2006 merkezi bütçe kan.tas.(dışişleri bak., tarım ve köy işleri bak.,tarım reformu genel müd.,köy hizmetleri gen.müd.) onikinci tur
İzmir Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 38. Birleşim · 4. yasama yılı · 21 Aralık 2005 · 2.309 kelime · yaklaşık 12 dakikalık okuma
Kaynak göster
Zekeriya Akçam (AK Parti), 21 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 38. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ BÜTÇE KAN.TAS.(DIŞİŞLERİ BAK., TARIM VE KÖY İŞLERİ BAK.,TARIM REFORMU GENEL MÜD.,KÖY HİZMETLERİ GEN.MÜD.) ONİKİNCİ TUR); konuşma 2.309 kelime.
Zekeriya Akçam (AK Parti, İzmir). “2006 merkezi bütçe kan.tas.(dışişleri bak., tarım ve köy işleri bak.,tarım reformu genel müd.,köy hizmetleri gen.müd.) onikinci tur”. TBMM Genel Kurulu, 38. Birleşim tutanağı, 21 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/zekeriya-akcam-22-2005-12-21-2006-merkezi-butce-kan-tas-disisleri-bak-tarim-ve-koy-isleri-bak-t (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA ZEKERİYA AKÇAM (İzmir)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Dışişleri Bakanlığı bütçesi üzerinde Parti Grubum adına söz almış bulunmaktayım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Dışpolitika konusunda dünya bir evrimden geçmektedir. Bu evrim neticesinde ortaya çıkacak olan tabloda, yeni bir düzen mi yoksa yeni bir kaos mu göreceğiz, onu henüz bilmiyoruz. Ancak, tahmin ettiğimiz şey, en azından, Türkiye'nin, bu evrim aşamasından sonra oluşacak yeni tabloda çok önemli ve belirleyici bir yere sahip olacağıdır. Bizim bu öngörümüz, dış politikaya yön veren, teorisyenden karar vericisine, entelektüelinden eylemcisine kadar herkes tarafından paylaşılan bir inançtır. Bu hakikat sebebiyledir ki, Türkiye'nin söylediği, yaptığı, yapması gerektiği düşünülen her şey, büyük bir dikkatle takip edilmektedir. Türk Milleti de, tarihin kendisine biçmiş olduğu öncü rolünü üstlenme ve bu rolün gereklerini bihakkın yerine getirme heyecanını yaşamaktadır. Bu başarıda katkıları bulunan Sayın Başbakanımız başta olmak üzere, Dışişleri Bakanımıza, bütün milletvekili arkadaşlarımıza ve kıymetli diplomatlarımıza takdir ve tebriklerimi sunmayı bir borç addediyorum.
Her şeyden önce, şu anda, dünya tarihinin en ciddî geçiş dönemlerinden birini yaşamaktayız. Böyle zamanlarda, millî menfaatlarımızın azamî şekilde muhafazası ve müdafaası hususlarının ne kadar zor olduğunun hepimiz farkındayız. Öte yandan, biz, başka bir şeyin daha farkındayız; milletler, dünya sistemi içerisinde memnun olmadıkları ya da hak etmediklerini düşündükleri bir durumdan daha iyi bir duruma geçme şansını, ancak ve ancak bu transformasyon dönemlerinde yakalayabilirler. Türkiye'nin Avrupa Konseyi ve NATO'ya üyeliği, Kıbrıs konusundaki kazanımları hep böyle dönemlerin ürünüdür. Mesela, NATO üyeliğimiz, her ne kadar şimdi olduğu gibi, o dönemin de anamuhalefeti olan Cumhuriyet Halk Partisi tarafından lüzumsuz mesuliyet ve meşguliyet olarak anlaşılsa ve ifade edilse de, tarihimizin en isabetli dışpolitika tercihlerimizden birisidir. Sanırım, bu görüşüme kendileri de iştirak edeceklerdir.
