2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.( dpt,spk,bddk,gap bölge kalkınma idaresi başk.,tütün ve tütün mümullleri ve alkollü içkiler piyasası düzenleme kurumu) 5 inci tur
Sivas Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 34. Birleşim · 4. yasama yılı · 17 Aralık 2005 · 3.329 kelime · yaklaşık 17 dakikalık okuma
Kaynak göster
Abdullatif Şener (AK Parti), 17 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 34. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KAN.TAS.( DPT,SPK,BDDK,GAP BÖLGE KALKINMA İDARESİ BAŞK.,TÜTÜN VE TÜTÜN MÜMULLLERİ VE ALKOLLÜ İÇKİLER PİYASASI DÜZENLEME KURUMU) 5 İNCİ TUR); konuşma 3.329 kelime.
Abdullatif Şener (AK Parti, Sivas). “2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.( dpt,spk,bddk,gap bölge kalkınma idaresi başk.,tütün ve tütün mümullleri ve alkollü içkiler piyasası düzenleme kurumu) 5 inci tur”. TBMM Genel Kurulu, 34. Birleşim tutanağı, 17 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/abdullatif-sener-22-2005-12-17-2006-merkezi-yonetim-butce-kan-tas-dpt-spk-bddk-gap-bolge-kalkinma-i (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDÜLLATİF ŞENER (Sivas)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Devlet Planlama Teşkilatı, GAP İdaresi Başkanlığı, SPK, BDDK ve Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu bütçeleri üzerindeki müzakereler münasebetiyle sayın üyelerimize en derin saygılarımı sunuyorum.
Bakanlığıma bağlı ve ilgili kuruluş bütçeleri üzerinde söz alan, değerli görüşlerini Genel Kurulla paylaşan Karabük Milletvekili Mehmet Ceylan, İstanbul Milletvekili Muharrem Karslı, Samsun Milletvekili Ahmet Yeni, Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Atilla Maraş, Batman Milletvekili Ahmet İnal, Mardin Milletvekili Muharrem Doğan, Gaziantep Milletvekili Ömer Abuşoğlu, Tekirdağ Milletvekili Enis Tütüncü, İstanbul Milletvekili Bihlun Tamaylıgil, Şanlıurfa Milletvekili Vedat Melik, Manisa Milletvekili Ufuk Özkan, Mardin Milletvekili Selahattin Dağ ve benden sonra konuşacak olan Balıkesir Milletvekili Sedat Pekel'e şükranlarımı, teşekkürlerimi sunuyorum.
Özellikle, bir cumartesi günü bu kurumların bütçelerine ilgi gösteren, izleyen siz değerli milletvekillerimize de aynı şekilde teşekkürlerimi sunuyorum.
Bildiğimiz gibi bütçesini ele aldığımız kurumlardan biri Devlet Planlama Teşkilatıdır. Devlet Planlama Teşkilatının kuruluşuyla ilgili kanuna baktığımız zaman 2 nci maddede görevleri düzenlenmiştir. Buna göre, kaynakların verimli kullanılması ve kalkınmanın hızlandırılması amacıyla, ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel planlama hizmetlerinin bir bütünlük içerisinde etkin, düzenli ve süratli olarak görülebilmesi için kurulmuş bir teşkilattır. Bu amaçları gerçekleştirebilmek maksadıyla, Devlet Planlama Teşkilatı her şeyden önce hükümete müşavirlik yapan bir kuruluştur. Bunun dışında koordinasyonla ilgili görevleri vardır; ayrıca, politika oluşturulmasına yönelik görevleri vardır. Bu bakımdan, Devlet Planlama Teşkilatı bütçesinden bahsederken ister istemez izlenen ekonomik politikaları değerlendirmek ve buna göre konuyu masaya yatırmak gereklidir diye düşünüyorum.
Ekonomiyle ilgili uluslararası uzun vadeli karşılaştırmalarda en temel ele alınan gösterge ekonominin büyüklüğüdür, ekonominin büyüme hızıdır. Onun için büyüme rakamları bizde de her zaman önemli olmuştur. Dünyadaki büyüme oranları nedir, Türkiye'deki büyüme oranları nedir, ne olmaktadır, bu masaya yatırılmıştır.
