Bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi s.s.833) (bankalar kanunu, tmsf ve rtük kanunu)
Sivas Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 70. Birleşim · 3. yasama yılı · 15 Mart 2005 · 1.295 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma
Kaynak göster
Abdullatif Şener (AK Parti), 15 Mart 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 70. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ S.S.833) (BANKALAR KANUNU, TMSF VE RTÜK KANUNU)); konuşma 1.295 kelime.
Abdullatif Şener (AK Parti, Sivas). “Bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi s.s.833) (bankalar kanunu, tmsf ve rtük kanunu)”. TBMM Genel Kurulu, 70. Birleşim tutanağı, 15 Mart 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/abdullatif-sener-22-2005-03-15-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun-teklifi-s-s-833-ba (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDÜLLATİF ŞENER (Sivas)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Türkiye ekonomisinin krizlerle, sarsıntılarla geçen son on yılının bize bıraktığı en kötü miras, sorunlu bankaların kamuya yüklediği maliyetin büyüklüğü olmuştur. İçborçlar, bu maliyete bağlı olarak katlanarak artmıştır, reel sektör finansman sıkıntılarıyla ve sorunlarla karşılaşmıştır. Buna bağlı olarak da, istihdam, üretim ve büyüme, hızla geriye doğru gitmiştir.
Türkiye'de, banka sisteminin aktif büyüklüğünün toplam finans sektörü içerisindeki payının diğer gelişmiş ülkelere nazaran yüksek olması, bir başka deyişle, finans sektörünün, ağırlıklı olarak banka sisteminin kontrolünde bulunması, bankacılıkta meydana gelen krizlerin, ekonomideki dengeleri, diğer ülkelerdekinden çok daha şiddetli bir biçimde sarsmasına sebep olmuştur.
Finans sektörünün yeterli derinliğe ve çeşitliliğe kavuşmamış olması anlamına gelen bu yapısal dengesizliğin yanı sıra, bütün dünyada en sıkı biçimde düzenlenen ve denetlenen bankacılık sektörünün, geçmişte, neredeyse, başıboş bırakılmış olması, yapılan denetlemeler sonucunda alınması önerilen tedbirlerin ise ya zamanında alınmamış yahut tamamen ihmal edilmiş olması, bugün tasfiye etmek için büyük çaba gösterdiğimiz batık bankalar sorununu ortaya çıkarmıştır.
1994 yılında üç bankanın faaliyet izinleri iptal edilerek tasfiyeye sokulmasının meydana getirdiği panik ortamının sistematik bir krize yol açmaması için tasarruf mevduatına getirilen yüzde 100 devlet güvencesinin geçici bir tedbir olmaktan çıkarılıp, sürekli ve kalıcı bir sigorta modeline dönüştürülmesi ve arkasından banka lisanslarının kolayca dağıtılmış olması ve belirttiğim gibi, denetim ve gözetimde ortaya çıkan sorunlar, neticede, 1997 ve 2002 yılları arasında Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından yönetimi ve denetimi devralınan 21 bankanın ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Bu 21 banka ve bu bankalara bağlı rakamlar gözden geçirildiğinde, hemen tespit edilen gerçek, ortaya çıkan maliyettir. 21 bankanın devir tarihindeki bilanço zararları yaklaşık 18 milyar dolardır; İmar Bankasının kayıtdışı mevduatı 6 milyar dolar civarındadır; birlikte 24 milyar dolarlık bir maliyet söz konusudur. Fona devirden sonra yaşanan krizlerin etkisiyle ortaya çıkan ilave maliyetleri 3,8 milyar dolar olarak aldığımızda, Fonun sorunlu bankalara aktardığı para miktarı 27,8 milyar dolar olmaktadır. Tabiî, hepsini para olarak kastetmiyoruz, kâğıt olarak da desteklemeler var; ama, bu 27,8 milyar doları tarihî değer olarak kabul etmek lazım; buna piyasa faizini işlettiğiniz takdirde veya faizli bir maliyet hesabını bugünkü değer itibariyle çıkardığınız takdirde, 46 milyar dolarlık bir maliyetle karşılaştığımızı söyleyebiliriz.
Bu 27,8 milyar dolarlık faizden arındırılmış maliyetin karşılandığı kaynaklarsa bellidir; Hazineden alınan özel tertip borçlanma senetleriyle finanse edilen kısım 21,6 milyar dolardır, Fonun kendi kaynaklarından aktarılan miktar 4,4 milyar dolardır, varlıkların tasfiyesinden sağlanan miktarsa 1,8 milyar dolardır. Fonun 31.12.2004 tarihine kadarki tahsilatını da buradan düşecek olursak, bugünkü maliyeti itibariyle, tarihî değerle 25 milyar dolarlık bir maliyeti ifade etmektedir Fona devredilen bankalar.