Sayın milletvekilleri, Berlin Duvarının yıkılışından sonra yönümüzü döndüğümüz Batı âleminin -ki, buna Amerika Birleşik Devletleri de dahildir- hızla yeni bir ilişkiler ve kurumlar yapılanmasına girdiğini görmekteyiz. Biz ise kendi statik ya da dinamik durumumuz diyelim ya da bizim kendimize has durumumuz diyelim, şu veya bu sebepten dolayı bu sürecin dışında kaldık. Peki, bu gerekçelerle kendimizi ikna ederek değişimin dışında kalabildik mi; tabiî ki hayır. Bugün devrim olarak nitelendirdiğimiz bu reformları o gün yapabilir miydik; bu meçhul; ancak, en azından, dünyanın gidişatına ve çevremizde olup bitenlere bigâne kalmamak suretiyle, kendimizi, millet ve devlet olarak bir fildişi kuleye hapsetmeyebilirdik. Bugün şikâyet ettiğimiz pek çok olumsuz hususun tarihi taa o zamanlara dayanır. Özetle "bir nehirde ikinci kez yıkanılmaz" lafı, meşhur bir Yunanlı filozofa aittir; çünkü, ikinci kez geldiğinizde nehir de siz de değişmiş olursunuz.
Değerli milletvekilleri, ülkemizde dışpolitika ifadesinin çağrıştırdığı bütün olaylar ve kavramlar, aynı zamanda, dünya politikasının da öncelikli gündem maddeleridir. Avrupa Birliğinden Irak'a, Afganistan'dan İsrail, Filistin ve Kıbrıs sorununa, demokrasi insan haklarından, ırkçılığa ve ayırımcılığa karşı mücadeleye kadar AK Parti İktidarının yürütmüş olduğu dışpolitika siyaseti, Türkiye'yi dünya sistemi içerisinde çok önemli bir noktaya taşımıştır.
Soğuksavaşın bittiği ilk birkaç yıl içerisinde, yani, 90'lı yılların başında, bir dalga olarak gelen ve dünyayı değiştiren heyecanı, şimdi vermiştir bu hükümet Türk Milletine. Son üç yıldır yapılanlar eğer 90'lı yılların başında yapılmış olsaydı, bugün Türkiye çok farklı bir yerde olurdu. Bunu kimse inkâr edemez. Bugün siyasî kararlar alınırken gösterilen titizlik, uzun vadeli hesap ve millî, manevî sorumluluk o zaman gösterilmiş olsaydı, başta Kıbrıs olmak üzere, ilginç, bir o kadar da garip dışpolitika oyunlarıyla uğraşıyor olmazdık, istesek de olamazdık zaten.
Bu noktayı aydınlatmak için bir iki misal vermek istiyorum. Avrupa Birliği Komisyonu 30 Haziran 1993 tarihinde Rum yönetiminin adaylık başvurusunu uygun bulduğunda, bu, hem 1960 tarihli Garanti Anlaşmasına hem Mart 1990 tarihli ve 649 sayılı Güvenlik Konseyi Kararına ters düşmekteydi. Kıbrıs Rum kesiminin Ada'nın tamamını temsil eder durumda olduğunun tescili de, Temmuz 1994 yılında, Avrupa Birliği Adalet Divanının aldığı bir kararla, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin, Kıbrıs Rum yetkili makamları tarafından verilecek bir belge olmadan Kuzey Kıbrıs'tan meyve ve sebze ithalatını yasaklamasıyla sağlanmış oldu. Divanın bu kararıyla Avrupa Birliği üyesi ülkeler, Rum kesiminin, Ada'nın tek meşru temsilcisi olduğunu kabul ediyordu. Kararda yer alan ifadeler aynen şöyledir: "Kıbrıs Cumhuriyeti, Avrupa Birliğinin tüm üye devletlerince tanınan egemen bir devlettir." Bugün, AK Partinin, Kıbrıs davasını kaybettiği ifade edilerek eleştirilmesi son derece haksız ve insafsız bir tenkittir. Benzer şekilde, Türkiye'nin 1987 yılındaki başvurusuna, Komisyonun cevabında da ilginç noktalar vardır; bir yandan Türkiye'nin üyeliğe hazır olmadığı kesin bir şekilde ifade edilirken, diğer yandan Türkiye'yle gümrük birliği tavsiye edilmektedir. O dönemin iktidarları ise bu tavsiyeye büyük bir nimet gözüyle bakmış ve 1992 yılından başlamak üzere Ortaklık Konseyinde gümrük birliğine giriş konusunda olağanüstü bir çaba harcamıştır.