2005 yılının üçüncü çeyreğinde gayri safî millî hâsıladaki büyümenin 7,3 oluşuyla birlikte açıkça görülmüştür ki, bu hükümet, daha önceki yıllarda olduğu gibi büyüme hedeflerini gerçekleştirmektedir, hatta büyüme hedefleri öngörülenin üzerinde gerçekleşmektedir. Bu üç çeyrekteki verilere göre yüzde 5'lik büyüme hedefinin aşılacağı anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan, 4 yıllık büyüme oranına baktığımızda, kümülatif olarak ekonomimizin bu 4 yıl içerisinde yüzde 31,9 büyüdüğünü görüyoruz. Böylesine büyük, yüksek bir performans çokpartili siyasî hayata girdiğimiz günden bugüne kadar yaşanmamıştır, görülmemiştir. Hatta bunu tam net olarak ifade edecek olursak, 1953 yılından bugüne kadar yaşanan en kalıcı, sürekli ve en yüksek büyüme Hükümetimiz döneminde gerçekleşmiştir. Üstelik bu büyüme, daha önceki dönemlerde yaşanan 2000-2001 krizlerinden sonra gerçekleşmiştir ve 2001 krizi sonrasında onbeş çeyrektir sağlanan ekonomik büyümenin devam etmekte olduğunu görüyoruz.
2002-2005 döneminde sağladığımız büyümenin özelliklerine baktığımızda da, daha önceki dönemlerde görmediğimiz bazı noktaları belirleyebiliriz, altını çizebiliriz. Bakın, 1990-2001 yılları arasında gayri safî yurtiçi hâsıla büyümesi, yılda ortalama yüzde 3,1 olmuştur. 1990-2001 arasındaki oniki yıllık periyotta yıllık ortalama yüzde 3,1'lik büyümeye karşılık, 2002-2005 dönemindeki yıllık ortalama büyüme oranı yüzde 6,9'dur; 2 katından daha büyük bir orandan söz ediyoruz. Ayrıca, bu yeni büyüme, özel sektör ve ihracat ağırlıklı olarak gelişmektedir ve verimliliğe dayalı olarak gelişmektedir; kalıcı oluşu da bundan kaynaklanmaktadır.
Toplam faktör verimliliği itibariyle bir değerlendirme yapacak olursak, 1990-2001 arasında, ekonomi yıllık ortalama yüzde 3,1'lik büyümüşken, toplam faktör verimliliği yılda ortalama yüzde 0,5 küçülmüştür, azalmıştır. Halbuki, 2002-2005 döneminde ise, toplam faktör verimliliğindeki yıllık ortalama büyüme oranı yüzde 4,6'dır. Kalıcı oluşu, sürdürülebilir oluşu ve daha önceki büyümelerden farklı oluşunun altında, bu verimliliğe dayalı büyüme yatmaktadır. Bu, aynı zamanda, ekonominin rekabet gücünün, küresel rekabet karşısındaki rekabet gücünün arttığını da gösteren bir temel gösterge niteliğindedir.
Bunda en önemli husus, izlenen iktisat politikalarının sağlıklı oluşudur ve kamu sektöründe izlenen malî disiplindir ve sürdürmekte olduğumuz yapısal reformlardır. Diğer taraftan, bu yüksek büyümeye bağlı olarak kişi başına millî gelirde de önemli artışlar yaşanmaktadır. Nitekim, kişi başına millî gelir 2006 sonu itibariyle 9 000 doları aşacaktır, 9 017 dolar olacaktır. Halbuki, daha üç yıl önce, 2002 yılında, kişi başına millî gelirin 2 000 küsur dolar olduğundan bahsederken, dört yıllık bir periyodun sonunda 9 000 dolarlık bir kişi başına millî gelirden bahsedebiliyorsak -satın alma gücü paritesine göre tabiî bu rakam- önemli bir hadisedir, önemli bir gelişmedir diye düşünebiliriz. Burada, enflasyondaki düşüşün önemli etkisi vardır. Klasik iktisat kitaplarında "eğer enflasyonu düşürüyorsanız, ekonomi büyümez; büyümeyi sağlamak istiyorsanız, enflasyona göz yumacaksınız, enflasyon da artacak" denildiği halde, hükümetimiz, hem enflasyonu düşürmektedir hem de büyümeyi artırmaktadır. Bu da çok önemli bir hadisedir ve şu anda, yıllık enflasyon yüzde 7,5 civarındadır ki, 1970 yılı dahil, o günden bugüne kadarki en düşük yıllık enflasyon rakamına ulaşmış bulunmaktayız.