Bundan sonraki tahsilatın ne olabileceğiyle ilgili yapılan değerlendirmeler çerçevesinde konu ele alındığında, toplam 6 milyar dolarlık bir tahsilat varsayımıyla, 21 bankanın beklenen nihaî maliyeti, faiz işletilmeksizin, 19 milyar doları göstermektedir; bu değere faiz işlettiğiniz takdirde, bu maliyetin, yani nihaî maliyetin 37 milyar dolar olacağını söyleyebiliriz.
Fona devredilmiş bankaların meydana getirdikleri zararlar, dün de, bugün de, gelecekte de sürekli tartışılmıştır, tartışılmaya da devam edecektir.
Birçok bankanın Fona devriyle birlikte, bir taraftan hâkim ortakların borçlarının tahsil edilebilmesi, diğer taraftan TMSF'ye devredilen varlıkların, iştiraklerin ve şirketlerin ve bunlara bağlı gelirlerin tahsil edilebilmesi için, büyük zorluklar ve güçlüklerle karşı karşıya kalınmıştır. Bu zorlukların temelinde, bir taraftan, borçluların, hukukun boşluklarından yararlanarak ödemeleri gereken yükümlülüklerden kurtulma çabaları yer almaktadır.
İşte, bu zorluklar dikkate alınmak suretiyle bazı düzenlemeler yapılması gerektiği, kamuoyunda da, değişik çevrelerde de, siyasette de sık konuşulan, çok tartışılan bir konu olmuştur; ama, aynı zamanda, daha önce TMSF'nin BDDK'dan ayrılmamış olması da, düzenleme ve denetleme göreviyle birlikte Fon gelirlerinin tahsilinde büyük zorluklar ve güçlükler ortaya çıkarmaktaydı. Tüm bunlar dikkat alınmak suretiyle, 5020 sayılı Kanun, daha önce, Türkiye Büyük Millet Meclisinde oylarınızla kabul edilmiştir. Bu kanuna istinaden de, TMSF, BDDK'dan ayrılmıştır, bağımsız yapısıyla, Fon alacaklarını daha etkin bir şekilde tahsil imkânına kavuşmuştur.
Nitekim, TMSF'nin ayrılmasından sonra Fon alacaklarının tahsilinde büyük etkinlik gösterildiği açıkça anlaşılmaktadır; çünkü, sadece 2004 yılında yapılan tahsilat 762 000 000 dolar olmuştur. Ancak, TMSF'nin BDDK'dan ayrılmasının, tahsilatla ilgili etkinliği artırmış olmakla birlikte, tüm tahsilat sorunlarını ortadan kaldırmadığı da bir gerçektir. İşte, buna istinaden, borçluların yasa boşluklarından yararlanarak yükümlülüklerini yerine getirmekten imtina etmelerinin önüne geçmek için, hatta, mal varlıklarını kaçırmalarının önüne geçmek için bir yasal düzenleme yapılmaya ihtiyaç duyulmuştur. Yani, Fonun, daha etkin bir tahsilat yapabilme imkânına kavuşturulması gerekli olmuştur. Bu gerekliliğin bir ifadesi olarak da, bugünkü, görüşmekte olduğumuz kanun teklifi, Türkiye Büyük Millet Meclisine, ilgili milletvekillerimiz tarafından verilmiştir.
Özü itibariyle, bu kanun teklifinde bazı düzenlemeler yapılmaktadır. Bu düzenlemeler, tahsilatın etkili hale getirilmesine yöneliktir. Bir arada olması ve birlikte kullanılması halinde, diğer değer ifade edecek olan varlıkların, aynı grubun çok sayıda şirketine dağılmış bulunması, bu varlıkların bir araya getirilerek bir iktisadî bütünlük halinde satışını zorunlu kılmakta; ancak, 6183 sayılı Kanun, bu şekildeki bir satışa müsait bulunmamaktadır. Ayrıca, aynı kanunun satış prosedürüne ve satış sonrası işlemlerine ilişkin hükümleri, uluslararası satış usullerine uygun düşmemekte, bu da, satışa iştirak etmesi beklenen yabancı yatırımcıları caydırıcı bir rol oynamaktadır. Örneğin, satışın açık artırmayla ve peşin bazda yapılmasının zorunlu olması ve ihaleye katılacaklarda teknik veya finansal yeterlilik şartları aranmasına imkân vermemesi gibi özellikler, satışlar için açılacak ihalelere katılımı sınırlamakta ve yeterli rekabet ortamının oluşturulmasını imkânsız kılmaktadır. Diğer taraftan, 6183 sayılı Kanun uyarınca yapılacak ihalenin sonuçlanmasından ve malların tesliminden sonra açılacak bir ihalenin feshi davasında fesih kararı çıkması halinde, ihale bedelinin, iade edilecek malların alıcıdan geri alınması gerekmektedir. İmalat ve hizmet sektöründe faaliyet gösteren büyük şirketlere ait varlıkların satıldıktan sonra geri alınma ihtimali karşısında hiçbir alıcı ihaleye giremeyecek ve satış değeri asgariye inecektir.