Nihayet, 1993 yılındaki kararla, Türkiye, tek taraflı olarak gümrük birliği yükümlülüklerini üstleneceğini ilan ettiğinde ve bunun için çaba sarf ettiğinde, aklı eren Avrupalılar bize çılgın gözüyle bakmışlardır. Tabiî, Rum kesiminin Ada'nın tek temsilcisi olarak AB'ye üyelik taahhüdünün verilmesi ve buna ilişkin sürecin başlatılmasıyla, gümrük birliğini Türkiye'nin tek taraflı olarak üstlenmesine rıza gösterilmesinin aynı zaman periyoduna denk düşmesi tesadüf değildir. O dönemin iktidarı, şimdinin muhalefeti olan arkadaşlar ne kadar inkâr ederse etsinler, Türkiye'nin bir rüyası olarak sunulan gümrük birliğiyle Kıbrıs davası çok yakından ilintilidir.
Dönemin Dışişleri Bakanı için Avrupa Birliğiyle ilişkilerde iki husus kırmızı çizgiydi; birincisi, Kıbrıs'ta taviz vermemek; diğeri, Yunanistan'ın malî protokole ilişkin veto hakkını kullanmamasını garanti altına almak; yani, Kıbrıs Rum kesimine üyelik yolunu açmamak; ama, diğer yandan da malî protokolü işletmek; ne o oldu, ne diğeri. Türk Milleti, arkadaşların macerasını cebinden finanse etti malî krizler yaşayarak.
Peki, Yunanistan ne yaptı; Kıbrıs Rum kesiminin tam üyelik garantisi karşılığında Türkiye'nin gümrük birliğini üstlenmesine veto hakkını kullanmadı sadece; ancak, malî protokole karşı vetosunu hep sürdürdü. Tabiî, bu kabulün içerisinde Almanya ve başka ülkelerin de katkısı olmuştur. Aksi takdirde doğu genişlemesi tehlikeye girecekti Avrupa Birliğinin. Bütün bunlara rağmen, o dönemde veya hemen akabinde bu kaybı telafi etmek için Yüce Meclisten çıkmış herhangi bir karar ya da tepkiyi dile getiren herhangi bir resmî ve diplomatik anlamı olan girişim var mı; hayır. Sadece ne var kıymetli arkadaşlar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisinin almış olduğu bir karar var ve bu kararı destekleyen dönemin Dışişleri Bakanının Ortaklık Konseyi toplantısında yapmış olduğu bir konuşma. Tabiî, bunun neticesi, 1997 Lüksemburg'da Güney Kıbrıs'la tam üyelik görüşmeleri başlatılırken Türkiye'ye adaylık statüsünün bile verilmemesi olmuştur; yani, halk deyimiyle, atı alan Üsküdar'ı geçmiştir.
Ancak bu hükümet döneminde Kıbrıs politikası gerçekten bir millî Kıbrıs davası olarak kabul edilmiştir. Çok büyük çabalar sonucu hükümetin kurulduğu ilk aylarda bir fırsat olarak yakalanmış; ancak, soğuksavaş dönemi reflekslerimize yenik düşülerek bu da kaçırılmıştır. Bütün bunlara rağmen, bu hükümetin en büyük tarihî başarılarından biri, kırk yıldır sanık sandalyesine oturtulan Türkiye'yi ve Kıbrıs Türklerini sanık sandalyesinden kaldırmak ve yerine Kıbrıs Rumlarını oturtmak olmuştur.