Dışticaret hacmi hızla gelişiyor. İhracat artışı, 2002'den 2005'e 2'ye katlanmış vaziyettedir; ama, çok önemli bir gösterge var; o da, kamu kesimi açıklarıyla ilgilidir. Bildiğiniz gibi, ekonominin en temel sorunlarından biri, yıllarca, bu Mecliste sürekli tartışılan ve tüm siyasî partilerin ısrarla üzerinde durdukları gösterge, kamu kesimi açığıdır, kamu kesimi genel dengesidir. Buna, kamu kesimi borçlanma gereği diyoruz. Bu hesapların tutulduğu yıldan bugüne kadar, kamu kesimi borçlanma gereği sürekli yüksek oranlarda seyretmiştir, hep açıklar ekonomimizin ve malî dengelerimizin temel sorunu olarak görülmüştür, hatta, 2002 yılında gayri safî millî hâsılaya oranı kamu açıklarının yüzde 12,7 olmuştur; ama, bugün geldiğimiz yer itibariyle, 2006 bütçesi önümüze konulduğunda şunu görüyoruz ki, kamu kesimi 2006'da fazla verecektir. Bu, tarihimizde ilk defa gerçekleşen bir makro rakamdır.
Hazine Müsteşarlığımız, 2005 yılında, ilk defa, beş yıl vadeli, sabit ve değişken kuponlu yeni TL cinsinden tahvil ihraç edebilir hale gelmiştir, vadeler uzamıştır, daha önce öngörülemeyecek düzeyde bir uzamadır bu.
Dış borçlanmada, ilk defa, on yıldan daha uzun vadeli euro cinsinden borçlanmalar gerçekleşebilmiştir ve de Hazinenin içborçlanma tarihinde borçlanma faizi oranı, ilk kez 13'lü civarda gerçekleşmiştir, yüzde 14'ün altına düşmüştür ki, bu derecede düşük bir borçlanma, Hazine ihalelerinde, içborçlanma ihalelerinde asla görülmemiş bir hadisedir.
Diğer taraftan, bankacılık sektöründe önemli gelişmeler var. 2001 yılında millî gelirin yüzde 16,9'u düzeyinde olan -bütçe çağında da düşme var- bankacılık kredilerine baktığımızda, gayri safî yurtiçi hâsıla içerisindeki payı, 2002'de yüzde 20'yken, 2005 yılının ilk yarısında bu rakam yüzde 27,5 olmuştur. Bankacılık sektörü niçin vardır; ekonomiyi fonlayabilmek için vardır, piyasadaki kredi taleplerini karşılayabilmek için vardır; ama, yıllarca, Türkiye'de bankacılık sektörü bu temel işlevini yerine getirememiştir. Piyasadan topladığı paraları, Hazineye borç vermek suretiyle, özel sektörü fonlayamayan bir bankacılık sistemi, Türkiye'de temel bir problem olarak yer almıştır; ama, şimdi görüyoruz ki, gayri safî millî hâsılanın yüzde 27,5'i düzeyinde bir bankacılık kredi düzeyi gerçekleşmektedir.
Kredi mevduat oranına baktığımızda da, 2004 yılında toplanan mevduatların yüzde 24'ü kredi olarak verilirken, 18 Kasım 2005 tarihi itibariyle, toplanan mevduatların yüzde 53'ü kredi olarak verilebilir hale gelmiştir. Diğer taraftan, bankacılık sektörü, vermiş olduğu kredileri tahsilde de zorluk çekerdi; şimdi, bu tahsili geciken alacaklarsa, oran itibariyle büyük bir düşüş kaydetmiştir, tahsili geciken alacaklar yüzde 29 düzeyinden yüzde 6 düzeyine inmiş görülmektedir.