Üçüncü bir nokta olarak; şirket satışı yerine varlık satışının yapılması, varlıklarla birlikte lisans, ruhsat veya frekans kullanım hakkının da devrini gerektirmekte, ancak, yürürlükteki mevzuat hükümleri bu açıdan bazı belirsizlikler taşımaktadır. Başka bir şirket bünyesine aktarılacak olan söz konusu varlıkların yeni sahipleri tarafından işletilmesi için gerekli lisans, ruhsat, frekans ve imtiyaz hakkı devirlerinin objektif esaslara bağlanmaması ve belirsizlikten kurtarılmaması halinde ihalelere katılım azalacak ve satış değeri düşecektir.
İşte, bu temel çerçeve içerisinde üç noktada belirlediğim güçlüklerin aşılması ve Fon varlıklarının, şirketlerin bir an önce elden değeriyle çıkarılabilmesi için bu yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur ve 1 inci madde bu temel çerçeveyi düzenleyecek şekilde ele alınmıştır.
2 nci maddede ise, RTÜK Kanununun 29 uncu maddesinde yapılan bir değişiklikle, yabancı sermayenin medya kuruluşlarına girişine imkân sağlanmaktadır. Şu anda, bildiğiniz gibi, yüzde 25 düzeyinde yabancı sermayenin ulusal radyo ve televizyon yayını yapan kuruluşlara ortak olması zaten mümkündür; yani, yabancı sermaye, şu anda, zaten, Türkiye'ye belli sınırlar içerisinde girmektedir; ancak, bu düzenlemeyle, 2 nci maddeyle, yabancı sermayenin, ulusal radyo ve televizyonlara, televizyon kuruluşlarına girişiyle ilgili sınır genişletilmektedir; ama, yine, bu giriş belli sınırlar içerisinde tutulmaktadır. Nedir bu sınırlar; birincisi, prensip itibariyle, yabancı sermaye, radyo ve televizyon yayını yapan kuruluşlara girer diyoruz; ancak, diğer kanunlardaki sınırlar, diğer hükümlerdeki sınırlar kalmak kaydıyla diyoruz. Buradan şunu ifade ediyoruz -pek çok sınırlama olmakla birlikte, burada konunun daha iyi anlaşılması için ifade ediyorum- 29 uncu maddenin (i) fıkrasında, bir yabancı sermaye kuruluşunun sadece bir medya kuruluşuna girebileceğini ifade ediyor. Bu sınır devam ediyor; yani, bir yabancı medya kuruluşu, Türkiye'deki sadece bir medya kuruluşuna girebilecektir, birkaç ulusal yayın yapan radyo ve televizyon kuruluşunu ele geçiremeyecektir; birinci sınır bu.
İkinci sınır ise, toplam ulusal yayın yapan radyo ve televizyon kuruluşlarının sadece yüzde 25'ine, yabancı sermaye, yüzde 50 payını geçmek üzere girebilecektir. Şu anda, 24 tane yayın yapan kuruluş var; bunun yüzde 25'i 6'dır; yani, bu kanun yasalaştığı takdirde, yabancı sermaye, sadece 6 ulusal yayın yapan radyo ve televizyon kuruluşuna yüzde 50'nin üzerinde payla girebilecektir, 18 radyo ve televizyon kuruluşuna bu oranda giremeyecektir; bu da ikinci sınırlamadır.
Üçüncü sınırlama ise, bölgesel ve yerel yayınlarla ilgilidir. Bölgesel ve yerel yayın yapan radyo ve televizyon kuruluşlarına yabancı sermaye hiç giremeyecektir. Şu andaki yürürlükteki mevzuata göre ise, yabancılar, yerel medyada da yüzde 25 hisse sahibi olabilmektedirler. Bu düzenleme, yerel radyo ve televizyonlara yabancı sermayenin girişini tamamıyla yasaklamaktadır. Bu yapısı itibariyle, Türkiye'de medya sektöründe rekabeti imkân dahiline sokabilecek ve bu rekabet ortamının oluşturacağı standardın Türkiye açısından faydalı bir düzeyi ifade edeceğini belirtmek istiyorum ve hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
54 konuşma daha · 15 Mart 2005