Gelelim gümrük birliği meselesine. Bugün muhalefetin bizi en çok eleştirdiği hususların başında, ekprotokolün teşmili gelmektedir; ekprotokolün uygulanması meselesi. Bu meselenin ayrıntılarına girmeyeceğim; ancak, geç de olsa şu sorulara cevap bulunması gerekiyor:
1. Gümrük birliğinin anlamı, devletin klasik egemenlik yetkilerinden olan iki yetkiyi bir başka mercie devretmek demektir; yani, gümrük koyma ve üçüncü ülkelerle ticaret akdi ihdas etme irade ve yetkisini tamamıyla devretmektir. Bu iki yetkinin münhasıran Birliğe ait yetkiler olduğu, bütün Avrupa Birliği anlaşmalarında ve Avrupa Birliği Anayasasında yer almıştır. Söz konusu gümrük birliği kararı, Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanmıştır. Peki, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmış mıdır; hayır. Söz konusu karar Bakanlar Kurulu kararı olarak Resmî Gazetede yayımlanmış mıdır; hayır. Peki, Ortaklık Konseyi kararlarının doğrudan uygulanacağına dair, iç hukukumuzda doğrudan uygulanacağına dair Anayasamızda herhangi bir hüküm var mıdır; hayır.
Soru 2. Avrupa Birliği, bir yetki devriyle kurulan bir devlet değildir; yani, bir federal devlet değildir. Millî hükümetlerin, üye devletlerin devretmiş oldukları yetkilerini kendilerinin de temsil ettikleri bir organ içerisinde kullanmalarıdır; yani, paylaşılmış yetkiler söz konusudur; meşruiyeti de buradan gelir zaten. Peki, bu iki egemenlik yetkisinin devrine rağmen karar alma mekanizmalarında oy hakkı ya da temsili var mıdır; en azından teknik komitelerde bu hak mevcut mudur; hayır.
Üçüncü soru: Şimdi, bu gümrük birliği kararı sırasında Güney Kıbrıs'ın tam üye olacağı belliydi. Peki, anlaşmanın aslına, dönemin hükümeti, Rum kesimine teşmil edilmeyeceğine dair herhangi bir çekince koymuş mudur; hayır. Peki, koymuş olsaydı, bugün, bu garabet karşımıza çıkar mıydı; tabiî ki, hayır.
Kıymetli arkadaşlar, garabet şudur: Aslı Meclisten geçmeyen bir anlaşma ya da kararın ekini Meclisten geçirmeyi tartışmaktır. Bu garipliği, kısmen, belki, arkadaşların o dönemki meşguliyetine verelim; ama, hadisede ciddî bir mesuliyetsizlik olduğu apaçık, aşikârdır.
Diğer garabet de şudur: Türkiye Cumhuriyeti olarak, başta Dünya Ticaret Örgütündeki pozisyonumuz olmak üzere, Avrupa Birliğinin üçüncü ülkelerle yapmış olduğu ticaret anlaşmalarını izlemek durumundayız, buna mecburuz. Yani, siz, bir egemen devlet olarak, menfaatlarınız bunu icap ettirse de, mesela Azerbaycan'la bir ticaret anlaşması yapamazsınız; ama, Arjantin ya da Peru'yla, sırf Avrupa Birliği yaptığı için yapmak zorundasınız. Peki, bu iradenin oluşumunda var mısınız; hayır, yoksunuz. Bu şekilde, o döneme ait pek çok gariplikler mevcuttur. Böyle garabetlere sebebiyet vermediği için de hükümeti tekrar kutlamak istiyorum.
Tabiî, başka ilginç bir hadise de, mesela, dönemin Dışişleri Bakanı, NATO Bakanlar Kurulu Toplantısına davetli ve Bosna-Hersek meselesi görüşülecek. Sayın Bakan, parti kararıyla, aynı tarihte yapılan Sosyalist Enternasyonale katılıyor, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak. Bizi "parti ile devleti birbirine karıştırıyor" diye tenkit eden kıymetli arkadaşlarımızın dikkatine sunmak istiyorum bu notu da.
Burada, genellikle, dışpolitika meselesini konuşurken, tabiî ki, ağırlıklı olarak, bizim konuştuğumuz mesele Avrupa Birliği, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri meselesi oldu. Tabiî, yöneltilen eleştirilerin çok büyük çoğunluğu da, Avrupa'nın bize niçin çifte standart uyguladığı, bundan sonra ilişkilerimizin belirsizliği ve neden, bizim, daha önceden tam üyeliği garanti etmeden, böyle bir yola girdiğimiz konusundaydı. Sanıyorum, başta vermiş olduğum tarihî perspektif bu soruya açıklık getirmiştir.