Tüm bunlar ifade edilirken hemen birkaç göstergeye dikkat çekilmek suretiyle ekonomide olumsuzlukların bulunup bulunmadığı sorgulanmaktadır. Bu göstergelerden birincisi işsizliktir, bildiğiniz gibi. İstihdamda, işgücüne katılımda yeterli artışın bulunmadığından söz edilmektedir; ancak, rakamlar, veriler dikkatli bir şekilde incelendiğinde hemen şunu tespit ediyoruz ki; tarım dışı istihdam rakamlarına baktığımızda, tarım dışı istihdamda önemli artışlar vardır. Nitekim 2005 yılının üçüncü çeyreği rakamları yeni belli olmuştur. Tarım dışı istihdamda 1 196 000 kişilik bir artış gerçekleşmiştir; ama, toplam istihdamda artışın ortaya çıkmamasındaki temel neden, tarım kesiminden işgücü çekilişidir. Kırsal kesimden kentlere göç devam etmektedir. Bu göçle birlikte, tarım kesiminde işgücüne katılım miktarı azalmaktadır. Bu azalan miktar hesaplara dahil edildiğinde genel istihdam düzeyinin yükselmediği gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Bunu doğru kabul etmek mümkün değil; kırsal kesimden kentlere göçle birlikte, özellikle kadın nüfusun işgücüne katılmayışı nedeniyle toplam istihdam rakamları düşmektedir. Yine rakamsal olarak ifade edecek olursak şunu söyleyebiliriz: 2002-2004 yılları arasında istihdam, tarım dışı sektörlerde yüzde 1,8 artmıştır; ama, tarım sektöründe yüzde 0,4'lük bir azalma vardır ki, bu da, tüm dünyanın yaşadığı bir süreçtir. Avrupa'da ve gelişmiş ekonomilerde tarım nüfusu toplam nüfusun yüzde 3'ü, 5'i düzeyindedir. Bizdeki gibi yüzde 30'luk bir büyük nüfus kesiminin tarımda olduğunu gelişmiş ekonomilerde görmüyoruz. Ekonomi geliştikçe, sanayi geliştikçe, hizmetler sektörü yaygınlaştıkça, bu tarım nüfusu gittikçe azalacaktır ve bu da, istihdam rakamlarını ister istemez etkileyecektir.
Ben, özelleştirmeye bağlı, TMSF tahsilatlarına bağlı bazı değerlendirmeleri yapmak istemiyorum; ama, özellikle bu hükümetin işbaşına gelirken devralmış olduğu konjonktür itibariyle olumlu bir noktada olduğunun ileri sürüldüğünü biraz önceki konuşmalardan aldık; bu yaklaşım tarzını doğru görmüyorum. Yani "AK Parti, iktidarı çok uygun koşullarda devralmıştı, bu uygun koşullar nedeniyle şu andaki makro göstergeler de iyidir" dediğimiz zaman doğru söylemiş olmayız. Neden; 2003 öncesi hangi göstergeye bakarsanız bakın, tüm göstergelerin risk sinyalleri verdiğini görürsünüz ve olumsuz tablolar sergilediğini görürsünüz. Dolayısıyla, bütün göstergelerin olumsuz olduğu bir noktayı hükümet için bir avantaj olarak algılamak mümkün değil. 2002'de aynı program izleniyordu diyemeyiz; çünkü, faizdışı fazla hedefine baktığımızda dahi, o dönemde, yüzde 4 civarında bir faizdışı fazla görüyoruz ki, yani, aynı programın, aynı politikaların izlendiğini söyleyebileceğimiz bir benzerliği, özdeşliği kurmak mümkün değildir.
Diğer taraftan, biz devralırken sosyal politikalar yoktu. Hükümetimizle birlikte ekonomik programın içerisine sosyal politikalar girmiştir. Bu, en önemli hususlardan biridir. Nitekim, sosyal harcamaların gayri safî millî hâsıla içerisindeki oranına bakıyoruz yüzde 16,4'ten yüzde 19'a çıkmıştır ve bu programı sahiplenme, ülke ihtiyaçlarına uygun bir programı ortaya koyma iradesi bugünkü tabloyu ortaya çıkarmıştır. Dış konjonktürün Hükümetimizin lehine olduğunu söyleyebilmek de mümkün değildir, daha önce ifade edildiği gibi. Neden; çünkü, bu hükümet, göreve gelir gelmez cumhuriyet tarihinin en önemli dış politika sorunlarıyla karşılaşmıştır. Dolayısıyla, dış konjonktürün daha uygun olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Irak krizi bu süreçte yaşanmıştır ve her şeyden önce de, petrol fiyatları son derecede önemli bir hadisedir. Bakın, 1973-74 krizinde petrol büyük bir sorun oldu, dünyada petrol fiyatları arttı ve Türkiye ekonomisi, dünyada artan bu petrol fiyatlarından büyük ölçüde etkilendi. Akaryakıt bulunamaz hale geldi; ama, petrol fiyatları dünyada patladı, ekonomimiz zor duruma düştü dediğimiz 1974'te hampetrolün varili 9 dolardır veya daha sonra, 79-80 yıllarında, yine dünyada petrol fiyatlarında çok büyük bir patlama meydana gelmiştir, artış meydana gelmiştir. O dönemde akaryakıt istasyonları önündeki kuyrukları herkes hatırlamaktadır; ama, o dönemdeki petrol fiyatları da, hampetrolün varili de 33 dolardı. Şimdi zaman zaman 60 dolar oluyor, hatta 70 dolara çıkıyor; ama, 2005 yılı ortalaması olarak Türkiye'nin almış olduğu hampetrolün varili, bize maliyeti itibariyle 51,2 dolardır. Böylesine yüksek bir düzey, aslına bakarsanız, ekonomimizin diğer makro dengelerini de etkilemektedir. Sadece bu yüksek petrol fiyatlarının enflasyona etkisi yüzde 1,5'tir. Yani, bu petrol faturası, bizim enflasyon oranlarımızı yüzde 1,5 düzeyinde daha yüksek olarak gerçekleştirmektedir. Büyümeye etkisi ise yüzde 1'dir. Yani, büyümeyi de yüzde 1 aşağıya çekmektedir. Ama, biz neyi konuşuyoruz; enflasyon düştü diyoruz, büyüme sürdürülebilir ve yüksek bir performans sergilemektedir diyoruz ve bunu söylerken, "dünya koşulları da size yardım ediyor" denildiği zaman, bunu kabul etmek mümkün değil. Çünkü, dünya koşulları enflasyonu yukarı doğru çekiyor, büyümeyi aşağıya doğru çekiyor; ama, hükümetin uyguladığı politikalar enflasyonu aşağıya çekiyor, büyümeyi yukarıya doğru çekiyor.
