasa'nın insanlık için bir ilerleme teşkil edeceğini, Ferit Paşa Hükümetinin tanımasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin tanımadığını, Fransa'nın tutumunu destekleyen Hollanda gibi hükümetlerin mevcudiyetinin Fransa'nın doğru bir şeyi yaptığını teyit ettiğini, soykırım Yasası'mn Fransa ile Ermenistan arasında dostluk ve dayanışma bağlarım teyit ettiğini, Fransa'nın sözde soykırımdan kurtulan Ermenileri topraklarında barındırdığını, ayrıca, Ermenilerin, Fransız ordu sallarında Nazilere karşı savaşmış olmalarından dolayı da borçlan bulunduğunu -yani, bu Fransızlar sürekli borçlu birilerine- ve bu statüyü hak ettiklerini ve bunun verilmesi gerektiğini, Türkiye'den gelen baskılara boyun eğitmemesi gerektiğini, 2001 'de sözde soykırım Yasası geçtiğinde de baskı ve tehdidin konu edildiğini, ancak, Türkiye'nin bu kabullenmekten başka bir şey yapamadığını söylemişlerdir.
Düşünce özgürlüğü konusunda İse düşünce özgürlüğünün inkârı kapsamadığını, yani kanunla inkârı yasaklamanın doğru ve meşru olduğunu, Türkiye'nin bu konuda Fransa'ya ders verecek konumda olmadığını -önümüzde 301 [okunamadı]'inci madde varken- ve bunun ikiyüzlülük olacağım belirtmişlerdir. Parlamentoların tarih yazmamaları konusunda ise tarihin şimdi bu Yasa'yla değil, 2001'de çıkan Yasa'yla yazıldığını ve tarihçilerin neticeyi ilan ettikten sonra Meclisin bunu tanıdığını, Yasa önerisinin bir seçim yatırımı olmadığını, amacın çağdaş Türkiye'yi karalamak olmadığını, Fransa'nın Ermenistan ve Türkiye'nin dostu olduğunu ve bu Yasa'nın toplumsal barış yasası olduğunu iddia etmektedirler.
Yasa Önerisine karşı çıkan milletvekilleri ise özetle şu görüşleri savunmuşlardın Sözde soykırımın olduğunu ve aksini cezalandırmanın gereksizliği ve yanlışlığını, Yasa'yla Türkiye ve Fransa arasındaki dostluk ve dayanışmanın zedeleneceğini; tarihin sübjektif olduğu ancak hakikatin objektif olduğunu, yasaların değişebilmesine karşın hakikatin değişmeyeceğini. Yasa önerisinin Anaya- sa'ya uygunluğu ve tarihçilerin bağımsızlığına aykırı olduğunu; sözde soykırımı tanıması için Türkiye'ye siyasi baskıdan başka bir yöntemin yanlış olacağını, tarihçilerin bu durumu onaya koymak için, yani sözde soykırımın olduğunu, çalışmaya başladığını, neticelerin Türkiye tarafından da kabul edileceğinin taahhüt edildiğini, hatta Türk aydınlarının, Fransa'yı Türkiye'ye benzetmemeleri için kendilerine çağrıda bulunduğunu, söz konusu aydınlara Fransa'nın tanıması için bir fırsat gerektiğini, yani aydınlarımızın bu işi kendilerinin halledeceğini, Türk milletine ve devletine sözde soykırımı kabul ettireceklerini taahhüt ettiklerini -bizim aydınlarımız da taahhüt etmişler bunu kabul ettireceklerini bize- zaten şiddeti ve nefrete teşviki cezalandıran bir yasanın Fransız mevzuatında mevcut olması sebebiyle bu Yasa'nın çıkanlmasının lüzumsuz olduğunu belirtmişlerdir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Fransız Meclisinde malum Yasa önerisinin görüşmeleri sırasında ortaya çıkan ifadelerden aldığımız mesajlar Özetle şöyledir: Yasa'ya destek verenler bakımından, 200l'de kabul edilen Yasa gerçeğin kabulüdür, gerçeğin inkârı cezalandın İmalıdır. Yani, bu şu demektir: Dünya'daki bütün gerçekler -mesela yer çekimi kanunu, Dünya'nın dönmesi gibi- Fransız Meclisinden çıkarılacak kanunlarla tespit edilebilir, mevcut fizik kanunlarının aksini iddia edenler ispatlasalar bile kabul edilemez, çünkü aksini ispatlamaya çalışmak ya da olabileceğini düşünmek cezayı gerektiren bir suçtur,