Şunu açıkça ifade etmeliyim ki, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri baştan farklı bir sisteme oturmuştu. 1964 yılındaki Ankara Anlaşmasının onaylanması sırasında yapılan görüşmelere ilişkin Meclis tutanaklarına baktığımız zaman, merhum Coşkun Kırca'nın Türkiye ile Yunanistan'a neden farklı bir perspektif verildiğini açıklayan ve bu karara destek veren bir konuşması vardır; çünkü, o zaman da Türkiye ile Yunanistan'a farklı bir takvim öngörülmüştü tam üyelik için Avrupa Ekonomik Topluluğuna. Türkiye'nin geçiş süreci daha uzun olduğu halde, Yunanistan'a daha kısa bir süre tanınmıştı. Bunun, neden Türkiye'nin faydasına olduğunu, neden Türkiye'ye böyle bir fırsatın, yani avantajın verildiğini ve uzun sürede Avrupa Birliğine entegre olmanın faydaları üzerine ilginç ve bilimsel kanıtlarla desteklenmiş muhteşem bir konuşması vardır. Daha sonraki evrelerde de, 1987'deki müracaatımızda olsun, 1991'den sonraki dönemlerde olsun, bu farklı uygulama devam etmiştir. Bu farklı uygulama, haklı veya haksız mıdır; bu ayrı bir tartışma konusu; ama, bu, hep, baştan beri vardı zaten.
Avrupa için Berlin duvarının yıkılması, Amerika'yı etkileyen 11 Eylülden çok daha önemli bir hadisedir; çünkü, Berlin duvarının yıkılmasıyla, soğuksavaş döneminde oluşan denge ya da dengeler politikası üzerine oturan dünya politikası, artık, yavaş yavaş çoktaraflılığa, çokyönlülüğe doğru gitmiştir.
Şimdi, tabiî, biz bu açıdan, sadece Avrupa Birliğinin genişlemesini ele alıyoruz; ama, bir şeyi de gözden kaçırıyoruz, o da şudur: Avrupa Birliğinden önce NATO'nun genişlemesi var. Avrupa Birliğinden önce, Avrupa Konseyinin genişlemesi var. Avrupa Birliği, 1993 yılında ortaya koymuş olduğu Kopenhag Siyasî Kriterlerini değerlendirirken, bunun denetimini ve gözetimini Avrupa Konseyine bırakmıştır. İlk defa, Avrupa Konseyinde, 1993 yılında bir denetim komisyonu kurulmuştur; amacı, konseye üye bir ülkenin demokrasi, insan hakları bakımından sicilinin ne durumda olduğunun denetlenmesidir. Türkiye, 1996 yılında denetim sürecine alındı. Denetim sürecinden Türkiye, 2004 Haziranında, bizim hükümetimiz zamanında çıkmayı başarmıştır. 1996-2004 arasında, sekiz yıl boyunca Türkiye, Arnavutluk, Azerbaycan, Ermenistan gibi ülkelerle, aynı standartlarda demokrasi uygulayan bir ülke olarak görülmüştür. Bu açıdan, hükümeti bir kez daha takdir etmek icap eder diye düşünüyorum.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, hükümetimizin diğer taraftan karşılaştığı bir zorluk da şudur: Diğer genişlemeler ile bizim içinde bulunduğumuz genişleme farklıdır. 1963 yılındaki Ankara Anlaşmasındaki aynı zorluk, 1991'den sonra da başladı, 1990'lardan sonra da başladı; o da şu: Diğer ülkeler istiyordu zaten, bir Slovakya'yı, bir Polonya'yı istiyordu zaten. Avrupa Birliğine üye ülkelerin birbirleriyle müzakerelerinde, genel metot olarak, mesela bir Polonya'nın veya bir Slovakya'nın alınmasında…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKANBuyurun Sayın Akçam.