Bu programın en temel özelliklerinden biri sosyal boyutunun olmasıdır dedik. Aslına bakarsanız, enflasyonun aşağıya doğru çekiliyor olması programın sosyal boyutudur işte. Çünkü, enflasyon ortamından dar ve sabit gelirliler mustariptir. Hep sürekli dar ve sabit gelirlileri vuran bir olgudur enflasyon olayı ve enflasyonu aşağıya çekmeye yönelik uygulanmış olan politikalar nedeniyle bundan en fazla yararlananlar da dar ve sabit gelirlilerdir.
Ama, enflasyon ortamının bazı sıcak algılamalar ortaya çıkardığını da kabul ediyorum. Enflasyonsuz bir ortamda zaman zaman bunu hissetmiyorsunuz. Örneğin, bir sabit gelirli, devlet memuruysa, enflasyon bir senede cebindeki parayı eritiyorsa, yüzde 50, yüzde 100 enflasyon varsa, geçmişteki gibi, geliri aşağıya doğru inerken bunun sıkıntısını çekerken, hükümetin biri gelip de yüzde 50 zam verdiği zaman, oo, bu hükümet memuru düşünen hükümettir, cebimize para girdi diye sevindiklerini, bu sıcaklığı hissettiklerini biliyorum. Çünkü, biz de memur olarak bu atmosferleri yaşadık. Ama, aradan altı ay geçmeden bu yüksek enflasyonlar cepteki parayı eritip götürüyordu. Şimdi, yüksek enflasyon yok, aşağıya iniyor ve de bu geçici, yanıltıcı, seraba benzer sıcaklıkları da piyasada insanımız algılamıyor olabilir. Ama, doğru olan dünkü değil, doğru olan bugünküdür.
Birçok şeyin fiyatına bakıyorum, fiyatlar düşmüş. Deterjan malzemelerinde, 2002 sonu ile 2005 Ekimi itibariyle, fiyatlar yüzde 10 civarında düşmüş. Özellikle beyaz eşya fiyatlarında büyük düşüşler var. Buzdolabında, çamaşır makinesinde, televizyonlarda, ilaçlarda önemli ölçüde fiyatlarda düşüş var. Tekstil ürünlerinde, elbisede önemli ölçüde düşüş var. Devlet İstatistik Enstitüsünün enflasyon verilerinden, tablolarından çıkardığım, bir ton üründe 2002 sonu ile 2005 Ekimi arasında fiyat düşüşleri vardır. Bunların hepsini tek tek saymak suretiyle vaktinizi almak istemiyorum; ama, bunu, sıcak olarak, tüketici, hissetse de hissetmese de, bu tablodan yararlanmaktadır. Nitekim, bazı gelir gruplarını, eğer, ürün bazında değerlendirecek olursak, ürün bazında ölçecek olursak, hemen aradaki fark görülmektedir. Örneğin, 14'e 2'den Genel İdare Hizmetleri sınıfından bir memurun maaşını ekmek cinsinden, et cinsinden, süt cinsinden, örneğin, ayakkabı cinsinden ifade edecek olursak hemen tablo görülüyor. 