Kıymetli arkadaşlar, bu zihniyetin "Dünya dönüyor" dediği için Galilei'yi cezalandıran zihniyetten daha geri olmadığına inanan bir Allah kulu var mı aramızda? Bu, bir saçmalama ya da akıl tutulması, bîr zihin kapanması değildir de nedir. Umarım geçicidir, yoksa aydınlanma tam bir zifirî karanlığa doğru gitmektedir. Bu yüzden, şu anda aramızda bulunan bir saygın diplomat kökenli milletvekili büyüğümüz, Fransız eğitimi almış olmaktan pişmanlık duyduğunu ifade etmek durumunda kalmıştır, TBMM B: S 17. 10.2006 O: 1
Peki, ya Fransız parlamenterlere ne demeliyiz: Demokrasi ve evrensel değerler adına Türk ve Ermeni halklarına barış geıireceklermiş, çünkü, arada diyalog yokmuş, zaıcn inkâr da apıallıkmış ve bizi tarihimizle yüzleştirmek istiyorlarmış)!)
Öncelikle sormak lazım: Bu arkadaşların kaç tanesi, Ermenilerin Azeri Türklere karşı daha dün denilecek kadar yakın bir geçmişle sistematik bir kıyım yaptığını ve hâlihazırda Karabağ'da işgalci olarak bulunduğunu. Ermenistan'ın Türkiye sınırlarını tanımadığını ve Kars Anlaşması'nı her fırsatta delmeye çalıştığını biliyor.
Yİne, Ermenilerin Tarihçiler Komisyonunu çalıştırmaktan kaçlığını. Sayın Başbakanımızın gönderdiği mektubu herhangi bir olumlu cevap vermediğini, Fransızların ve Ermenilerin tarihle yüzleşmeye cesareti ve yüzünün hiç olmadığını buradan da hepimiz gördük zaten.
Doğru, Ermeni milleti için bir sorumlulukları var Fransızların. Onlara Anadolu'da toprak vaat ederek, dokuz asırdır birlikte yaşayan iki milletin arasına kan soktular, ortada bıraktıkları için de kucaklamak zorunda kaldılar. Fransız siyasetçiler, diasporayı ve Ermeni siyasi eli tini Parlamentonun yüzde İ8'i gibi bir azınlık oyuyla geçirdikleri utanç verici bir yasa ile diyet borcunu ödemeleri konusunda tatmin etmiş olabilirler, öyle de görünüyorlar.
Peki, Ermenistan'da yaşayan Ermeni halkı utanç verici bir antidemokratik siyasi rejim altında yaşamaktadır. Yüzde 50'si fakirlik sınırı altında yaşayan bu Ermeni halkının aylık düzenli gelire sahip olanlarının maaşı sadece 50 dolardır. Devletin emeklilerine ödediği para ise 14 dolardır. Nepo- tizmin devleti idare ettiği bir oligarşi mevcuttur.
Arkadaşlar, sizlere. Avrupa Konseyinin siyasi pozitif ayrımcılık yapmış haliyle de olsa Ermenistan raporunu okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Mesela, demokrasi, adil seçimler, kadının durumu, çocukların satılması gibi. Fransız parlamenterlere de tavsiye ediyorum gidip görmelerini Ermenistan'ı, siyaset ve entelektüel camiasını esir alan bu çarpık anlayışın nasıl bir ortamın ürünü olduğunu görmeleri bakımından.
Ayrıca, bu milletvekilleri, Hollanda'da sözde soykırımı inkâr eden Türklerin aday yapılmaması konusuna atıf yaparak kendi pozisyonlarının doğru olduğunu iddia etmektedirler. Bu hastalıklı ruh haline dur demenin zamanı gelmiştir. Öyleyse, Musevilere karşı uygulanan soykırım da Avrupa kültürünün bir parçası. Miloscviç'in yaptığı da, Ruanda'da olan da... O zaman, onları da örnek alsınlar. Bu anlayışın tarifi, bir akıl tutulmasıdır arkadaşlar. ırkçılığa teslim olmaktır.