ZEKERİYA AKÇAM (Devamla)… kendi aralarında müzakere ederlerken, bunun bir Avrupa değeri olduğunu ve Avrupalı olmanın, bu ülkeleri Avrupa Birliğine almayı gerektirdiğini, böyle bir ahlakı olduğunu da vurguluyorlardı. Öte yandan, aday ülkelerin diplomatları ve siyasetçileri de, bu açıdan son derece elleri güçlü durumdaydı. Neden; çünkü, onlar çok rahatlıkla "siz, niçin bu arkadaşları kabul etmiyorsunuz; bu, topluluk kültürünün bir parçasıdır" diyebiliyorlardı; ama, bizim durumumuzda durum son derece farklı. Bizde ise birbirlerini, niçin Türkiye'yi almamalıyız konusunda iknaya başlıyorlar. Bu açıdan hükümetimizin, parlamenterlerin ve diplomat arkadaşların çok büyük zorluğu vardır. Bizim, gerçekten Avrupa Birliği içerisinde el tutma şansımız oldukça düşük, elimiz son derece zayıftı; ancak, elimizi üç yıl içerisinde güçlendirdik bu reform süreciyle. Şu anda Türkiye'nin eli, gerçekten, Avrupa Birliğinde son derece güçlü bir hale gelmiştir.
Değerli milletvekilleri, Avrupa kendi içerisinde bir krizdedir. Bu, bizim için bir zorluktur aynı zamanda. 13 ülkenin onayından geçtikten sonra 2 ülkede referandumlarla reddedildi Avrupa Anayasası ve Avrupa'nın geleceği konusunda kimsenin şu anda bir fikri yok. Bu, Avrupa Anayasasından doğan bir kriz değildir, zaten bir kriz vardı; bu krizi çözmek için Avrupa Anayasası yapıldı; ama, Avrupa Anayasası reddedildiği için, bu kriz aynen devam ediyor. O kriz neydi arkadaşlar; Nice Anlaşmasıyla ortaya konulmuş olan oy ağırlığının hesaplanmasında Avrupa Birliği ülkelerinin birbirleriyle anlaşamamasıdır, yani, İspanya ve Polonya'nın, Almanya'ya yakın oy hakkına sahip olmasıdır. Bunu aşmak için nitelikli oy çoğunluğu veya çifte çoğunluk dediğimiz bir sisteme geçildi Anayasayla. Avrupa'nın en büyük krizi, hâlâ hükümetlerarası bir konferans mıdır Avrupa Birliği, yoksa bir uluslararası örgüt müdür, yoksa siyasî bir birlik midir; bu henüz belli değil.
Muhalefetteki arkadaşların en büyük eleştirisi; bize diyorlar ki, efendim, Türkiye dışpolitika meselesini içpolitikaya malzeme yapıyor. Chirac, hükümetlerarası konferansta müzakere ederken, Fransa'nın meselesini Avrupa meselesi veya Avrupa Birliği meselesini Fransa meselesi yapmıyor mu? Dolayısıyla, burada bir ayırım söz konusu değildir. Nihaî karar vericiler Avrupa Birliği düzeyinde de hükümetlerdir. Diğer taraftan şu da var: Millî parlamentolar hiçbir zaman lağvolmayacak ve lağvedilmeyecektir, yani, ulus devlet kavramı, egemenlik yetkileriyle beraber, Avrupa Birliğine tam üye olsak bile, bu şekilde kalacaktır. Millî liderlerin, yani, hükümetlerin Avrupa Birliği içerisinde ağırlığı son derece önemlidir. Hükümetler, artık millî düzeyde bir menteşe görürler, hem Avrupa Birliğindeki görevlerini yerine getirirler hem de içerideki görevlerini yerine getirirler. Dolayısıyla, böyle bir eleştiri de son derece yersiz bir eleştiridir.
Biz Hindistan olsaydık bu eleştiriyi yapabilirdik; çünkü, Avrupa Birliği meselesi bütün mevzuatıyla beraber, sadece dışpolitika meselesi olarak sınırlandırılabilecek bir mesele değildir; çünkü, günlük hayatımızın da doğrudan içindedir.
Son olarak benim belirtmek istediğim… 3 Ekimden sonra Türkiye'nin, artık, tarifi ve adı değişmiştir dünyada. Bunu her açıdan görüyoruz, en temel konu şudur…
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
52 konuşma daha · 21 Aralık 2005