2002 sonunda, Ocak 2003'te 358 kilogram ekmek değerindeyken maaşı, şimdi 485 kilograma çıkmıştır veya et cinsinden ifade edecek olursak, dana eti cinsinden 41 kilograma denk gelen bir maaşa, gelir düzeyine sahipken, şimdi 51 kilogram dana etine denk gelen bir maaşa sahip. Süt cinsinden ifade ederseniz, 291 litre süte eşdeğerken, şimdi 374 litre süte eşdeğerdir veya margarin cinsinden 130 kilogram margarine eşdeğerken, 201 kilogram margarine eşdeğerdir. Ayakkabı cinsinden, İstatistik Enstitüsünün izlemiş olduğu aynı standarttaki ayakkabılara göre 17 ayakkabıya denkken, şimdi 21 ayakkabıya denk düşmektedir. Yani, buna iyileşme demediğimiz zaman, Doğru bir tanımlama yapmış olmayız. Aynı şeyi, asgarî ücretlide çok daha belirgin olarak görmekteyiz. Aynı şeyi, SSK emeklisinde de görmekteyiz, Bağ-Kur emeklisinde de görmekteyiz. Nitekim, maaşlara bakıyoruz. Gelir grupları itibariyle, örneğin, aile yardımı dahil en düşük maaş alan memurun maaşı 2002'de 328 Yeni Türk Lirasıyken, şimdi, 2005'te 608 Yeni Türk Lirası olmuştur ve yüzde 85 artmıştır. Bu arada, enflasyon kaçtır; 2002'den 2005'e enflasyon da yüzde 34,4'tür. Yüzde 35'lik -kabaca söyleyecek olursak- enflasyona karşılık, en düşük memurun maaşı yüzde 85,5 artmıştır. Kamu işçisi, ortalama olarak ifade edecek olursak, 1 012 Yeni Türk Lirası iken, 1 573 Yeni Türk Lirası olmuştur ki, yüzde 55'lik artış var. Net asgarî ücretteki artış ise, yüzde 90'dır, enflasyonun yüzde 34,4 olduğu bir ortamda. SSK'lıya bakıyoruz; en düşük maaş alan SSK'lının maaşı yüzde 75 artmış. Tarım kesiminde en düşük Bağ-Kurlunun maaşı yüzde 254 artmış. Ortalama, Bağ-Kurlu esnafın maaşı yüzde 78 artmış, en düşük Bağ-Kurlu esnafın maaşı yüzde 135 artmış. Emekli Sandığından en düşük maaş alan yurttaşımızın maaşı ise yüzde 83 artmıştır, 2002'den 2005'e.
Diğer taraftan, özellik arz eden gelir grupları var. Örneğin, özürlülerin maaşları. 2002'de 51 Yeni Türk Lirası iken, 193 Yeni Türk Lirası olmuştur özürlü aylıkları, yüzde 282 artış vardır. 65 yaş aylığındaki artış ise yüzde 163'tür. Muhtar aylıklarındaki artış yüzde 155'tir. Öğrenim kredisindeki artış ise yüzde 144'tür. Bu listeyi verdiğimiz zaman şu söyleniyor: "Efendim, yani, öğrenim kredisinin 45 liradan 110 liraya çıkmış olmasını bir artış olarak anlatmak doğru mu" veya" bir asgarî ücretlinin maaşının 184 Yeni Türk Lirasından 350 Yeni Türk Lirasına çıkışını anlatmak doğru mu olur; 350 Yeni Türk Lirası, geçinmek için yeterli midir?" Elbette, yetersiz; bunun yetersiz olduğunu biliyoruz, kabul ediyoruz; ama, yılların birikimiyle ortaya çıkan olumsuzlukları, hemen, kısa dönemde ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını da herkesin bildiğine inanıyorum, herkesin takdir ettiğine inanıyorum. O halde, önemli olan şey şudur: Bu olumsuz tabloyu iyileştirecek bir süreç mi takip edilmektedir, yoksa kötüleştiren bir süreç mi izlenmektedir; yani, ortaya koyduğumuz ekonomi politikaları, bu gelir gruplarını daha mağdur hale mi getiriyor, yoksa mağduriyetlerine rağmen daha iyileştiren bir çizgi benimsemiş, bunu mu uygulamaya çalışıyor; asıl değerlendirilmesi gereken hususun bu olduğunu düşünüyorum.