Sayın Chirac'm Ermenistan ziyaretinde söylediği sözler de yasa önerisine destek bulmada kullanılmıştır. Tabii, başka bir saçmalık da. Ermeni halkının Nazilerle mücadeleye katkısına minnet- miş. Sakın bu minnet, Türk milletine karşı yürütülen mücadeleye karşı olmasın!
Türkiye'nin hak ve adaletin yerine getirilmesi konusunda uyguladığı baskıyı da aleyhimize kullanmaktadırlar. Adaleti istemenin, bizim Avrupa Birliğine girmemizin hazır olmadığını gösterdiğini belirtiyorlar. Bu arkadaşlar, ya sömürge döneminin de çok geride kaldığım bilmiyorlar ya da bizi, Fransız sömürgesi olan Kaledonya'yla karıştırıyorlar. Neden Kaledonya'da referanduma gidip bağımsızlık isteklerine cevap verilmediğine gerekçeleri gerçekten komik ve ilginçtir. Eğer şimdi Kaledonya'ya bağımsızlık için referandum yapılmasına müsaade ederlerse, Kaledonya halkı Fransa'ya bağlı kalmayı tercih edermiş(!) Onları bağımsızlığa hazırlamak için, 2015 yılına kadar, bir siyasi bilinç geliştirme programı uyguluyorlarmış, Cezayir sorulduğunda da benzeri bir cevapla karşılaşırsınız. Cezayir halkı Fransız idaresini istiyormuş, bu siyasi isteğe karşı teröristler, isyancılar baş kaldırmış, bağımsızlık savaşının adı da buymuş(l) Son zamanlarda hakikat yürümeye ve gün yüzüne çıkmaya başlayınca da, hemen bîr kanun çıkarmak suretiyle örtbas ettiler. Neydi bu kanun: 23 Şubat 2005 tarihli, "bundan böyle tarih kitaplarında sömürgeciliğin iyi tarafları yazıla" diye em- rolunmuştur. TBMM B:R 1 7 . 1 0 . 2006 O: 1
Her Fransız devlel başkanı gibi, kendisini XIV. Louis yerine koyan Devlet Başkanı Sayın Chi- rac, Kanun'un tarihinden tam sekiz ay on üç gün sonra, 9 Kasım 2O05'te bu Yasa'yı, yani sömürgeciliğin iyi taraflarının yazılmasını emreden Yasa'yı şu sözlerle eleştirmiştir: "73011, milletin birliği için bir anahtardır. Tarih yazımının geçmişin yaralarını yeniden deşecek şekilde mevcut ayrılıkları körüklemesi kabul edilemez. Bizim cumhuriyetimizde resmî tarih yoktur. Tarihi yazmak parlamentoların işi değildir, tarihi yazmak tarihçilerin işidir." Peki, bunu ne zaman söylüyor Sayın Chi- rac; Ekim-Kasım 2005 tarihinde, yani Afrika kökenli gençler ortalığı yakıp yıkmaya başladığında... Biz bu yaklaşıma inanacak mıyız arkadaşlar?! Bu bir ilkenin savunulması mı, yoksa Sarkozy'nin oy avcılığı İçin kaldırdığı fırtınayı yatıştırma siyaseti mi?
Nisan ayında Türklerin Fransa'da yaptığı yürüyüşü de eleştiriyorlar. Devcciyan, Meclis konuşmasında diyor ki: Türkiye, inkarcılığı ülkelerine ihraç etmekteymiş ve bu Yasa'yla toplumsal barış sağlanacakmışf!) Aslında, bu Yasa'yla, adaletin ve hakkın Fransa topraklarında ses vermesini yasaklıyorlar, Fransa'yı bir karanlığa ve zulme hapsediyorlar ve Fransa'ya cinayet işletiyorlar. Böyle bir Fransa'nın kültürünü ve dilini kullanmaktan hicap duyanların sayısının artması tabii değil mi sizce de?