Bakın, çalışanlar açısından yaptığımız en önemli hadiselerden biri, çalışanların tasarruflarının teşvik hesabının tasfiye edilmesidir. Yıllarca kangren haline gelmiş ve hiçbir iktidarın bunu ödeme iradesi göstermediği bir ortamda biz "10 taksitte bunlar ödenecektir" dedik; memurlarımız, diğer çalışanlarımız bu tasarruf hesabındaki paralarını nemalarıyla birlikte almaktadırlar. 10 taksitin 8'i ödenmiştir; Haziran 2006'da da, yani, 6 ay sonra da, bu hesap tamamıyla ödenmiş olacaktır. Toplam, 11 katrilyona yakın bir parayı Hükümet ödemiştir. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Bu, şu anlama gelir: En düşük bir gelir düzeyine sahip memurumuz açısından, bu, en azından üçer aylık periyotlar halinde 250-300 milyon liralık bir ilave gelir anlamına gelmektedir.
Diğer taraftan, sosyal politikalara baktığımızda da, benzer şeyleri görüyoruz. Bakın, Emekli Sandığı Genel Müdürlüğünün, Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğünün, Vakıflar Genel Müdürlüğünün, Sağlık Bakanlığının yeşilkart nedeniyle uyguladığı ve Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonunun yapmış olduğu yardımları toplu halde değerlendirecek olursak, hemen önümüze net bir rakam çıkmaktadır. Bu net rakam nedir... 2002 yılında 724 000 000 dolar bu sosyal kaynaklardan ödeme yapılmıştır, 2004 sonunda ise 2 milyar dolardır bu ödemeler; ağustos ayı itibariyle ise, 2005 yılında, 1,1 milyar dolar olmuştur. Buna yıl sonu itibariyle baktığımızda, geçen seneyi de geçeceği anlaşılmaktadır. Demek ki, sosyal yardımlarda da önemli bir artış vardır.
Şimdi, böylesine sosyal içerikli bir ekonomi politikası uygulanırken, bütün çalışanların çalışmayanların, topyekûn, tüm halkımızın mağdur olduğu, gelir düzeyinin düştüğü bir geçmiş dönemdeki ekonomik politikalarla bunun benzerliklerinin kurulmaya çalışılmasının hiçbir tutarlı tarafı yoktur.
Diğer sosyal politikalara girmek istemiyorum; ama, birkaç nokta üzerinde duracağım. Tarımda, tarım desteklerinde, yine aynı şekilde, önemli artışlar gerçekleştirilmiştir. Bunlar, genel politikaların bir parçası olduğu için söylüyorum. Tarım Bakanlığı bütçesinden verilen destekler 2002'de 1 katrilyon 868 trilyon lira iken, 2005 yıl sonu gerçekleşme tahmini 3 katrilyon 813 trilyon liradır; yüzde 104'lük bir artış vardır. Buna, Ziraat Bankasından tarımsal kredi desteği, DFİF destekleri, Hazinenin görev zararları dahil edildiğinde, rakamlar daha da büyümektedir.
Diğer taraftan, yine, Ziraat Bankası kredilerinde de aynı hadise var. Yani, üreten kesimlere yönelik Hükümetin bilinçli bir politikası vardır. Nedir; 2002'de kullandırılan kredi 600 trilyon lira iken, 2005 Ekim sonu itibariyle -henüz, yıl sonu hesapları da çıkmamıştır- 2,1 katrilyon lira olmuştur Ziraat Bankasından çiftçimize kullandırılan faizler. Faiz oranı da yüzde 59 iken, yüzde 8 ile 15 arasına inmiştir.
Esnafla bağlantılı olarak çok farklı değerlendirmeler yapılmaktadır; ama, şunu belirtelim: Toplam tüketim harcamalarında 2002'den 2005'e yüzde 74'lük nominal artış vardır; yani, toplam talepte artış var. Bu, reel anlamda yüzde 20'lik bir artışı ifade ediyor. Hatta, sabit sermaye yatırımlarını da toplam talebe dahil edecek olursanız, toplam talepteki artış yüzde 108'dir. Reel anlamda ise, toplam talepteki artış yüzde 64'tür.
Diğer taraftan, açılan, kapanan şirket sayılarına bakıyorsunuz; açılan şirket sayısı, 2002'den 2005'in ekimine, 113 833'tür; kapanan şirket sayısı 19 393'tür; ilave olarak açılan şirket sayısı 94 440'tır. Dolayısıyla, toplam şirketleşme ve işyeri sayısında artış var, toplam talepte artış var; ama, mutlaka, tüketim kalıplarında meydana gelen değişimler nedeniyle, bazı sektörlerdeki kârlılık oranlarının düşmüş olacağı da bir gerçektir.