Peki, Fransız Meclisi, Fransa'nın onurunu zedelemekten, alçaltmaktan çekinmiyor; Fransız liderler, liderlik yapma yerine, maniple edilmiş bir grubun kendilerine makaın-mevki vermesi için, bizim savunma hakkımızı bile yasaklayarak adaletsizliklerin en büyüğüyle cezalandırıyorlar. Zulmün üzerine taht kurup oturacaklar, çünkü bu seçimleri bekliyorlar. Peki, Türk milletine bunu yapma cesaretini nereden alıyorlar?! Hem Ermenistan hem Fransa Hükümeti için. bu, hiç maliyeti olmayan, ama getirişi akıl almaz derecede hayati olan bir politika demektir. Bu pervasızlığa karşı, onlara maliyeti olan politikalar uygulamalıyız, hem hukuki hem siyasi ve hem ekonomik. Yeryüzündeki bütün Türkler bu haksızlığa karşı yürümeyi ve hatta hapse girmeyi göze almalıdır. Sayın Başbakanımız Sarkozy'yle görüştüğünde, Sarkozy, bu adaletsizliği ve vicdansızlığı siyasi pazarlık konusu yapmıştır ne yazık ki. Yani, konu, hak, adalet, erdem değil, ne yazık ki, siyaset ve koltuktur.
İşte, arkadaşlar, şimdiki Fransa bu. Tartışma hürriyetine, araştırma hürriyetine, bilim hürriyetine inancınız yoksa ve yasaklanmışsanız, nasıl cumhuriyet, nasıl erdemli vatandaşlar olacaksınız. Pusula olmak yerine flama olmak da, kibrinden dünyayı görmeyen, makam-mevki uğruna adalet ve doğruyu ve erdemliliği rafa kaldıran Fransız Meclisine yakışırmış bu devirde.
Bütün bu yaşadıklarımız, bana. bundan yaklaşık yüz yıl önce Fransa'da vuku bulmuş meşhur Dreyfus olayını anımsattı. Fransız ordularının şerefini kurtarma adına, ırkçı bir yaklaşımla, kendi vatandaşı olan Alfred Dreyfus adında Musevi kökenli bir subayını Almanlara ajanlıkla suçlamış ve savunma hakkı vermeden cumhuriyetin fazilet ve erdemi, Fransız ordusunun şerefini kurtarmak için ömür boyu hapse mahkûm etmişlerdi. Bu haksızlığa ünlü edebiyatçı Emile Zola mektuplarıyla baş- kaldırmış ve sonunda onu da Basın Yasası'yla susturmuşlardır, O Basın Yasası da arkadaşlar, 1881 tarihli. Eğer biz sözde Ermeni soykırımını reddedersek bize karşı uygulanacak olan aynı yasadır, 1881 tarihli.
SOTI yntaıûa pe> pe>e gelen "ua çeşVı hinvfcati Örtmeye ^ttıeVrk yasalar, 'onıt'ıaT,taritfkidinyürüdüğünün ve onların yalanlarını boğacağının en büyük delilidir sevgili arkadaşlar. Ben de aynı şeyi tekrarlıyorum: Bu, işlemediğimiz bir suçu bize zorla kabul ettirme politikası, bir çeşit bizim de onların kültüründe olan soykırım gibi günahları kabul etmemiz anlamına gelmektedir. Bu, bir vaftizdir.
Ben -Fransa'ya, buradan, Zola'nın sözleriyle ve Türk milletine- Zola'mn o dönemde uğramış olduğu adaletsizliği haykıran sözleriyle son vermek istiyorum. Zola diyor ki Le Figaro'da yayınlanan ilk mektubunda, mektubunun başında şöyle diyor: "Hakikat yürüyor, onu hiçbir şey durduramayacaktır." Ve bu mektubun başlayış cümlesiyle bitiş cümlesi ayın cümledir. Ben de aynı şeyi tekrarlıyorum: Hakikat yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır.
Hepinizi en derin hürmetlerimle selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
11 konuşma daha · 17 Ekim 2006