KOBİ'lere yönelik KOSGEB desteklerine bakıyoruz. 2002 yılında, toplam sadece 7 000 000 Yeni Türk Lirası KOSGEB desteği verilmişken KOBİ'lere, 2004 sonunda 144 000 000 Yeni Türk Lirası KOBİ desteği verilmiştir.
Halk Bankası kredilerinde aynı şeyi görüyoruz. 2002 yılında 154 trilyon lira olan Halk Bankasının kullandırdığı kredi miktarı, ekim itibariyle, 2005 yılında 1,5 katrilyon Türk Lirası olmuştur; yani, kıyaslanmayacak derecede büyük bir artış var. Yararlanan kişi sayısı da, 2002'de 86 000 kişiyken, 226 482 kişi olmuştur. Faiz oranları ise, yüzde 47'den yüzde 16,5'e düşmüştür.
Tüm bunları şunun için ifade ediyorum: Bu hükümetin izlemiş olduğu politika, koşulların iyi olarak devredildiği bir konjonktüre rastlamıyor. Koşulların, iç ve dış koşulların olumsuz yönde zorladığı bir dönemde, malî disipline önem veriyor, yapısal reformlara önem veriyor, istikrara önem veriyor. Bu arada, reel zeminde siyaset yaptığımız için, politika ürettiğimiz için, sosyal içerikli bir politikayı temel hedef olarak benimsiyor ve neticede, göstergelerdeki iyileşmeler buradan kaynaklanıyor.
Bugün bütçesini görüştüğümüz diğer bir konu, bildiğiniz gibi, GAP Bölge Kalkınma İdaresi Teşkilatıyla ilgilidir. Burada söz alan arkadaşlarımız "Sayın Bakan, GAP Bölge Kalkınma İdaresini kapatıyor musunuz" diye soru sordular; ama, şunu kendileri çok iyi biliyorlar, Sayın Muharrem Doğan da biliyor: Süresi dolmuş olan bir GAP Bölge Kalkınma İdaresinin, biz, görev süresini uzattık. (AK Parti sıralarından alkışlar) Eğer, dediğiniz gibi bir hadise olsaydı, hiçbir şey yapmazdık, kendiliğinden kapanmış olurdu. Bir şey yaptık; bu da görev süresinin uzamasıyla ilgilidir.
Türkiye'de tek bölge kalkınma idaresi GAP Bölge Kalkınma İdaresidir; ama, dünyanın geldiği nokta şudur ki, hiçbir ülke, tek bir bölgeyi özel alan görmek suretiyle, sadece o bölgenin potansiyelini harekete geçirmek suretiyle, küresel rekabette mesafe alamaz. Tüm bölgelerimizin potansiyelleri vardır, tüm bölgelerimizde harekete geçirilmesi gereken kaynaklar vardır. Sadece GAP bölgesindeki 9 ilimizdeki potansiyeli harekete geçireceğiz, Türkiye'nin diğer kentlerindeki potansiyeller duracaktır diye bir siyaset olamaz. Şimdiye kadar böyle bir siyasetin izlenmiş olması, bizim de aynı şeyi devam ettirmemizi gerektirmez. Onun için, biz diyoruz ki, bütün kentlerimiz ve köylerimiz, her taşımız, her toprağımız önemlidir; Türkiye'nin tamamında, harekete geçirilmesi gereken ne varsa harekete geçireceğiz. (AK Parti sıralarından alkışlar)
İşte bunun için, kalkınma ajanslarıyla ilgili kanun tasarısı Genel Kurulumuzun gündemindedir. Son maddeleri kalmıştır, son 5-6 maddesi kalmıştır, bütçe görüşmelerinden sonra Genel Kurulda görüşülecektir. Türkiye, 26 bölge şeklinde, kalkınma idaresine kavuşacaktır. Bir taraftan yerel kaynaklar kullanılacak, diğer taraftan merkezî bütçeden aktarılan kaynaklar kullanılacak, diğer taraftan Avrupa Birliği fonları kullanılacak ve yerel potansiyel harekete geçirilmek suretiyle, topyekûn, Türkiye'nin tamamında ortaya koyacağımız enerji, Türkiye'yi küresel rekabette güçlü hale getirecektir.
Peki, kalkınma ajansları kurulduğu zaman GAP İdaresi ne olacak; GAP İdaresi devam edecektir. GAP bölgesinde, 9 ilde 3 kalkınma ajansı kurulacaktır. Bu kalkınma ajanslarıyla ilgili koordinasyon görevini de…
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
45 konuşma daha · 17 Aralık 2005